ENFLASYONU DEĞİL HALKI SOĞUTMAK
Bugün gözler yine Merkez Bankası’nda.
Faiz düşecek mi?
Sabit mi kalacak?
Piyasalar ne bekliyor?
Bankalar ne yapacak?
Dolar ne olacak?
Borsa nasıl tepki verecek?
Saatlerce bunları konuşacağız.
Ama nedense şu soruyu pek konuşmayacağız:
Bu ekonomik programın bedelini kim ödüyor?
Çünkü Türkiye’deki ekonomi tartışmasının belki de en büyük başarısı, son derece politik bir meseleyi teknik bir meseleymiş gibi anlatabilmesidir.
Faiz konuşuyoruz.
Rezerv konuşuyoruz.
Kur konuşuyoruz.
Enflasyon beklentisi konuşuyoruz.
Ama sınıfları konuşmuyoruz.
Oysa ekonomi dediğimiz şey, rakamlardan önce bir bölüşüm meselesidir.
Bir ülkede üretilen servetin kimden alınıp kime aktarıldığının hikâyesidir.
ENFLASYON DÜŞÜYOR, FİYATLAR DEĞİL
Ağustos ayında yıllık resmi enflasyon yüzde 31,51 oldu.
Aylık artış yüzde 1,84.
Türkiye ekonomisi de yılın ikinci çeyreğinde yüzde 2,3 büyüdü.
Kâğıt üzerinde bakınca bir hikâye kurulabilir:
Enflasyon geriliyor.
Ekonomi büyüyor.
Program çalışıyor.
Peki sokakta neden aynı iyimserliği görmüyoruz?
Çünkü burada özellikle karıştırılan iki kavram var.
Enflasyonun düşmesi, fiyatların düşmesi değildir.
Fiyatların daha yavaş artmasıdır.
Dün 100 liradan 130 liraya çıkan bir ürünün bugün 130 liradan 150 liraya çıkması, “enflasyon düştü” cümlesini teknik olarak mümkün kılabilir.
Ama vatandaşın cebindeki yangın bitmiş değildir.
Sadece yangının yayılma hızı azalmıştır.
Üstelik ücretiniz aynı hızda artmıyorsa, sizin açınızdan mesele hâlâ çok basittir:
Fakirleşmeye devam ediyorsunuz.
PEKİ KİM SOĞUYOR?
Merkez Bankası mevcut para politikasını açık biçimde “sıkı” olarak tanımlıyor.
Mantık kabaca şu:
Talep sınırlanacak.
Kredi pahalılaşacak.
Tüketim yavaşlayacak.
Ekonomideki aşırı ısınma azalacak.
Böylece enflasyon aşağı gelecek.
İktisat açısından tartışılabilecek bir mekanizmadır.
Ama siyaset tam burada başlar.
Çünkü “talep” dediğiniz şey bir Excel hücresi değildir.
İnsandır.
Talebi kısmak dediğiniz şey bazen bir ailenin otomobil almaktan vazgeçmesidir.
Bazen beyaz eşyalardan birini yenilememesidir.
Bazen tatili iptal etmesidir.
Bazen çocuğunu özel okuldan almasıdır.
Bazen kredi kartının asgarisini ödeyebilmesidir.
Bazen kasaptan bir kilo yerine yarım kilo et almasıdır.
Dolayısıyla ekonomiyi “soğutuyoruz” dediğinizde sormak gerekir:
Kimi soğutuyorsunuz?
ENFLASYONU HALK MI ÇIKARDI?
Asıl politik soru budur.
Türkiye’deki ücretli çalışan mı kur politikasını belirledi?
Emekli mi enerji fiyatlarını belirledi?
Asgari ücretli mi vergi sistemini kurdu?
Kuryeler mi kamu harcamalarının kompozisyonunu oluşturdu?
Gençler mi yıllardır ekonominin üretim yerine rant, inşaat, ithalat ve ucuz kredi ekseninde şekillenmesine karar verdi?
Hayır.
