İZVERİ

Köşe yazısı

HALKIN MALINI KİMİN KÂRINA DEVREDİYORSUNUZ?

Bir ülkenin yolları, köprüleri, fabrikaları, limanları, enerji santralleri, madenleri, haberleşme altyapısı ve stratejik işletmeleri neden vardır?

Yayınlandı: 6 Eylül 2026 13:22

Güncellendi: 8 Ekim 2026 14:43

Paylaş

HALKIN MALINI KİMİN KÂRINA DEVREDİYORSUNUZ?

ÖNCE YOL, KÖPRÜ, LİMAN, SANTRAL… SONRA YENİ ÖZELLEŞTİRMELER!

Türkiye bugün yeni bir özelleştirme dalgasıyla karşı karşıya.

Daha dün 15 Temmuz Şehitler Köprüsü ile Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, bugün ise otoyollar, çevre yolları, limanlar, elektrik santralleri ve kamu taşınmazları yeniden özelleştirme gündeminde.

5 Eylül 2026'da yayımlanan 11750 sayılı Cumhurbaşkanı Kararı ile 15 Temmuz Şehitler ve Fatih Sultan Mehmet köprüleri dahil olmak üzere daha önce özelleştirme kapsamına alınmış otoyol ve köprülerin 30 yıllık özelleştirme modeliyle değerlendirilmesinin önü açıldı. Yeni olarak Niğde-Pozantı Otoyolu, Gaziantep Çevre Otoyolu ve Bursa Çevre Otoyolu'nun Çağlayan Kavşağı–Yenişehir Kavşağı arasındaki bölümü de kapsama alındı. Bağlantı yolları, bakım ve işletme tesisleri, hizmet tesisleri, ücret toplama merkezleri ve diğer ilgili varlıklar da kapsamda bulunuyor. İşlemlerin 31 Aralık 2031'e kadar tamamlanması öngörülüyor.

Özelleştirme kapsamındaki ulaşım ağı artık küçümsenecek bir liste değildir:

  • 15 Temmuz Şehitler Köprüsü

  • Fatih Sultan Mehmet Köprüsü

  • Edirne–İstanbul–Ankara Otoyolu

  • Pozantı–Tarsus–Mersin Otoyolu

  • Tarsus–Adana–Gaziantep Otoyolu

  • Toprakkale–İskenderun Otoyolu

  • Gaziantep–Şanlıurfa Otoyolu

  • İzmir–Çeşme Otoyolu

  • İzmir–Aydın Otoyolu

  • Niğde–Pozantı Otoyolu

  • Ankara Çevre Otoyolu

  • İzmir Çevre Otoyolu

  • Fatih Sultan Mehmet Köprüsü Çevre Otoyolu

  • Gaziantep Çevre Otoyolu

  • Bursa Çevre Otoyolu'nun Çağlayan Kavşağı–Yenişehir Kavşağı bölümü.

Ve burada çok önemli bir ayrıntı var:

Mülkiyet devleti kalacak.

Ama işletme hakkı, kiralama, gelir ortaklığı veya benzeri yöntemlerle 30 yıllığına özel işletmeye bırakılabilecek. Yani mesele “köprüyü sattılar” demekten daha teknik; fakat vatandaş açısından temel soru değişmiyor:

HALKIN VERGİLERİYLE OLUŞTURULAN KAMU ALTYAPISININ 30 YILLIK GELİRİ KİME AKACAK?

Bursa açısından soru daha da yakıcı:

Yıllardır kullanılan Çağlayan–Yenişehir güzergâhı neden şirketlerin yeni gelir kapısı haline getiriliyor?

Üstelik özelleştirme dalgası yalnızca yollarla sınırlı değil.

2026'da Soma A Termik Santrali satış yöntemiyle özelleştirmeye çıkarıldı ve nihai pazarlık görüşmesinde en yüksek teklif 436 milyon TL oldu.

Kars'taki Dereiçi HES ise işletme hakkının verilmesi yöntemiyle özelleştirme kapsamına alındı.

İzmir Konak Rıhtımı, 36 yıl süreyle işletme hakkının verilmesi yöntemiyle özelleştirmeye çıkarıldı.

Tekirdağ Çeşmeli Liman Sahası için ise 45 yıllık işletme hakkı modeli kullanıldı; nihai görüşmede en yüksek yıllık işletme hakkı bedeli 4,3 milyon dolar olarak açıklandı.

