FONLANAN MUHALEFETİN KONFORU
Parayla Kurulan Gerçeklik, Projeleştirilen Siyaset ve Toplumdan Kopan Sol
Türkiye’de artık bazı soruları sormanın zamanı geldi.
Rahatsız edici soruları.
Kendi mahallenize, kendi çevrenize, kendi “demokratik” yapınıza, kendi “sol” dünyanıza da yöneltebileceğiniz soruları.
Çünkü demokrasi yalnızca iktidara hesap sormak değildir.
Demokrasinin gerçek sınavı, insanın kendi mahallesine de aynı soruları sorabilmesidir.
Bugün Türkiye’de çok ciddi bir fon ve proje ekonomisi oluşmuş durumda. Avrupa Birliği’nin sivil toplum programlarından kamu desteklerine kadar çok sayıda mekanizma bulunuyor; resmi hibe veritabanlarında binlerce sözleşme yer alıyor.
Bunun kendisi ne ayıptır ne suçtur.
Sivil toplum desteklenebilir.
Kültür desteklenebilir.
Sanat desteklenebilir.
Bilim desteklenebilir.
Demokrasi projeleri yapılabilir.
Çevre için kaynak ayrılabilir.
Kadın örgütleri, gençlik örgütleri, sendikalar, kooperatifler, dernekler desteklenebilir.
Bunların hepsi demokratik toplumun doğal parçalarıdır.
Ama bir yerde durup şu soruyu sormamız gerekiyor:
Fon, topluma hizmet eden bir araç olmaktan çıkıp toplum adına konuşan yeni bir sınıfın ekonomik dayanağına dönüşmüş olabilir mi?
İşte benim itirazım burada başlıyor.
SİYASET BİTTİ, PROJE BAŞLADI
Bir zamanlar insanlar bir fikre inanırdı.
Örgütlenirdi.
Kapı kapı dolaşırdı.
Toplantı yapardı.
Bildiri dağıtırdı.
Sendikada çalışırdı.
Dernek kurardı.
Mahalleye inerdi.
İnsanları ikna ederdi.
Bazen işinden olurdu.
Bazen dışlanırdı.
Bazen hapse girerdi.
Ama yaptığı şeyin adı belliydi:
Siyaset.
Şimdi ise başka bir dönem yaşıyoruz.
Bir sorun gördüğümüzde ilk refleksimiz:
“Buna proje yapalım.”
İkinci soru:
“Fon nerede?”
Üçüncü soru:
“Çağrı ne zaman açılıyor?”
Dördüncü soru:
“Bu çağrının öncelik alanına nasıl gireriz?”
Böylece siyaset yavaş yavaş proje diline çevriliyor.
Toplumsal mücadele, faaliyet planına...
Örgütlenme, kapasite geliştirmeye...
İnsan, hedef kitleye...
Mahalle, uygulama alanına...
Mücadele, çıktıya...
Acı, görünürlük faaliyetine...
Dayanışma, proje ortaklığına dönüşüyor.
Ve sonunda solun en tehlikeli hastalıklarından biri ortaya çıkıyor:
Siyaset yapmadan siyaset yapıyor görünmek.
SOLUN YENİ KONFOR ALANI
Burada özellikle solun kendisine bakması gerekiyor.
Çünkü sağın fon ilişkilerini eleştirmek kolaydır.
İktidar çevresindeki vakıfları, dernekleri, kurumları, kamu kaynaklarını, ihale ilişkilerini tartışmak kolaydır.
Peki ya sol?
Peki ya kendisini “muhalif”, “demokrat”, “özgürlükçü”, “sivil toplumcu” diye tanımlayan çevreler?
Onların kaynakları nereden geliyor?
Bürolarının kirasını kim ödüyor?
Etkinliklerinin masraflarını kim karşılıyor?
Seyahatlerini kim finanse ediyor?
Toplantılarını kim organize ediyor?
Kitaplarını kim bastırıyor?
Çalıştaylarını kim ödüyor?