Ama faturaya sıra geldiğinde reçete dönüp dolaşıp aynı yere geliyor:
Daha az tüket.
Daha az kredi kullan.
Daha pahalı borçlan.
Daha uzun süre bekle.
Ücret artışlarında dikkatli ol.
Talebi yükseltme.
Sabret.
İşte burada iktisat bitiyor, sınıf siyaseti başlıyor.
Çünkü bir ekonomik krizin gerçek karakterini anlamak istiyorsanız yalnızca krizin nasıl başladığına bakmayın.
Faturasının kime kesildiğine bakın.
BİR ÜLKE BÜYÜRKEN HALKI KÜÇÜLEBİLİR Mİ?
Türkiye ekonomisi ikinci çeyrekte yüzde 2,3 büyüdü.
Bu veri önemlidir.
Ama tek başına bize toplumun refahını anlatmaz.
Çünkü GSYH size pastanın büyüyüp büyümediğini söyler.
Pastanın kimin tabağına gittiğini söylemez.
Bir ekonomi büyüyebilir.
Bankalar kâr edebilir.
Şirket bilançoları güçlenebilir.
Borsa yükselebilir.
Gayrimenkul servetleri büyüyebilir.
Ve aynı anda milyonlarca insan kendisini daha yoksul hissedebilir.
Bunda hiçbir matematiksel çelişki yoktur.
Çünkü büyüme ile bölüşüm aynı şey değildir.
Asıl soru şudur:
Türkiye büyüyor da Türkiye’nin çalışanları neden büyümüyor?
FAİZİN SINIFSAL YÜZÜ
Faiz tartışmasını da buradan okumak gerekir.
Yüksek faiz herkes için aynı anlama gelmez.
Borcu olanla parası olanın faize bakışı aynı değildir.
Ev almak için kredi arayan gençle milyonlarca lirasını mevduata yatıran tasarruf sahibinin çıkarı aynı değildir.
İşletmesini çevirmek için kredi kullanmak zorunda olan küçük esnafla finansal varlığı üzerinden gelir elde eden kişinin aynı faiz politikasından aynı şekilde etkilenmesi mümkün değildir.
Bu nedenle faiz yalnızca Merkez Bankası’nın teknik aracı değildir.
Aynı zamanda gelirin toplum içinde nasıl yeniden dağıldığıyla ilgili politik bir meseledir.
Tam da bu yüzden ekonomiyi yalnızca ekonomistlere bırakamayız.
Çünkü ekonomist faizin kaç olması gerektiğini tartışabilir.
Siyasetin sorusu ise başkadır:
O faizin bedelini kim ödüyor?
NEDEN HEP ÜCRET KONUŞULUYOR?
Enflasyon tartışmalarında sıra ücretlere geldiğinde hemen aynı kavramı duyuyoruz:
“Ücret-fiyat sarmalı.”
Ücret artarsa talep artabilir.
Talep artarsa fiyatlar yükselebilir.
Doğrudur; ücretlerin enflasyon üzerinde etkisi olabilir.
Ama o zaman başka sarmalları da aynı cesaretle konuşalım.
Kâr-fiyat sarmalı var mı?
Rant-fiyat sarmalı?
Tekelleşme-fiyat sarmalı?
Kur-fiyat sarmalı?
Vergi-fiyat sarmalı?
Enerji-fiyat sarmalı?
Neden enflasyon tartışmasında emekçinin maaşı hemen “maliyet” olarak görülürken sermayenin kârı çoğu zaman dokunulmaz bir sonuç gibi ele alınıyor?
İşte ideoloji bazen tam da burada saklanır.
Söylediklerimizde değil,
sormadığımız sorularda.
SERVET NEDEN MASADA DEĞİL?
Türkiye’nin gerçek ekonomik tartışmasının merkezinde başka bir soru olması gerekiyor:
Bu krizin maliyeti neden servet üzerinden paylaşılmıyor?
Daha güçlü bir servet vergisini neden konuşmuyoruz?
Rant gelirlerini neden daha ciddi vergilendirmiyoruz?