Yani karşımızdaki tablo yalnızca “birkaç fabrika satılıyor” tablosu değildir.

Yol var.

Köprü var.

Liman var.

Enerji santrali var.

HES var.

Kamu arazisi var.

İşletme hakkı var.

Peki bütün bunların sonunda ne olacak?

İşte asıl sorumuz budur.


ÖNCE YİD, SONRA ÖZELLEŞTİRME: KAMU VARLIKLARI EL DEĞİŞTİRİRKEN FATURA YİNE HALKA

Bir ülkenin yolları, köprüleri, fabrikaları, limanları, enerji santralleri, madenleri, haberleşme altyapısı ve stratejik işletmeleri neden vardır?

Sadece bugünün hesabını yapmak için değil.

Gelecek kuşakların malı olsun diye vardır.

Kamu kaynaklarıyla kurulan, milletin vergileriyle büyütülen işletmeler ve altyapılar birer şirket malı değil, milletin ortak servetidir.

Fakat Türkiye'de yıllardır uygulanan ekonomik anlayış giderek şuna dönüştü:

Önce kamu yatırımı yapılacak.

Sonra yap-işlet-devret modeliyle özel sektöre uzun yıllar işletme hakkı verilecek.

Gelir garantileriyle riskin önemli bölümü kamuya yüklenecek.

Ardından kamuya ait mevcut varlıklar “özelleştirme” adı altında özel sermayeye devredilecek.

Peki bunun sonunda ne olacak?

Devlet küçülecek, özel sektör büyüyecek, vatandaş ise daha fazla ödeyecek.

İşte artık Türkiye'nin asıl tartışması gereken mesele budur.


2002’DEN BUGÜNE: KAMUNUN NE KADARI ELİMİZDEN ÇIKTI?

Rakamlarla konuşalım.

TBMM'de verilen resmî bilgilere göre 2002'den sonraki dönemde özelleştirme uygulamalarının toplam tutarı yaklaşık 64 milyar dolara ulaşmış durumda.

Aynı açıklamada bu süreçte;

  • 105 kuruluşta kamu hisselerinin,

  • 12 limanın,

  • 106 elektrik santralinin,

  • 10 şeker fabrikasının,

  • 40 tesis ve işletmenin,

  • 12 otel ve sosyal tesisin,

  • 4.685 taşınmazın,

  • 37 maden sahasının

özelleştirildiği belirtiliyor.

Yani mesele birkaç fabrikanın el değiştirmesinden ibaret değil.

Türkiye'nin üretim kapasitesinin, enerji altyapısının, limanlarının, taşınmazlarının ve stratejik ekonomik araçlarının önemli bir bölümü özel sektöre devredildi.

Şimdi bir kez daha soruyorum:

BUNLARIN HEPSİ KİMİN MALIYDI?

Milletin.

Vergi veren vatandaşın.

Cumhuriyetin.

Devletin.

Yani hepimizin.


ASLINDA TARTIŞMAMIZ GEREKEN ŞEY KARMA EKONOMİ MODELİDİR

Burada çok önemli bir noktayı açıkça ortaya koymak gerekiyor:

Türkiye gibi bir ülkenin karma ekonomik modeli terk etmesi büyük bir stratejik hatadır.

Karma ekonomi, devletin bütün ekonomiyi yönetmesi demek değildir.

Özel sektörün önünü kapatmak da değildir.

Tam tersine;

özel sektör üretir, yatırım yapar, rekabet eder; devlet ise kuralları koyar, denetler, stratejik alanlarda üretim kapasitesini korur ve gerektiğinde piyasayı düzenler.

İşte devletin elinde bazı üretim araçlarının bulunmasının asıl nedeni budur.

Çünkü devletin elinde hiçbir üretim aracı kalmazsa, temel ihtiyaçlarda piyasayı düzenleme gücü de zayıflar.

Devlet sadece seyretmeye başlar.


DEVLET PİYASANIN HAKEMİ OLMALI AMA ELİNDE TOPU DA OLMALI

Bir devletin temel gıda, enerji, ulaşım, iletişim ve stratejik sanayi alanlarında hiçbir üretim kapasitesi yoksa piyasayı nasıl regüle edecek?