Aynı insanların yıllardır aynı fon çevrelerinde dolaşmasının nedeni nedir?
Neden bazı isimleri her projede, her panelde, her etkinlikte, her danışma kurulunda görmek mümkün?
Ve daha önemlisi:
Toplumda karşılığı olmayan bazı yapıların ekonomik olarak nasıl yaşamaya devam ettiği neden hiç tartışılmıyor?
İşte burası rahatsız edici.
Çünkü bu soruyu sorduğunuz anda “demokrasi karşıtı”, “sivil toplum düşmanı”, “komplo teorisyeni” ilan edilmeniz mümkün.
Hayır.
Ben tam tersine demokrasinin gereğini yapıyorum:
Hesap soruyorum.
YEŞİLLER PARTİSİ SORUSU
Örneğin Yeşiller Partisi...
Türkiye’de siyasi olarak kalıcı bir toplumsal karşılık yaratamadı.
Siyasi örgüt olarak geniş bir taban oluşturamadı.
Fakat bu çevreden gelen bazı isimlerin yıllar içerisinde çeşitli proje, kültür, çevre ve sivil toplum faaliyetlerinde görünmeye devam etmesi elbette ayrıca incelenmeye değerdir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Bir siyasi yapının seçim başarısızlığı, o yapının çevresindeki insanların hiçbir toplumsal katkı üretmediğini kanıtlamaz.
Ama tam tersine, bazı isimlerin projelerde görünmesi de otomatik olarak “topluma katkı sağladıkları” anlamına gelmez.
Öyleyse soracağız:
Ne yaptınız?
Kime ulaştınız?
Hangi sorunu çözdünüz?
Kaç kişinin hayatı değişti?
Toplumda kalıcı ne bıraktınız?
Hangi örgütlenmeyi yarattınız?
Hangi demokratik kapasiteyi güçlendirdiniz?
Hangi ekonomik veya sosyal sorunu gerçekten çözdünüz?
Ve en önemlisi:
Proje bittikten sonra geriye ne kaldı?
Rapor mu?
Fotoğraf mı?
Katalog mu?
Bir sonraki proje için referans mı?
Yoksa gerçekten örgütlenmiş, güçlenmiş, söz sahibi olmuş insanlar mı?
FONLANAN MUHALEFETİN EN BÜYÜK ÇELİŞKİSİ
Burada çok daha sert bir soru var:
İktidardan bağımsız olmakla fon sağlayandan bağımsız olmak aynı şey midir?
Bir siyasi aktör hükümetten bağımsız olabilir.
Ama başka bir ekonomik kaynağa bağımlı hâle gelebilir.
Bu durumda özgürlük ortadan kalkmaz belki.
Ama bağımlılığın biçimi değişir.
Devlet baskısı yoktur.
Fakat kaynak bağımlılığı vardır.
Sansür yoktur.
Ama fon öncelikleri vardır.
“Bunu söyleyemezsin” denmez.
Fakat bazı konulara kaynak vardır, bazılarına yoktur.
Kimse size doğrudan emir vermez.
Ama hangi projenin finanse edileceği belirlenir.
İşte modern güç ilişkilerinin inceliği tam da buradadır.
İktidar her zaman emir vererek çalışmaz.
Bazen kaynak dağıtarak çalışır.
“KİM PARA VERİYOR?” SORUSU NEDEN TABU?
İktidarın aldığı parayı soruyoruz.
Haklıyız.
Belediyelerin harcamalarını soruyoruz.
Haklıyız.
Vakıfların ilişkilerini soruyoruz.
Haklıyız.
Peki kendi çevremizdeki fon ilişkilerini sorunca neden birden bire “ahlaksızlık” oluyor?
Neden fon veren kurumun adı sorulduğunda rahatsızlık başlıyor?
Neden bütçe sorulduğunda “bizi itibarsızlaştırmaya çalışıyorlar” deniliyor?
Demokratik siyaset açısından bunun hiçbir mantığı yok.
Kaynağın açıklanması saldırı değildir.
