Ben Türküm. Baba tarafım Germiyan, anne tarafım Menteşe coğrafyasından gelen Türkmen köklerine dayanıyor.
İnsanın nereden geldiğini bilmesi güzel. Ama köklerin ilginç bir tarafı var. Toprağın altında yalnız değiller. Derine indikçe başka köklere değiyorlar.
Anadolu’nun tarihine baktığınızda da aynı şey oluyor.
Türkmenlerin izini sürdüğünüzde Oğuzlara, Orta Asya’ya, Horasan’a, İran üzerinden Anadolu’ya uzanan uzun bir yol çıkıyor karşınıza. Özellikle 11. yüzyıldan sonra Anadolu’daki Türkmen varlığı güçleniyor. Germiyan, Menteşe, Karesi, Saruhan, Karaman gibi beylikler ortaya çıkıyor.
Osmanoğulları da bu dünyanın içinden çıkıyor.
Bugünden geriye baktığımız için bazen önce Osmanlı varmış da Türkmenler onun çevresinde toplanmış gibi düşünüyoruz. Oysa tam tersi.
Türkmenler Osmanlı’dan çıkmadı. Osmanlı, Anadolu’daki Türkmen dünyasının içinden çıktı.
Peki Türkmenler geldiğinde burada kim vardı?
Çünkü Anadolu boş değildi.
Rumlar, Ermeniler, Süryaniler, Yahudiler vardı. Doğu ve Güneydoğu’nun tarihsel coğrafyasında Kürtler, güneyde Arap toplulukları yaşıyordu.
Bugünkü Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunun bazı bölgelerinde Kürtlerin belgelenmiş varlığı, yoğun Oğuz-Türkmen yerleşiminden daha eskiye gidiyor. Örneğin Mervaniler, Malazgirt’ten önce 983-1085 arasında Silvan merkez olmak üzere Diyarbakır ve çevresinde hüküm sürüyordu.
Bu yüzden “Kürtler buraya nereden geldi?” sorusu göründüğü kadar basit değil. Bugünkü Türkiye sınırlarını bin yıl öncesinin haritasına taşıyarak tarih okunmaz.
Üstelik Kürtler de ilk değildi.
Biraz daha geriye gittiğinizde Hititler, Frigler, Lidyalılar, Urartular çıkıyor karşınıza. Sonra Helenistik dünya, Roma, Bizans…
Anadolu’nun toprağı eski bir evin duvarına benziyor. Her sıvayı kaldırdığınızda altından başka bir renk çıkıyor.
İnsanlar geliyor, gidiyor, kalıyor, birbirine karışıyor. Diller birbirinden kelimeler, mutfaklar yemek alıyor. Şehirlerin isimleri, inançlar, devletler değişiyor.
Toprak kalıyor.
Bu yüzden Anadolu tarihine biraz yakından bakınca “Bu tarih yalnızca benimdir” demek zorlaşıyor.
Daha sonraki yüzyıllarda Kafkaslardan Çerkesler, Abhazlar, Balkanlardan Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar geldi.
Kimi geldi, kimi zaten buradaydı.
Aynı mahallede oturuldu, aynı pazardan alışveriş edildi, aynı toprak ekildi. Birinin sözü ötekinin diline, birinin yemeği diğerinin sofrasına geçti.
Türküler bile birbirine karıştı.
Ama geçmişi güzel göstermek için onu değiştirmeye gerek yok.
“Yüzyıllarca kardeşçe yaşadık” dersek tarihin yarısını anlatmış oluruz.
Kavga ettik. Savaştık. İsyan ettik. Sürdük, sürüldük.
Acı çektik ve acı çektirdik.
Ermeni meselesi bu geçmişin en ağır sayfalarından biri.
Osmanlı’nın son döneminde Ermeni siyasi ve silahlı örgütleri ortaya çıktı, isyanlar ve çatışmalar yaşandı. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus ordusuyla birlikte savaşan Ermeni gönüllü birlikleri vardı. Doğu cephesinde Müslüman sivillere yönelik saldırılar da yaşandı. Osmanlı yönetimi bütün bunları savaşın ortasında ciddi bir güvenlik sorunu olarak değerlendirdi.
1915’te Ermeni nüfusun önemli bir bölümü sevk ve iskana tabi tutuldu. Bu süreçte büyük insani kayıplar yaşandı. O dönemin nasıl değerlendirilmesi gerektiği ise bugün de farklı tarih anlatılarının en tartışmalı başlıklarından biri.
Ama bu yazının meselesi geçmişin hesabını yeniden görmek değil.
Tam tersine, geçmişte yaşananları bugünün halklarının üzerine yüklememek.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Koçgiri, Şeyh Said ve Ağrı ayaklanmaları, 1924’te Hakkari çevresinde Nasturi ayaklanması yaşandı. Bunların sebepleri aynı değildi. Din, etnik kimlik, aşiret yapıları, merkezileşme ve uluslararası gelişmeler farklı ölçülerde rol oynadı.
Bir Kürt ayaklanmasının hesabını bütün Kürtlere, bir Ermeni örgütünün yaptığını bütün Ermenilere, bir Nasturi ayaklanmasını bütün Süryanilere çıkaramazsınız.
Bir grubun yaptıkları, bir halkın tamamının sicili değildir.
Suç soydan geçmez. Halklar topluca sanık sandalyesine oturtulamaz.
Kardeşlik de geçmişte hiç kavga etmemiş olmak değildir.
Dedelerimizin kavgasını torunların boynuna asmamaktır.
Cumhuriyet böyle bir coğrafyanın üzerine kuruldu. Farklı kökleri, dilleri, inançları ve hatıraları olan insanların yaşadığı bir coğrafyanın.