Sadece açıklama yaparak mı?

Sadece denetim cezası keserek mi?

Sadece “fiyatları düşürün” diyerek mi?

Olmaz.

Çünkü piyasada gerektiğinde devletin karşı ağırlığı bulunmalıdır.

Örneğin:

Özel sektör şekeri pahalılaştırıyorsa kamu üretim kapasitesi fiyat baskısını sınırlayabilir.

Enerji fiyatları aşırı yükseliyorsa kamu üretim kapasitesi piyasada denge unsuru olabilir.

Stratejik bir ürünün ithalatı kesilirse kamu işletmeleri üretimi sürdürebilir.

Kriz dönemlerinde özel şirketler üretimi azaltabilir veya ticari olarak kârlı olmayan bölgelere hizmet vermek istemeyebilir.

Devletin görevi tam da burada başlar.


DEVLETİN ELİNDE ÜRETİM ARACI KALMAZSA NE OLUR?

İşte en tehlikeli nokta burasıdır.

Devlet stratejik sektörlerde üretimden tamamen çekilirse iki seçenek ortaya çıkar.

BİRİNCİ SEÇENEK: İÇERİDEKİ BÜYÜK HOLDİNGLER

Piyasanın tamamını birkaç büyük şirket kontrol etmeye başlarsa ne olur?

Rekabet azalır.

Yoğunlaşma artar.

Fiyatları belirleme gücü birkaç şirketin eline geçer.

Devletin müdahale kapasitesi zayıflar.

Vatandaşın alternatifi azalır.

Ve sonunda şu noktaya gelirsiniz:

Devlet piyasayı düzenlemek istiyor ama elinde piyasayı dengeleyecek üretim aracı yok.

Bu durumda kamu otoritesi, oligopol karşısında yalnızca düzenleyici olarak kalır.

İşte bu ekonomik bağımsızlık açısından ciddi bir risktir.


İKİNCİ SEÇENEK: DIŞARIYA BAĞIMLILIK

Daha tehlikelisi ise stratejik üretim kapasitesinin ortadan kalkması ve ihtiyacın ithalatla karşılanmasıdır.

Kâğıdı dışarıdan al.

Şekeri dışarıdan al.

Enerjiyi dışarıdan al.

Yemi dışarıdan al.

Gıdayı dışarıdan al.

Makineyi dışarıdan al.

İlacın hammaddesini dışarıdan al.

Sonra döviz bulamazsan ne olacak?

Döviz kuru yükselirse ne olacak?

Savaş çıkarsa ne olacak?

Tedarik zinciri koparsa ne olacak?

İhracatçı ülke kendi ürününü önce kendi vatandaşına ayırırsa ne olacak?

İşte ekonomik bağımsızlık burada başlıyor.

Bir ülke temel ihtiyaçlarını üretme kapasitesini kaybederse, yalnızca ekonomik olarak değil, stratejik olarak da bağımlı hale gelir.


KENDİ ÜRETİMİNİ YOK EDİP İTHALATA MAHKÛM OLAMAZSIN

Bir ülkenin ekonomik gücü yalnızca kasasındaki döviz miktarı değildir.

Asıl güç:

Üretme kapasitesidir.

Enerji üretme kapasitesidir.

Gıda üretme kapasitesidir.

Sanayi üretme kapasitesidir.

Teknoloji geliştirme kapasitesidir.

Kriz anında kendi kendine yetebilme kapasitesidir.

Siz bütün bunları “özel sektör daha iyi yapar” diyerek tamamen piyasaya bırakırsanız bir gün çok ağır bir gerçekle karşılaşabilirsiniz:

Ya içeride birkaç büyük holdingin fiyat ve arz kararlarına mahkûm olursunuz ya da dışarıdan ithalata bağımlı hale gelirsiniz.

İkisinin de adı ekonomik bağımsızlık değildir.


KARMA EKONOMİ = DEVLETÇİLİK DEĞİL, STRATEJİK AKIL

Burada yanlış anlaşılmasın.

Savunduğumuz şey devletin her şeyi üretmesi değildir.

Devletin bakkal işletmesini istemiyoruz.

Devletin restoran işletmesini istemiyoruz.

Devletin her küçük işletmenin karşısına rakip olarak çıkmasını istemiyoruz.

