İstanbul'da her kuvvetli yağışın ardından benzer görüntülerle karşılaşıyoruz. Su altında kalan yollar, taşan dereler, aksayan ulaşım, zarar gören iş yerleri ve günlük hayatı olumsuz etkilenen vatandaşlar...
Peki, sorun yalnızca yağışın şiddeti mi, yoksa yıllardır sürdürdüğümüz şehirleşme anlayışı ve altyapımızın yetersizliği mi?
Yaklaşık 16 milyon insanın yaşadığı İstanbul'da yoğun yapılaşma, betonlaşma ve azalan yeşil alanlar, yağmur sularının doğal yollarla tahliyesini giderek zorlaştırıyor.
Ancak mesele yalnızca altyapı değil.
İstanbul'da içme suyu havzaları dışında kalan 168 ana dere üzerinde yapılan bir araştırmaya göre, bu derelerin 108'i, yani yaklaşık yüzde 64'ü fiziksel değişime uğrayarak doğal yapısını önemli ölçüde kaybetmiş. Yalnızca 60 dere doğal yapısını koruyabilmiş.
Bu tablo, yıllar içinde dere yataklarına yapılan müdahalelerin ve plansız yapılaşmanın sonuçlarını da sorgulamamız gerektiğini gösteriyor.
Daha da düşündürücü olan, dere yataklarına ilişkin geçmiş imar kararları.
1988'de kaldırılan dere koruma bandı, 1990 ve 1994'te her iki yanda 100 metre olarak yeniden düzenlenmiş. Ancak 2013'te yapılan değişiklikle ilgili dere kesimlerinde 100 metrelik yapı yaklaşma sınırının yerini en az 10 metrelik işletme bandı almış. Sonraki yıllarda düzenlemeler yeniden değişmiş olsa da geçmişte alınan kararların etkileri bugün de devam ediyor.
Doğal su yollarını daraltıp çevresini betonlaştırdıktan sonra, yağmurun neden taşkına dönüştüğünü yalnızca meteorolojik koşullarla açıklayamayız.
Benzer sorular beklenen Marmara depremi için de geçerli.
6 Şubat 2023 depremlerinin üzerinden üç yılı aşkın süre geçti. İstanbul'da kaç riskli bina yenilendi veya güçlendirildi? Hastaneler, okullar ve kritik altyapı tesisleri büyük bir depreme ne kadar hazır?
Elbette çalışmalar yapılıyor. Ancak bunların toplam risk karşısında ne ölçüde yeterli olduğunu da sorgulamamız ve bilmemiz gerekiyor. Bu nedenle afet hazırlığına ilişkin ölçülebilir sonuçların düzenli olarak kamuoyuyla paylaşılması, halk da imkânları ölçüsünde bu çalışmalara katkı vermelidir.
Burada amaç hiçbir kurum veya kurum ile kişileri karşı karşıya getirmek değil, merkezi ve yerel yönetimlerin bilimsel veriler ışığında, koordinasyon içerisinde çalışması geekliliğidir. Çünkü afet yönetiminde başarı, felaket sonrasında kaç ekibin müdahale ettiğiyle değil, felaket öncesinde kaç riskin ortadan kaldırıldığıyla ölçülmelidir.
Doğa olaylarını engelleyemeyiz. Ancak yanlış şehirleşmenin bunları felakete dönüştürme riskini azaltabiliriz. Yaşanılan bu son felaket sonrasında artık sormamız gereken soru, İstanbul'a ne kadar yağmur yağdığı değil, İstanbul'u bu yağmura ve beklenen büyük depreme ne kadar hazırladığımız? olmalıdır.





