GRİLEŞEN DÜNYADA DİLSİZ KULLARIN ÇIĞLIĞI: YAŞAM HAKKI, VİCDAN VE EKOLOJİK ADALET
"Yaratılanı severiz Yaradan’dan ötürü..." — Yunus Emre
Bugün insanlık, kendi elleriyle yarattığı beton yığınları arasında, ruhunun da grileştiği bir çağdan geçmektedir. Doğanın bıraktığı yeşil izlerin üzerine çekilen, üzerinde yaşamın, ateşin ve bereketin söndüğü gri asfaltlar ve binalar, yalnızca coğrafi birer değişim değil; aynı zamanda insanın kendi özüne, vicdanına ve yaratılış gayesine yaptığı büyük bir ihanetin, bir hainliğin belgesidir.
Sokaklarda kendi imkânlarıyla yüzlerce canı doyuran gönüllülerin yüreğinde yanan bu ateş, aslında unuttuğumuz bir hakikati bize hatırlatıyor: İnsan mı önemli, insanlık mı?
Bu yazım; doğanın dengesini hiçe sayarak dünyayı parselli bir mülk zanneden bencilliğimizin, inanç değerlerimizden, ahlaktan ve erdemden kopuşumuzun bir eleştirisidir. Aynı zamanda yaşamı savunan bir vicdan manifestosudur.
Medeniyetin köklerine baktığımızda, ilahi öğretilerin ve felsefi geleneklerin temelinde hep "yaşatmak" erdemi yer alır. Hz. Nuh, tufandan kurtulmak için gemiyi inşa ederken, Yaratıcı’nın emriyle her canlıdan birer çifti yanına almıştır. O gün Hz. Nuh, hiçbir canlıyı "Bu işe yarar, bu yaramaz", "Bu evcildir, bu vahşidir" diye ayırt etmemiştir. O geminin taşıdığı yük, yalnızca fiziki bir kargo değil, ekolojik bir bütünlüğün ve ilahi emanetin ta kendisidir.
Bugün bizler ise o geminin manevi yükünü ve merhamet mirasını terk edip, savunmasız canları tecrit eden, yetersiz ve sağlıksız barınma merkezlerine hapsetmeye çalışıyoruz.
Yaradılanı Yaradan’dan ötürü sevmeyi ne zaman unuttuk?
Allah’ın verdiği canı keyfi olarak almaya, gücü ölüm aracı haline getirmeye ne zaman başladık?
Öldürmek değil, yaşatmak esas olan haktır. Ancak insan, kudretini ve yapabilme güdüsünü tahakküm kurmak için kullandıkça yozlaşmış; aklını kullanırken vicdanını körleştirmiştir. Aklımız topallamakta, merhametimiz ise betonlaşan vicdanlarımızın altında ezilmektedir.
Hayvanlar, tabiatın kanunları ve yaradılışları gereği bölgelerini belirler, doğanın dengesi içinde yaşarlar. İnsan ise her şeyi bir kenara atarak tüm dünyayı parsellemiş, diğer canlılara yaşam alanı bırakmamıştır. İşte bu doğal denge, insanoğlunun bencil müdahaleleriyle altüst olmuştur. Bu durum ne ahlakidir ne de adildir.
Bugün şehir merkezlerinde kuşların uçmaması, kelebeklerin görünmemesi tesadüf değildir. İnsanın bencil müdahaleleri, havaya sıkılan kimyasallar, betonlaşan ve ısı adalarına dönüşen kentler, tüm canlıların yaşam alanını yok etmiştir. Doğanın zinciri öyle hassastır ki:
Köpekleri toplarsanız kedilerin dengesi bozulur, kedileri zehirlerseniz sokaklar kemirgenlerle dolar.
Basıp ezdiğiniz, ilaç sıkıp yok ettiğiniz her canlıyla birlikte ekosistem de çöker.
Bitki çeşitliliğinde dahi hayvanların ve mikro/makro organizmaların rolü büyüktür.
Bugün idari mercilerin sokak hayvanlarını hedef alan politikaları, sadece bir vicdan meselesi değil, aynı zamanda iklim krizini ve ekolojik yıkımı derinleştiren akıl dışı bir yaklaşımdır. Doğanın dengesini bozmanın faturasını, gelecekte ne yazık ki yine tüm canlılar ve evlatlarımız ödeyecektir.
Kıyamette Kıtmir’e Verilecek Cevabımız Var Mı?
Ashab-ı Kehf’in sadık dostu Kıtmir, sembolik ve edebi anlatılarda sadakatin timsali olarak anılırken, bizler bugün sokaktaki canlara zulmeden bir zihniyetle baş başayız. Kıyamet günü o dilsiz kullar önümüze çıktığında, onlara ne diyeceğiz?
İnsan, başka canlılar üzerinde üstünlük taslayarak hak dağıtan bir efendi değil, bu dünyanın sadece bir misafiridir. Öldürmeyi güç sayan, merhameti zayıflık zanneden bu hastalıklı düzeni değiştirmek zorundayız.
Sokak hayvanlarının katledilmediği, tecrit edilip unutulmadığı, kısırlaştırılıp aşılanarak yerinde yaşatıldığı, belediyelerin bütçe ve tesislerle donatıldığı bir sistemi inşa etmek boynumuzun borcudur. Unutmayalım ki; bir ülkenin medeniyet seviyesi, hayvanlarına muamelesiyle ölçülür. Ve vicdanını yitiren bir toplum, insanlığını da yitirir.
Hayvanlar bilimin, ilimin hatta sanatın sırrıdır. Masumiyetleriyle de kutsaldır.
Her şeyin sahibi bu masum canların da sahibidir! Onlar bize doğanın süsü değil, Rabbimizin birer emanetidir.
Masum değiliz evet, çocuklar ve hayvanlar kadar... Keşke onlar kadar masum olsaydık, önce ezip sonra hak dağıtmaya kalkmazdık! Keşke hayvanlar ve çocuklar kadar masum olabilseydik; ne biz ne de dünya kirlenirdi.
Unutmayın; "O dilsiz kullarımın hakkını, kıyamet günü sizden alacağım" buyuruyor Yaradan. Dilsiz canların vebali hepimizin boynuna.
Merhameti elden bırakmak, bereketi elden bırakmaktır.
Kendimizden koruyamadıklarımıza “Hak Günü” bahşederek insanlığımızı asla yüceltemeyiz!
Sokaklarda ya da barınaklarda ölenler sadece çaresiz canlar değil, insanlığımızdır.
Gönüllü olarak bu kutsal mücadeleyi veren, vicdanın ve merhametin bayraktarlığını yapan tüm can dostlarına selam olsun.

Köşe yazısı
GRİLEŞEN DÜNYADA DİLSİZ KULLARIN ÇIĞLIĞI:
YAŞAM HAKKI, VİCDAN VE EKOLOJİK ADALET
Yayınlandı: 8 Ekim 2026 23:49
Nilüfer Velieceoğlu
Yazar
Yorumunuzu Yazın
Yorumlar(0)
Henüz yorum yok.
Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.