Ama;

enerjide,

gıdada,

madenlerde,

ulaştırmada,

haberleşmede,

savunma sanayiinde,

stratejik sanayi sektörlerinde

devletin güçlü ve gerektiğinde doğrudan üretim yapabilecek kapasitede olması gerektiğini savunuyoruz.

Çünkü bunun adı ekonomik akılcılıktır.


DEVLETİN ELİNDEKİ ÜRETİM ARACI AYNI ZAMANDA FİYAT REGÜLASYON ARACIDIR

Bunu anlamak çok zor değil.

Bir piyasada yalnızca birkaç büyük özel şirket varsa, fiyat oluşumunda onların ağırlığı artar.

Ama kamu da üretim yapabiliyorsa devletin piyasaya müdahale etmek için yalnızca kanun ve yönetmeliklere ihtiyacı kalmaz.

Üretim gücü de elinde olur.

Bu nedenle kamu işletmeleri sadece “kâr ediyor mu?” diye değerlendirilmemelidir.

Bazen bir kamu işletmesinin asıl görevi:

fiyatı dengelemek,

arz güvenliğini sağlamak,

üreticiyi korumak,

stratejik kapasiteyi muhafaza etmek

ve kriz dönemlerinde ekonominin ayakta kalmasını sağlamaktır.

Bunu bilanço kârına indirgemek büyük bir ekonomik yanılgıdır.


SEKA'YI “DEVLET KÂĞIT ÜRETMEZ” DİYEREK SATTINIZ

Yıllarca bize aynı hikâye anlatıldı:

“Devlet işletmecilik yapamaz.”

“Devlet fabrika işletmez.”

“Devlet ticaret yapmaz.”

“Özel sektör daha verimlidir.”

Peki SEKA?

Devlet kâğıt üretmesin.

Sonra kâğıt ihtiyacını dışarıdan karşılasın.

Peki kriz geldiğinde?

Döviz yükseldiğinde?

İthalat pahalandığında?

Tedarik zinciri bozulduğunda?

O zaman ne yapacağız?

Devletin elindeki üretim kapasitesini yok ettikten sonra yeniden kurmak kolay mı?

Değil.

Çünkü fabrika sadece binadan ibaret değildir.

Makine parkıdır.

İnsan kaynağıdır.

Teknik bilgidir.

Tedarik zinciridir.

Üretim kültürüdür.

SEKA'yı kaybettiğinizde yalnızca bir bina kaybetmezsiniz.

Bir üretim kabiliyetini kaybedersiniz.


TEKEL GİTTİ, ŞEKER FABRİKALARI GİTTİ

TEKEL'in özelleştirilmesiyle devlet tütün ve alkollü içecekler alanındaki üretim ve ticari faaliyetlerinden büyük ölçüde çekildi.

Şeker fabrikaları da özelleştirme tartışmalarının merkezine oturdu.

Burada mesele sadece fabrikanın binası değildir.

Mesele:

Çiftçidir.

Pancardır.

Nakliyecidir.

İşçidir.

Bölgesel ekonomidir.

Gıda güvenliğidir.

Şeker üretimini stratejik bir mesele olarak görmeyenler, dünyada gıda güvenliği krizlerinin nasıl ülkelerin ulusal güvenlik politikalarının parçası haline geldiğine baksın.

Bir ülke kendi gıdasını üretemiyorsa ekonomik bağımsızlığından söz etmek giderek zorlaşır.


LİMANLAR, SANTRALLER, MADENLER…

12 liman.

106 elektrik santrali.

10 şeker fabrikası.

37 maden sahası.

4.685 taşınmaz.

Bunların her biri farklı sektörlerde farklı ekonomik anlamlara sahip.

Ama ortak noktaları şu:

Bunlar sadece satılacak mal değildir.

Bunların bir bölümü ülkenin ekonomik güvenlik altyapısıdır.

Enerji santrali yalnızca elektrik üretmez.

Liman yalnızca gemi yanaştırmaz.

Maden yalnızca cevher çıkarmaz.

Şeker fabrikası yalnızca şeker üretmez.

Kamu taşınmazı yalnızca arazi değildir.

Hepsinin ekonomide ve devlet kapasitesinde stratejik bir karşılığı vardır.


