İZVERİ

Köşe yazısı

ELASTİKİYET

Toplumu okuyamayan, iktidarı da okuyamaz! ELASTİKİYET yalnızca nesnelerde değil, fikirlerde de vardır. Hatta toplumsal hayatta, siyasette ve insan ilişkilerinde elastikiyetin…

Yayınlandı: 22 Ekim 2026 18:03

Paylaş

Toplumu okuyamayan, iktidarı da okuyamaz!

Elastikiyet yalnızca nesnelerde değil, fikirlerde de vardır. Hatta toplumsal hayatta, siyasette ve insan ilişkilerinde elastikiyetin sınırları bazen kişiden kişiye değişir.

Sosyal normlar, uygulandıkları kişilere göre esner; kimi zaman öyle bir esner ki aynı davranış, birinde kusur sayılırken diğerinde mazur görülür!

Gelin kırarsa suç, kaynana kırarsa kazadır bu topraklarda, monşer!

Sağcı birinin “Türkiyeliyim” demesi makul karşılanırken solcu birinin aynı ifadeyi kullanması şüpheyle karşılanabilir. Hele bir de DEM bloğuyla ilişkiliyse, tartışmanın rengi hemen değişir!

Sağcıysan namaz kılmasan da bir şekilde şirin görünürsün; ama solcuysan bir de bakmışsın, adın beynamaza çıkmış!

Doğrusu, yanlışı ayrı mesele. Burada ahlaki bir hüküm vermekten ziyade, toplumsal gerçekliğin nasıl işlediğini konuşuyoruz.

Siyaset yapıyorsan bu gerçekliği okuyacaksın, monşer!

Çünkü siyaset, yalnızca kendi doğrularını anlatmak değil, toplumun neye inandığını, neye değer verdiğini ve hangi davranıştan ne anlam çıkardığını da bilmektir.

Yoksa kazanamazsın!

Nitekim kazanamıyorsun zaten!

Halkı okuyamıyorsun. Kendini tanımadığın gibi halkı da tanımıyorsun. Kendi mahallende alkışlanmayı, bütün ülkenin seni alkışlamasıyla karıştırıyorsun.

“Ben buyum arkadaş, beni böyle kabul edin!” diyorsun.

Peki, seçmen de sana şöyle derse ne yapacaksın?

“Sen busun, ben de sana oy vermiyorum!”

Siyasetin gerçeği budur, monşer!

Senin kendini ifade etme özgürlüğün varsa seçmenin de seni tercih etmeme özgürlüğü var. Kimse sana oy vermek zorunda değil. Kimse senin siyasi kimliğini benimsemek, senin kavramlarınla düşünmek veya senin önceliklerini kendi önceliklerinin önüne koymak mecburiyetinde değil.

Kendi mahallenin oyları sana yetiyorsa iktidar olabilirsin elbette. Ama ülkenin tamamını yönetmek istiyorsan kendi mahallenden çıkmayı da öğreneceksin.

Üstelik bunun mümkün olmadığını sen de biliyorsun!

Öyleyse bile bile lades demenin anlamı ne?

Çok mu zor oyunu kuralına göre oynamak?

Yalandan da olsa dindar görünmek de mi zor, monşer?

İktidar olmak için değmez mi bu küçücük siyasi fedakârlık?

Bak, yanlış anlaşılmasın! Burada insanları inançları konusunda aldatmayı savunmuyorum. Bilakis, samimiyetsizliğin de siyasetin bir parçası hâline gelmesini eleştiriyorum.

Ancak seçmenin dinî hassasiyetlerini küçümseyerek, onları yalnızca geri kalmışlık veya cehalet göstergesi sayarak siyaset yapılamayacağını anlatıyorum.

Sağ da senin sandığın kadar dindar değil belki. Fakat en azından dindar seçmenin hassasiyetlerini gözetmeyi biliyor; onun diliyle konuşuyor, sembollerini kullanıyor ve o hassasiyetlerle ilişki kuruyor.

Sonuç mu?