Hesap vermek suçlama değildir.
Şeffaflık düşmanlık değildir.
Tam tersine:
Şeffaflıktan korkan demokrat, biraz düşünmelidir.
MUHALEFETİN DE KENDİ “YANDAŞLARI” OLUŞABİLİR
Türkiye’de çok uzun zamandır yalnızca iktidarın “yandaş” üretme kapasitesi tartışılıyor.
Oysa başka bir mekanizma da mümkün:
Muhalefetin kendi profesyonel çevresini üretmesi.
Aynı kişiler.
Aynı konferanslar.
Aynı dernekler.
Aynı vakıflar.
Aynı danışmanlar.
Aynı akademisyenler.
Aynı moderatörler.
Aynı gazeteciler.
Aynı proje koordinatörleri.
Aynı uluslararası toplantılar.
Aynı fon kaynakları.
Aynı kavramlar.
Aynı insanlar.
Bir süre sonra burada siyasi hareket değil, profesyonel muhalefet sektörü oluşur.
Ve profesyonel muhalefetin çok önemli bir problemi vardır:
Muhalefet etmekten geçimini sağlayan biri, muhalefetin gerçekten başarıya ulaşmasından her zaman aynı ölçüde çıkar sağlamayabilir.
Çünkü sorun çözülürse proje biter.
Sorun devam ederse yeni proje yazılır.
İşsizlik devam eder.
Yeni istihdam projesi gelir.
Yoksulluk devam eder.
Yeni yoksulluk projesi gelir.
Toplumsal kutuplaşma devam eder.
Yeni diyalog projesi gelir.
Kadına yönelik şiddet devam eder.
Yeni farkındalık projesi gelir.
Gençler gelecek göremez.
Yeni gençlik projesi gelir.
Sonra rapor hazırlanır:
“Proje başarıyla tamamlanmıştır.”
Peki toplum?
Aynı yerde.
SORUN ÇÖZÜLÜRSE PROJE NE OLACAK?
İşte en sert soruyu burada sormak gerekiyor:
Bazı sorunların çözülmemesi, bazı sektörlerin devamlılığı açısından ekonomik bir avantaja dönüşebilir mi?
Bu soruyu sormak bile rahatsız edici.
Ama sormak zorundayız.
Çünkü kapitalist ekonominin her alanında olduğu gibi burada da teşvikler vardır.
Bir sorun varsa bütçe vardır.
Bir bütçe varsa kurum vardır.
Kurum varsa istihdam vardır.
İstihdam varsa uzman vardır.
Uzman varsa proje vardır.
Proje varsa yeni proje vardır.
Böylece sorunların çözümünden çok sorunların yönetilmesi profesyonelleşebilir.
Bu, bütün proje sahiplerinin kötü niyetli olduğu anlamına gelmez.
Ama sistemin ürettiği teşvikleri görmezden gelmek de saflıktır.
BEŞ YILDIZLI OTELDE YOKSULLUK KONUŞMAK
Bir tarafta Türkiye'nin yoksulları var.
Kirasını ödeyemeyenler.
Borç içinde yaşayanlar.
Çocuğunun eğitim masrafını karşılayamayanlar.
Emekliler.
İşsiz gençler.
Güvencesiz çalışanlar.
Diğer tarafta onların sorunlarını konuşmak üzere beş yıldızlı otellerde yapılan çalıştaylar.
Elbette toplantının otelde yapılması tek başına suç değildir.
Ama bir sınıfsal mesafe oluştuğunda bunu görmezden gelmek de doğru değildir.
Yoksulluğu yaşamadan yoksulluk üzerine kariyer yapmak mümkün hâle gelmiştir.
İşte solun kendisine sorması gereken soru budur.
Toplumun gerçek acısıyla profesyonel proje dili arasındaki mesafe ne kadar büyüdü?
ACILARIMIZI DA PAZARLADIK
Daha da kötüsü, artık yalnızca gelecek değil, geçmiş de projeleşiyor.
