İZVERİ

Köşe yazısı

GİTMEDEN TERK ETMEK

Vasatın ülkesinde zihinsel sürgün, toplumsal yorgunluk ve insanın kendi ülkesine yabancılaşması

Yayınlandı: 7 Ekim 2026 12:34

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:26

Paylaş

GİTMEDEN TERK ETMEK

Vasatın ülkesinde zihinsel sürgün, toplumsal yorgunluk ve insanın kendi ülkesine yabancılaşması

Sanırım bir başka memlekete gitmeden ülkemi terk ettim.

Pasaportumu cebime koymadım.
Bir havaalanından geçmedim.
Sınır kapısında arkamdan bakmadım.

Ama içimde bir yerden çıktım.

Çünkü insanın bir ülkeyi terk etmesi için bedeninin gitmesi gerekmiyor.

Bazen insan, yaşadığı ülkenin ruhundan çekiliyor.

Sokaklar aynı.

Binalar aynı.

Dil aynı.

İnsanlar aynı.

Fakat insanın bütün bunlarla kurduğu ilişki değişiyor.

Bir sabah uyanıyorsun ve yıllardır içinde yaşadığın ülkeye dışarıdan bakmaya başladığını fark ediyorsun.

İşte asıl göç budur.


Gözlerimi kapattım.

Kulaklarımı kapattım.

Konuşmayı bıraktım.

Düşünmeyi değil belki; düşündüklerimi anlatmayı bıraktım.

Çünkü insan, sürekli aynı duvara konuştuğunda bir süre sonra sesinin anlamını sorgulamaya başlıyor.

Anlatıyorsun.

Dinleyen yok.

İtiraz ediyorsun.

İtirazın kişisel düşmanlık sayılıyor.

Soru soruyorsun.

Sorunun kendisi problem ilan ediliyor.

Eleştiriyorsun.

Eleştirdiğin şeyden daha fazla suçlanıyorsun.

Sonunda insanın önünde iki seçenek kalıyor:

Ya sürekli bağıracak,

ya da susacak.

Ben susmayı seçtim.

Çünkü bazen susmak korkaklık değildir.

Bazen insanın kendisini gürültüden koruma biçimidir.


Fakat beni asıl yoran şey kötülük değil.

Vasatlığın örgütlü hâle gelmesi.

Çünkü kötülüğü tanırsın.

Ona karşı direnirsin.

Adını koyarsın.

Fakat vasatlık başka türlü çalışır.

Kendisini kötü olarak göstermez.

Hatta çoğu zaman kendisini “normal” diye tanıtır.

Liyakatsizlik, “bizden biri olmak” olur.

Cehalet, “halkın sağduyusu” diye sunulur.

Sorgulamamak, “huzur” sayılır.

Boyun eğmek, “uyum” diye pazarlanır.

İtiraz etmek ise “sorun çıkarmak” olur.

Böylece toplumda garip bir mekanizma ortaya çıkar:

Normal olan marjinalleşir, vasat olan merkezileşir.

Ve bir süre sonra insan kendi aklından şüphe etmeye başlar.

“Acaba ben mi fazla düşünüyorum?”

“Acaba ben mi fazla sorguluyorum?”

“Acaba herkes böyle yaşarken sorun bende mi?”

İşte vasatlığın en büyük başarısı budur.

Seni kendisine benzetmekle yetinmez.

Seni, kendisine benzemediğin için suçlu hissettirir.


Bugün beni en çok şaşırtan şey artık kötülük değil.

Normal bir insan görmek.

Sözünün arkasında duran birini görmek.

Emeğine saygı duyan birini görmek.

Haksızlık karşısında susmayan birini görmek.

Makama değil ilkeye bağlı birini görmek.

Bir işi gerçekten bilen birinin o işi yapmasını görmek.

Ve bazen...

Böyle bir insanla karşılaştığımda gözlerim doluyor.

Düşünün.

Bir toplumda normal olanın insanda şaşkınlık yaratması, o toplumun ne kadar anormalleştiğini göstermez mi?


Toplumsal çürüme bir gecede gerçekleşmez.

Kimse sabah kalkıp “Bugün çürüyeceğiz” demez.

Çürüme küçük tavizlerle başlar.

Bir haksızlığa ses çıkarmazsın.

Sonra bir başkasına.

Sonra “bana dokunmayan yılan” dersin.

Sonra haksızlığa uğrayanın kendisini suçlamaya başlarsın.

Bir süre sonra adalet talebi seni rahatsız eder.

Dürüstlük safdillik olur.

Liyakat aptallık sayılır.

İtiraz etmek huzursuzluk olarak görülür.

Ve nihayet toplum, kendi çürümesini ahlak diye savunmaya başlar.

İşte o zaman mesele artık bireysel değildir.

Bir toplumun değerler sistemi değişmiştir.


Benim yorgunluğum da buradan geliyor.

Her gün yeni bir skandala şaşırmaktan değil.

Artık hiçbir şeye şaşırmamaktan.

İnsan için asıl tehlike budur.

Şaşırma duygusunun ölmesi.

Çünkü şaşırmak, hâlâ bir ölçünün olduğunu gösterir.

Bir şey seni rahatsız ediyorsa, hâlâ bir vicdan ölçün vardır.

Bir adaletsizlik seni öfkelendiriyorsa, hâlâ adalet fikrine inanıyorsundur.