Sen samimiyetini anlatırken o seçmenin güvenini kazanıyor; sen haklılığını savunurken o sandıktan sonuç alıyor!

İşte siyaset ile sosyoloji arasındaki mesafe tam da burada başlıyor, monşer!

Seçmen senin dükkânından alışveriş yapmak zorunda değil. Müşteri velinimetse, seçmen de siyasetin velinimetidir. Onun hassasiyetlerini anlamak, değerlerini tanımak ve beklentilerini hesaba katmak zorundasın.

Elbette bu, her talebe boyun eğmek veya ilkelerinden vazgeçmek demek değildir. Fakat ilkelerini halka anlatamıyorsan, halkın değerlerini anlamıyorsan ve toplumla ortak bir dil kuramıyorsan dönüp bir de kendine bakacaksın!

Ayakların yere basacak, burnun biraz sürtülecek!

Bu topraklarda dinin, geleneğin ve aidiyetin toplumsal karşılığını öğreneceksin. İnanmadan bile alnını secdeye değdirmek değil mesele; inanan insanın secdesini küçümsememeyi öğreneceksin!

Çünkü merkez sağdan oy almak istiyorsan bir yere kadar söyleminle, tavrınla ve toplumsal algıyla sınanacaksın.

Kendi mahallendeki seçmen seni olduğun gibi kabul edebilir; fakat başka mahallelerin kapısını çaldığında aynı karşılığı bulamayabilirsin.

Fazlası gelmez, monşer!

“Kendileri bilir!” diyerek kendini rahatlatma. Böyle bir lüksün de yok, şansın da!

Sen seçmenin seni anlamasını bekliyorsun da sen seçmeni ne kadar anlıyorsun?

Sen kendi kimliğini korumak istiyorsun da seçmenin kimliğine ne kadar saygı gösteriyorsun?

Sen toplumun değişmesini bekliyorsun da toplumun hangi dinamiklerle hareket ettiğini ne kadar biliyorsun?

İktidar olmak istiyorsan bu sorularla yüzleşeceksin!

Siyaseti yalnızca ideolojik doğruların üzerinden değil, sosyolojik gerçeklerin üzerinden de okuyacaksın. İnsanların ne söylediği kadar ne hissettiğini, neye tepki verdiği kadar neden tepki verdiğini de anlayacaksın.

Çünkü toplum, senin teorilerine uymak zorunda değil. Siyaset de senin kişisel konfor alanına göre şekillenmiyor.

Halkı değiştirmek istiyorsan önce halkı tanıyacaksın. Halkı tanımak istiyorsan da kendi mahallenden dışarı çıkacaksın!

Gerçi sen dışarı çıkmıyorsun, monşer!

Uzayda yaşıyorsun herhâlde!

Kendi doğrularının yörüngesinde dönüp duruyor, sonra da neden dünyayla temas kuramadığını merak ediyorsun.

Oysa siyaset, yalnızca ne söylediğin değil; söylediğinin toplumda nasıl karşılık bulduğudur.

Unutma: Bir toplumun değerlerini anlamak, o değerlerin tamamını benimsemek demek değildir.

Fakat anlamadığın bir toplumun yönetimine talip olmak, kendi başarısızlığını bile bile hazırlamaktır.

Sözün özü, monşer:

İktidar olmak istiyorsan toplumu kendi kalıbına sokmaya çalışmayacaksın.

Toplumun ruhunu anlayacak, onunla konuşmayı ve güven ilişkisi kurmayı öğreneceksin.

İlkelerinden vazgeçmeden de bunu yapabilirsin. Yeter ki kibirle gerçekçilik arasındaki farkı öğren!

Çünkü elastikiyet, omurgasızlık değildir; toplumsal gerçekliği okuyabilme becerisidir.

Ve son söz:

BURASI TÜRKİYE, MONŞER!

Burada siyaset yapacaksan önce bu ülkenin insanını tanıyacaksın!

Numan CENGİZ

İlahiyatçı Araştırmacı Yazar

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

4 dk