Katliamlarımız...
12 Eylül...
Madımak...
10 Ekim...
Darbeler...
Sürgünler...
İşkenceler...
Toplumsal mücadeleler...
Hafıza mekânları...
Arşivler...
Bütün bunların belgelenmesi elbette değerlidir.
Ama dikkat:
Acının kendisi ile acının sunumu aynı şey değildir.
Bir toplumun hafızasını korumak başka şeydir.
O hafızayı sürekli yeni fonların konusu hâline getirmek başka.
Bir süre sonra geçmişin kendisi değil, geçmiş üzerine hazırlanmış proje konuşmaya başlar.
Acı, etkinlik takvimine girer.
Tanıklık, proje çıktısına dönüşür.
Hafıza, görünürlük faaliyeti olur.
Sonra proje biter.
Fotoğraflar paylaşılır.
Rapor hazırlanır.
Fon veren kuruma teşekkür edilir.
Ve herkes kendi hayatına döner.
Acıyı yaşayanlar ise acılarıyla yaşamaya devam eder.
İşte insanın burada biraz utanması gerekir.
YAYINEVİNDEN BÜYÜKELÇİLİĞE UZANAN KORİDOR
Ticari yayınevlerinin, kültür kuruluşlarının veya başka profesyonel yapıların büyükelçiliklerle, uluslararası vakıflarla ve çeşitli fon kuruluşlarıyla proje ilişkisi kurması elbette yasadışı veya başlı başına gayrimeşru değildir.
Ama sol açısından mesele yalnızca “yasal mı?” değildir.
Siyasi olarak bağımsız mısın?
Bu daha önemli bir sorudur.
Bir yayınevi sürekli belirli fon ağlarıyla ilişki kuruyorsa;
Bir araştırmacı sürekli belirli kaynaklardan destek alıyorsa;
Bir kültür kuruluşu sürekli aynı çevrelerin projelerinde yer alıyorsa;
Bir akademisyen aynı fon ağının toplantılarında dolaşıyorsa;
Bir gazeteci aynı finansman ekosisteminden beslenen projelerde görünüyorsa;
artık bunların hepsinin sorgulanması gerekir.
Çünkü ilişki, zaman içinde bağımlılık yaratabilir.
Bağımlılık da zaman içinde düşünce alanını daraltabilir.
Kimse size emir vermeden.
Kimse telefon açmadan.
Kimse tehdit etmeden.
Sadece bir sonraki projenin kapısını açık tutmak için.
POPÜLER OLANIN MUBAHLAŞTIRILDIĞI DÜZEN
Bugün başka bir hastalık daha var:
Görünür olmak, haklı olmaktan daha önemli hâle geldi.
Televizyona çık.
Fotoğraf çektir.
Etkinlik yap.
Bir ünlü getir.
Salon doldur.
Sosyal medyada paylaş.
Basına haber gönder.
Sonra “etki” oluştuğunu söyle.
Peki gerçekten ne oldu?
İnsanların hayatı değişti mi?
Bir işçi örgütlendi mi?
Bir mahalle güçlendi mi?
Bir çocuk daha iyi eğitim aldı mı?
Bir kadın ekonomik bağımsızlık kazandı mı?
Bir genç iş buldu mu?
Bir belediye daha şeffaf hâle geldi mi?
Bir kurum hesap vermeye başladı mı?
Yoksa yalnızca etkinlik yapıldı mı?
Çünkü etkinlik ile değişim aynı şey değildir.
Görünürlük ile siyasal etki aynı şey değildir.
Proje ile toplumsal dönüşüm aynı şey değildir.
SOL KENDİ KENDİSİNE HESAP SORMALIDIR
Benim itirazım fonlara değil.
Benim itirazım fonu siyasetin yerine koyan anlayışa.
Benim itirazım sivil topluma değil.
Sivil toplum adına oluşan profesyonel kastlaşmaya.
Benim itirazım projeye değil.
Projenin toplumsal mücadelenin yerine geçirilmesine.
