Ekonomide Asıl Risk Çöküş Değil, Potansiyel Kaybı
Türkiye ekonomisinin gelecekte, örneğin 2030 yılına kadar nasıl bir yol izleyeceğini bugünden kesin olarak tahmin etmek mümkün değildir. Küresel enerji fiyatları, uluslararası faiz oranları, sermaye hareketleri ve uygulanacak ekonomi politikaları, önümüzdeki yılların ekonomik görünümünü belirleyecektir.
OECD'nin Eylül 2026'ya atfedilen tahminlerine göre Türkiye ekonomisinin 2026'da yüzde 2,7, 2027'de yüzde 3,6 büyümesi; enflasyonun ise aynı yıllarda sırasıyla yüzde 31,5 ve yüzde 24,7 olması beklenmektedir. Bu rakamlar, ekonomik görünümün belirsizliklere açık olduğunu gösterse de 2030'a ilişkin kesin bir sonuç ortaya koymamaktadır.
Türkiye'nin önündeki gelişmeleri üç olası senaryo üzerinden değerlendirebiliriz.
Birinci senaryo, gerekli olduğuna ve gecikmeden uygulanması gerektiğine inandığım yapısal reformların hayata geçirilmesidir. Hukuk güvenliği, kurumsal öngörülebilirlik, eğitim, rekabet ve verimlilik alanlarında sağlanacak ilerlemeler; enflasyonun kalıcı biçimde düşmesine, yatırımların artmasına, reel gelirlerin ve orta sınıfın tasarruf kapasitesinin güçlenmesine katkıda bulunabilir.
İkinci senaryo, reformların gecikmesidir. Bu durumda enflasyondaki düşüş yavaşlayabilir, büyüme potansiyelinin altında kalabilir; ücretlerin satın alma gücü, konut edinme ve tasarruf yapma imkânları üzerindeki baskılar sürebilir.
Üçüncü senaryo ise olumsuz dış şokların yaşanmasıdır. Enerji fiyatlarının yükselmesi, uluslararası finansman koşullarının sıkılaşması ve sermaye çıkışları; döviz kuru ve enflasyon üzerinde baskı oluşturarak ekonomik büyümeyi yavaşlatabilir.
Ancak reformların gecikmesi, Türkiye'nin mutlaka ani bir ekonomik çöküş yaşayacağı anlamına gelmez. Asıl risk, ekonominin uzun süre potansiyelinin altında büyümesi ve bu büyümenin kalıcı toplumsal refaha yeterince dönüşmemesidir.
Enflasyon düşebilir, döviz piyasalarında istikrar sağlanabilir ve ekonomi büyümeye devam edebilir. Buna karşılık verimlilik, teknoloji, eğitim ve kurumsal kalite alanlarında yeterli ilerleme sağlanamazsa kişi başına gelir artışı sınırlı kalabilir, orta sınıfın ekonomik gücü zayıflayabilir ve gelişmiş ülkelerle aradaki gelir farkını kapatmak zorlaşabilir.
Bu riskler, iktisat literatüründeki orta gelir tuzağı kavramıyla ilişkilendirilebilir. Ancak Türkiye'nin kesin olarak bu tuzağa düştüğünü söylemek için uzun dönemli gelir, verimlilik ve uluslararası karşılaştırma verilerinin birlikte değerlendirilmesi gerekir.
Sonuç olarak Türkiye'nin 2030'a uzanan ekonomik yolculuğunda asıl tehlike, ani bir çöküşten çok ekonomik potansiyelin yeterince değerlendirilememesidir. Bu nedenle belirleyici soru yalnızca enflasyonun ne zaman düşeceği veya ekonominin ne kadar büyüyeceği değil, sağlanan istikrarın daha verimli, rekabetçi ve sürdürülebilir bir büyüme yoluyla toplumun refahına dönüşüp dönüşmeyeceğidir.