64 MİLYAR DOLARLIK SORU

2002 sonrası dönemde özelleştirme uygulamalarının toplam tutarının yaklaşık 64 milyar dolara ulaştığı belirtiliyor.

Şimdi soruyorum:

Bu ülke 64 milyar dolarlık kamu varlığını elden çıkarırken karşılığında ne kazandı?

Sadece bütçeye giren para mı?

Peki gelecekteki gelirler?

Peki üretim kapasitesi?

Peki istihdam?

Peki stratejik sektörlerde kamu gücü?

Peki kriz dönemlerinde kullanılabilecek kamu kapasitesi?

Bunların hesabı yapıldı mı?

Çünkü kamu malının satış bedeli ile kamu yararı aynı şey değildir.


ÖZELLEŞTİRME DEĞİL, MİLLİ SERVET POLİTİKASI

Türkiye artık şunu tartışmalıdır:

Kamu varlıklarını nasıl satarız?

değil.

Kamu varlıklarını nasıl verimli işletiriz?

demelidir.

Özel sektörün önünü açalım.

Ama kamu da stratejik alanlarda güçlü olsun.

Rekabeti sağlayalım.

Ama tekelleşmeye izin vermeyelim.

İthalat yapalım.

Ama ülkeyi temel ihtiyaçlarda ithalata bağımlı hale getirmeyelim.

Yatırımcıyı destekleyelim.

Ama kamu malını sermayeye ucuz kaynak haline getirmeyelim.

İşte gerçek karma ekonomi budur.


DEVLET PİYASADAN ÇEKİLİRSE PİYASA DEVLETİN YERİNE GEÇER

Asıl tehlike budur.

Devlet üretimden çekilir.

Kamu işletmeleri azalır.

Stratejik sektörlerde birkaç şirket büyür.

Rekabet azalır.

Sonra devlet “fiyatları düşürün” der.

Şirket “maliyetler arttı” der.

Devlet “ithalat yapalım” der.

Döviz gerekir.

Döviz pahalanır.

Sonra vatandaşın karşısına daha yüksek fiyat çıkar.

Ve sonunda herkes aynı soruyu sorar:

“Bu ülkede fiyatları kim belirliyor?”

Eğer cevabınız birkaç büyük şirket veya dış piyasa ise, devletin ekonomik egemenliği ciddi biçimde zayıflamış demektir.


HALK KENDİ MALINI NE ZAMAN KULLANACAK?

İşte asıl mesele budur.

Bu ülkenin yolları halkın vergileriyle yapıldı.

Köprüler halkın kaynaklarıyla yapıldı.

Fabrikalar halkın parasıyla kuruldu.

Limanlar kamu yatırımlarıyla geliştirildi.

Enerji altyapıları kamu kaynaklarıyla oluşturuldu.

Sonra vatandaşın önüne şu konuluyor:

“Artık burası özel.”

Hayır!

Özel sektör elbette yatırım yapacak.

Elbette girişimci olacak.

Elbette üretim yapacak.

Ama devletin görevi, milletin ortak varlıklarını birer birer elinden çıkarmak değildir.

Devletin görevi kamu çıkarını korumaktır.


BURSA'NIN YOLLARI DA MI KÂR KAPISI OLACAK?

Çağlayan Kavşağı–Yenişehir Kavşağı arasındaki Bursa Çevre Yolu ve bağlantılarının özelleştirme kapsamına alınması, bu anlayışın yeni örneklerinden biridir.

Vatandaş yıllardır bu yolları kullanıyor.

Yol kamu altyapısı.

Yolun yapımında kamu kaynakları var.

Şimdi işletme hakkı özel sektöre devredilirse ne olacak?

Vatandaş açısından en temel soru şu:

KENDİ VERGİSİYLE YAPILAN YOLDA NEDEN MÜŞTERİ HALİNE GETİRİLSİN?

Devlet yol yapacak.

Millet vergi ödeyecek.

Yol kamu malı olacak.

Sonra özel şirket işletecek.

Ve vatandaş kullanırken para ödeyecek.

Önce vergi, sonra geçiş ücreti!

Bunun adı kamu hizmeti değil, kamu varlığının ticarileştirilmesidir.


KAMU MALI BABANIZIN MİRASI DEĞİLDİR

Burada siyasi iktidara açıkça söylemek gerekiyor:

Kamu malı babanızın mirası değildir.