Benim itirazım uluslararası dayanışmaya değil.
Dayanışma ile bağımlılık arasındaki sınırın görünmezleştirilmesine.
Ve en önemlisi:
Benim itirazım muhalefete değil.
Muhalefetin bir meslek hâline getirilmesine.
Çünkü sol, iktidarın yaptıklarını teşhir ederken kendi içindeki ayrıcalıkları görmezden gelirse sol olmaktan uzaklaşır.
Bir başkasının rantına kızıp kendi çevresinin küçük konfor alanlarını savunuyorsa...
Bir başkasının yandaşlığını eleştirip kendi profesyonel çevresini sorgulamıyorsa...
Bir başkasının kaynak ilişkilerini teşhir edip kendi fon ilişkilerini “sivil toplum” diyerek dokunulmaz hâle getiriyorsa...
orada artık ilke yoktur.
Tarafgirlik vardır.
PARAYI VEREN DÜDÜĞÜ ÇALAR
Sonunda mesele çok basit bir yere geliyor.
Kim para veriyor?
Ne kadar veriyor?
Kime veriyor?
Neden veriyor?
Kim seçiyor?
Kim değerlendiriyor?
Kim tekrar tekrar fonlanıyor?
Kim hiç fonlanmıyor?
Hangi konular fon buluyor?
Hangi konular fon bulamıyor?
Hangi insanlar sürekli görünür oluyor?
Hangileri görünmez kalıyor?
Ve en önemlisi:
Bu para, toplumun kendi ihtiyaçlarından doğan siyaseti mi güçlendiriyor, yoksa toplum adına konuşan yeni bir profesyonel alan mı yaratıyor?
Bu sorular sorulmadan “demokrasi”, “özgürlük”, “sivil toplum”, “katılımcılık” gibi kavramları tekrar tekrar kullanmanın bir anlamı yok.
Çünkü kavramlar da zamanla piyasaya düşebilir.
Demokrasi bir proje başlığına dönüşebilir.
Muhalefet bir kariyere dönüşebilir.
Hafıza bir fon kalemine dönüşebilir.
Yoksulluk bir faaliyet alanına dönüşebilir.
Acı bir etkinlik programına dönüşebilir.
Ve siyaset, insanların hayatını değiştirmekten çıkıp insanların hayatları hakkında rapor yazmaya dönüşebilir.
İşte benim itirazım tam olarak buna.
Solun görevi toplumun üzerine proje yapmak değildir.
Toplumla birlikte siyaset yapmaktır.
İnsanların yerine konuşmak değildir.
İnsanların kendi sözünü söyleyebileceği örgütleri kurmaktır.
İnsanların acılarını paketleyip sunmak değildir.
O acının nedenlerini değiştirmektir.
Ve en önemlisi:
Sol, fon verenin önceliklerini toplumun ihtiyaçlarının önüne koyamaz.
Koyarsa artık muhalefet yapmıyordur.
Sistemin kendisine biçtiği muhalif rolü oynuyordur.
İşte asıl hesap burada sorulmalıdır.
Çünkü iktidarın yandaşı olmak kadar,
muhalefetin konforlu profesyoneli olmak da siyasetin çürümesidir.
Ve belki de bugün solun en çok ihtiyacı olan şey yeni bir proje değil.
Yeni bir fon değil.
Yeni bir çalıştay değil.
Yeni bir rapor hiç değil.
Biraz utanmak.
Kendi hesabını vermek.
Kendi çevresine bakmak.
Kendi ayrıcalıklarını sorgulamak.
Ve yeniden sokağa çıkmak.
Çünkü siyaset, beş yıldızlı otellerde toplum adına konuşmak değil;
toplumun içinde, onunla birlikte ve onun bedellerini paylaşarak mücadele etmektir.
Parayı veren elbette düdüğü çalar.
Ama solun görevi,
düdüğün sesine göre dans etmek değil;
kendi türküsünü söyleyebilecek kadar bağımsız olmaktır.