Vergi yükünün emek, tüketim ve dolaylı vergiler üzerindeki ağırlığını neden tartışmıyoruz?
Çok kazanandan gerçekten çok, az kazanandan az alan daha güçlü bir vergi düzeni neden kurulmuyor?
Kamunun temel hizmetlerdeki rolünü neden yeniden düşünmüyoruz?
Üretimi, sanayiyi, tarımı ve teknoloji yatırımlarını merkeze alan uzun vadeli bir kalkınma programını neden konuşmuyoruz?
Çünkü bunları konuşmaya başladığınız anda ekonomi tartışması teknik olmaktan çıkar.
Ve kaçınılmaz olarak şu soruya gelirsiniz:
Kimden alacağız, kime vereceğiz?
İşte siyasetin en çıplak hali budur.
ENFLASYONLA MÜCADELE GEREKLİDİR
Burada yanlış anlaşılmaya yer bırakmayalım.
Enflasyonla mücadele edilmelidir.
Çünkü yüksek enflasyonun en büyük mağduru yine ücretliler ve dar gelirlilerdir.
Serveti olan kendisini belli ölçülerde koruyabilir.
Evi vardır.
Dövizi vardır.
Altını vardır.
Mevduatı vardır.
Şirketi vardır.
Gayrimenkulü vardır.
Ama geçimini yalnızca maaşıyla sağlayan insanın elindeki tek ekonomik varlık emeğidir.
Enflasyon da önce onun ücretini kemirir.
Dolayısıyla mesele “enflasyon düşürülmesin” değildir.
Mesele şudur:
Enflasyonla nasıl mücadele edilecek ve bunun bedelini kim ödeyecek?
İKTİSAT POLİTİKASI AYNI ZAMANDA AHLAKİ BİR TERCİHTİR
Ekonomi tartışmasının sonunda geldiğimiz yer aslında felsefidir.
Bir toplum krizin yükünü nasıl paylaşır?
Güçlü olan mı daha fazla taşır?
Yoksa pazarlık gücü en düşük olan mı?
Bir devlet bütçesini oluştururken kimi korur?
Vergiyi kimden toplar?
Kaynağı kime aktarır?
Krediyi kime açar?
Fedakârlığı kimden ister?
Bunların hiçbirisi yalnızca matematik değildir.
Bunlar bir toplumun adalet anlayışıdır.
Bu nedenle bütçe de siyasidir.
Vergi de siyasidir.
Faiz de siyasidir.
Ücret de siyasidir.
Ve elbette enflasyonla mücadele yöntemi de siyasidir.
BUGÜN MERKEZ BANKASI KARARINI AÇIKLAYACAK
Faiz iner.
Çıkar.
Ya da aynı kalır.
Piyasalar birkaç saat bunu tartışır.
Grafikler çizilir.
Doların ilk tepkisi ölçülür.
Borsaya bakılır.
Bankaların hisseleri konuşulur.
Sonra hayat devam eder.
Ama milyonlarca insan açısından asıl gösterge ekranlarda değildir.
Mutfaktadır.
Kiradadır.
Pazardadır.
Kredi kartı ekstresindedir.
Çocuğun okul masrafındadır.
Ve belki bugün Merkez Bankası’nın faiz kararından önce Türkiye’nin kendisine sorması gereken soru tam da budur:
Enflasyonu düşürmek için halkın hayatını küçültmek zorunda mıyız?
Yoksa yükü servete, ranta ve ekonomik güce daha fazla paylaştıran başka bir yol mümkün mü?
Çünkü bir ekonomik programı başarılı yapan yalnızca enflasyonu kaç puan düşürdüğü değildir.
O düşüşün bedelini kime ödettiğidir.
Ve eğer enflasyonu düşürmenin yolu milyonlarca insanın sofrasını, hayalini ve geleceğini küçültmekten geçiyorsa…
Belki de soğuttuğumuz şey ekonomi değildir.
Halkın kendisidir.
Hakan URUN
10 Eylül 2026