Bir yalan seni yaralıyorsa, hâlâ gerçeği önemsiyorsundur.

Fakat hiçbir şey seni şaşırtmamaya başladığında...

İşte o zaman tehlikeli bir eşiğe gelmişsindir.

Çünkü kötülüğün en büyük zaferi, kötülüğü kabul ettirmek değil; ona alıştırtmaktır.


Belki de bu yüzden artık kimseyle konuşmak istemiyorum.

Çünkü sürekli anlatmak yoruyor.

Sürekli açıklamak yoruyor.

Sürekli kanıtlamak yoruyor.

Sürekli aynı temel doğruları yeniden savunmak yoruyor.

Adaletin neden gerekli olduğunu anlatmak...

Dürüstlüğün neden değerli olduğunu anlatmak...

Liyakatin neden önemli olduğunu anlatmak...

İnsanın neden özgür olması gerektiğini anlatmak...

Bunların hepsini yeniden yeniden anlatmak zorunda kalmak bile başlı başına bir yorgunluk.

Bir toplumda insan, insan olmanın temel şartlarını savunmak zorunda kalıyorsa, sorun artık tek tek insanların davranışlarında değildir.

Sorun sistemin zihinsel iklimindedir.


Ve sonunda insan zihinsel olarak göç ediyor.

Beden burada.

Zihin başka yerde.

Sofra burada.

Hayal başka yerde.

Kimlik burada.

Aidiyet başka yerde.

İnsan ülkesinde yaşarken kendi ülkesinin yabancısı oluyor.

Buna belki “sessiz göç” denebilir.

Kimsenin istatistiklere yazmadığı bir göç.

Uçak bileti gerektirmeyen.

Pasaport kontrolünden geçmeyen.

Fakat insanın içinden kilometrelerce uzaklaşmasına neden olan bir göç.

İnsan bazen ülkesinden değil, ülkesinin kendisine sunduğu gelecekten göç eder.


Fakat burada kendime de bir itirazım var.

Gitmeden terk etmek kolaydır.

Susmak kolaydır.

Küsmek kolaydır.

“Artık benden geçti” demek kolaydır.

Asıl zor olan, bütün bunlara rağmen içeride kalabilmektir.

Çünkü bir ülkeyi yalnızca yönetenler kurmaz.

Bir ülkeyi yalnızca kurumlar da kurmaz.

Ülkeler aynı zamanda itiraz edenlerin, çalışanların, düşünenlerin, üretenlerin, dürüst kalanların ve vazgeçmeyenlerin emeğiyle ayakta kalır.

Belki de mesele tam burada düğümleniyor.

Vasatın kazanması, üstün olduğu için değildir.

İyilerin yorulup çekilmesi de vasatın iktidarını büyütür.

İnsanlar sustukça gürültü artar.

Düşünenler çekildikçe düşüncesizlik çoğalır.

Liyakat sahibi insanlar kenara çekildikçe makamlar daha da vasatlaşır.

Dürüst insanlar “bana ne” dedikçe, dürüst olmayanlar meydanı boş bulur.

Dolayısıyla bazen insanın en büyük sorumluluğu konuşmak değil;

susmamaktır.


Ben hâlâ yorgunum.

Hâlâ bazı şeyleri görmek istemiyorum.

Hâlâ bazı sesleri duymamak için kulaklarımı kapatıyorum.

Ama bir şeyi fark ettim:

Beni bu kadar yoran şey, ülkenin bütün sorunları değil.

Sorunların çözülebileceğine dair inancın sürekli aşağılanması.

İnsanı tüketen budur.

Umut etmekten utanır hâle gelmek.

İyi bir şey beklediğinde saf sayılmak.

Adalet istediğinde romantik bulunmak.

Dürüstlük beklediğinde gerçeklerden kopuk olmakla suçlanmak.

Ve sonunda insan kendisini korumak için beklentilerini küçültür.

Önce hayallerini küçültür.

Sonra itirazlarını.

Sonra sesini.

Sonra kendisini.

İşte toplumların en büyük kaybı burada başlar:

İnsanlar kötüleştiği için değil, daha iyisini istemekten vazgeçtiği için.


Belki ben ülkeyi terk etmedim.

Belki sadece bir süreliğine geri çekildim.

Kendimi korumak için.

Aklımı korumak için.

Vicdanımı korumak için.

Çünkü hâlâ normal bir insanla karşılaştığımda gözlerim doluyor.

Hâlâ dürüst bir söz duyduğumda içimde bir şey kıpırdıyor.

Hâlâ haksızlık gördüğümde içim acıyor.

Demek ki bitmemişim.

Demek ki tamamen gitmemişim.

Demek ki içimde hâlâ bu ülkeye ait bir şey var.

Belki de mesele tam olarak budur:

Ülkeyi terk etmemek yetmez.

İçimizdeki ülkeyi de terk etmemek gerekir.

Çünkü bir gün herkes fiziksel olarak burada kalabilir.

Ama eğer vicdanımız, aklımız, umudumuz ve itiraz etme cesaretimiz çoktan göç etmişse...

o zaman gerçekten gitmişiz demektir.

Ve belki de insanın kendisine soracağı en ağır soru şudur:

Ben bu ülkede hâlâ yaşıyor muyum, yoksa yalnızca burada mı bulunuyorum?

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

5 dk