Üstelik “Türkiye” adı Cumhuriyet’le ortaya çıkmadı. Anadolu için “Türkiye” anlamındaki Turquia ve Turchia adına Latin kaynaklarında 12. yüzyıldan itibaren rastlanıyor. İlk kullanımlarda Denizli’den Karaman’a uzanan daha dar bir coğrafyayı anlatan bu adın kapsadığı alan zamanla genişliyor.
Yani Anadolu’nun Türkiye diye anılması Osmanlı’dan da eski.
Cumhuriyet’in önündeki asıl mesele ise bu farklı insanların nasıl ortak bir siyasi topluluğun yurttaşları olacağıydı.
1924 Anayasası cevabını açıkça verdi.
“Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.”
Atatürk’ün Medeni Bilgiler için hazırladığı notlarda da şu tarif yer aldı.
“Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkına Türk milleti denir.”
Atatürk’ün millet anlayışında dil, yurt, tarih, kültür ve ortak ülkü de önemliydi. Ama Cumhuriyet hukukundaki “Türk” kavramını yalnızca kana ve soya indirgemek mümkün değil.
Atatürk, Onuncu Yıl Nutku’nu da hepimizin bildiği o cümleyle bitirdi.
“Ne mutlu Türküm diyene.”
Türk doğana demedi.
Kanı Türk olana demedi.
Türküm “diyene” dedi.
Bence o tek kelime önemli. “Doğan” soyu anlatır. “Diyen” ise insanın kendisini nasıl tanımladığını ve nereye ait olduğunu anlatabilir.
Ben Türküm ve Türkmen kökümü biliyorum.
Bir Kürt de Kürt kökünü, bir Laz Laz kökünü, bir Çerkes Çerkes kökünü bilerek bu Cumhuriyet’in eşit yurttaşı olabilir. Kendini Türk olarak tanımlayabilir.
“Türkiyeliyim” de diyebilir.
İnsanın kendisini hangi kelimeyle anlattığı başka, devlet karşısındaki eşit yurttaşlığı başka.
Birinin Kürt olması benim Türklüğümü azaltmaz. Benim Türkmen kökümü sevmem de başkasının köküne tehdit oluşturmaz.
Dil meselesi de bundan farklı değil.
Türkiye’nin ortak ve resmi dili Türkçe. Ortak bir dil bizi birbirimize bağlar. Ama Türkçeyi sevmek için Kürtçenin susması gerekmiyor.
Bir insan Türkçe konuşurken Kürtçesini de çocuğuna öğretebilir. Bir başkası Lazcasını, Çerkesçesini, Arapçasını yaşatabilir.
Türkçeden ne eksilir?
Hiçbir şey.
Ben nereden geldiğimi bilmek istiyorum. Başkası da bilsin.
Kürt bilsin. Laz bilsin. Çerkes, Arap, Ermeni, Rum, Süryani bilsin.
Kök, başkasına karşı kullanacağımız bir silah değil. Kim olduğumuzu anlatan hikayenin bir parçası.
Sonunda hepimizin söyleyebileceği çok basit bir cümle var.
Burası benim memleketim.
Ben burada doğdum. Burada büyüdüm, okudum, çalıştım, sevdim. Çocuğumu burada büyüttüm. Sevincimi de acımı da burada yaşadım.
Bir gün yine bu toprağa gömüleceğim.
Bir Kürt de, bir Laz da, bir Çerkes de, bir Arap da aynı şeyi söylüyorsa belki birbirimize sürekli “Sen nereden geldin?” diye sormaktan vazgeçebiliriz.
Kardeş olmak aynı soydan gelmek değildir. Aynı geçmişe sahip olmak da değildir.
Aynı ülkenin bugününü ve yarınını paylaşabilmektir.
Çünkü kökler toprağın altında yalnız büyümez. Derine indikçe birbirine değer.
Belki memleket dediğimiz şey de budur.
Birbirinden farklı yollardan gelip aynı yere ev diyebilmek.
Köklerimiz bize kimseden üstün olduğumuzu söylemez.
Sadece kim olduğumuzu ve eve hangi yoldan geldiğimizi anlatır.
KAYNAKLAR
Faruk Sümer, Oğuzlar (Türkmenler), Tarihleri, Boy Teşkilatı, Destanları
Faruk Sümer, “Türkmenler”, TDV İslam Ansiklopedisi
Halil İnalcık, Kuruluş Dönemi Osmanlı Sultanları
Oktay Özel – Mehmet Öz (haz.), Söğüt’ten İstanbul’a, Osmanlı Devleti’nin Kuruluşu Üzerine Tartışmalar
TDV İslam Ansiklopedisi, “Anadolu Beylikleri”, “Germiyanoğulları”, “Menteşeoğulları”, “Karesioğulları”, “Danişmendliler”, “Mervaniler” maddeleri
Altay Tayfun Özcan, “XVI. Yüzyıla Kadar Türkiye ve Türkmenya Adının Batı Dünyasında Kullanımı ve Sınırları”, Türkiyat Mecmuası, C. 22, S. 2, 2012, s. 63–82
Mehmet Şeker, “Selçuklular ve Osmanlılar Döneminde Ermenilerle Bir Arada Yaşama Örneği”, Türk Tarih Kurumu
Türk-Ermeni Külliyatı – Birlikte Yaşama Kültürü, Türk Tarih Kurumu
Atatürk Araştırma Merkezi, Vatandaş İçin Medeni Bilgiler
Türkiye Cumhuriyeti 1924 Anayasası, md. 88
Mustafa Kemal Atatürk, Onuncu Yıl Nutku, 29 Ekim 1933