Bugün iktidarda olan gider.

Yarın başkası gelir.

Ama devletin malı devlete, yani millete kalır.

Bir iktidar kamu malını satar.

Başka bir iktidar gelir.

Satılan fabrikayı geri alamaz.

Satılan limanı geri alamaz.

Satılan araziyi geri alamaz.

Satılan işletmenin kaybedilen yıllık gelirini geri alamaz.

Bir kez satılan kamu varlığının bedeli yalnızca bugünkü ihale bedeli değildir.

Kaybedilen gelecektir.


BU ÜLKENİN EKONOMİK EGEMENLİĞİ SATILIK DEĞİLDİR

Türkiye'nin artık yeniden düşünmesi gereken temel mesele budur:

Devlet ekonomiden tamamen çekilmeyecek.

Özel sektör dışlanmayacak.

Karma ekonomik model korunacak.

Devlet stratejik alanlarda üretim kapasitesini elinde tutacak.

Özel sektör rekabet edecek.

Kamu piyasayı denetleyecek.

Tekelleşmeye müdahale edecek.

Temel ihtiyaçlarda arz güvenliğini sağlayacak.

Gerektiğinde üretim yapacak.

Ve en önemlisi:

Türkiye'nin temel ihtiyaçlarını birkaç yerli holdinge veya yabancı tedarikçiye bağımlı bırakmayacak.

Çünkü ekonomik bağımsızlığın en önemli şartlarından biri şudur:

KENDİ İHTİYACINI ÜRETEBİLMEK.


SON SÖZ

SEKA'yı sattınız.

TEKEL'i sattınız.

Şeker fabrikalarını sattınız.

Limanları devrettiniz.

Elektrik santrallerini özelleştirdiniz.

Maden sahalarını özelleştirdiniz.

Binlerce kamu taşınmazını sattınız.

Kamu hisselerini devrettiniz.

YİD modeliyle onlarca yıllık işletme dönemleri oluşturdunuz.

Şimdi sıra otoyollara ve köprülere geliyor.

Peki sonra ne kalacak?

Milletin elinde ne kalacak?

Devletin elinde ne kalacak?

Her şeyi özelleştirdikten sonra vatandaşın önüne yalnızca faturayı koyup:

“Hizmetin bedeli budur”

mu diyeceksiniz?

Hayır!

Bu ülkenin vatandaşları kendi vergileriyle yapılan yollarda müşteri değil, hak sahibidir.

Kamu malı şirketlerin kâr hanesine yazılacak bir ganimet değildir.

Bu ülkenin yolu da fabrikası da limanı da köprüsü de enerji santrali de milletindir.

Ve artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:

HALK KENDİ MALINI NE ZAMAN KULLANACAK?

Çünkü mesele yalnızca özelleştirme değildir.

Mesele ekonomik egemenliktir.

Mesele üretim kapasitesidir.

Mesele gıda ve enerji güvenliğidir.

Mesele içeride birkaç holdinge veya dışarıda yabancı tedarikçilere bağımlı hale gelmemektir.

Karma ekonomik modelden vazgeçmek, devleti ekonominin dışına itmek demektir.

Devleti ekonominin dışına iterseniz, boşluğu birileri mutlaka doldurur.

Ya içeride birkaç büyük sermaye grubu doldurur…

Ya dışarıda yabancı şirketler doldurur…

Ama bedelini yine millet öder.

Bu nedenle devletin stratejik üretim araçlarına sahip olması bir “devletçilik takıntısı” değil, ekonomik bağımsızlığın sigortasıdır.

Özel sektör olsun.

Rekabet olsun.

Yatırım olsun.

Ama devlet de olsun!

Çünkü devletin elinde üretim gücü yoksa, piyasayı düzenleme gücü de zayıflar.

Ve devletin elinde hiçbir stratejik araç kalmadığında geriye tek bir şey kalır:

Başkalarının ürettiğini satın almak.

İşte buna ekonomik bağımsızlık denmez.

MİLLETİN SERVETİ, BİRKAÇ ŞİRKETİN KÂRI DEĞİLDİR.

TÜRKİYE SATILIK DEĞİL.

HALKIN MALINA SAHİP ÇIKMAK, GELECEĞE SAHİP ÇIKMAKTIR.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

11 dk