KALABALIĞIN İÇİNDE ÖZGÜR KALMAK
Bir insanın özgürlüğünü kaybetmesi için zincire vurulması gerekmez.
Bazen bir slogan yeter.
Bazen ait olduğu çevrenin onayını kaybetme korkusu...
Bazen sevdiği bir insanı eleştirememe alışkanlığı...
Bazen yıllardır doğru bildiği bir düşüncenin yanlış olabileceğini kabul edememek...
Ve bazen de herkes aynı şeyi söylerken, “Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum?” diye soramamak.
İnsanın en sessiz esareti, kendi düşüncesinin kendisine ait olduğunu sanmasıdır.
Çünkü kalabalık yalnızca insanları bir araya getirmez; zaman zaman onları birbirine benzetir.
Aynı cümleler kurulmaya başlanır.
Aynı öfkelere kapılınır.
Aynı insanlar alkışlanır, aynı insanlar yuhalanır.
Bir süre sonra insan kendi sesini kalabalığın sesinden ayırt edemez hale gelir.
İşte asıl tehlike burada başlar.
Düşüncenin yerini slogan, vicdanın yerini aidiyet aldığında insan hâlâ konuşuyor olabilir; ama artık kendi adına konuşmuyor olabilir.
Oysa özgürlük yalnızca konuşabilmek değildir.
Kendi zihninin sahibi olabilmektir.
Kendi fikrinin sahibi olmak
İnsan çoğu zaman düşüncelerini kendisinin seçtiğini zanneder.
Oysa daha çocukken ailesinden, çevresinden, eğitiminden, kültüründen, yaşadığı toplumdan ve içinde bulunduğu siyasi atmosferden sayısız düşünce devralır.
Bunların bir kısmını sorgulamadan benimser.
Sonra da başkasından aldığı düşünceyi kendi fikri sanır.
Özgür düşünce tam burada başlar:
“Bana böyle öğretildi ama gerçekten doğru mu?”
“Ben bunu gerçekten düşünüyor muyum?”
“Karşımdaki insanın söylediği şeyin içinde hiç mi doğruluk yok?”
“Benim savunduğum insan da yanılıyor olabilir mi?”
Bu sorular insanı zayıflatmaz.
Tam tersine, düşüncenin sorumluluğunu insana geri verir.
Çünkü düşünmek yalnızca başkalarına itiraz etmek değildir.
Gerektiğinde kendine de itiraz edebilmektir.
İnsan kendi düşüncesini değiştirebiliyorsa özgürdür.
Kendi yanılgısını kabul edebiliyorsa güçlüdür.
Kendi tarafının yanlışını söyleyebiliyorsa gerçekten bağımsızdır.
Aydın olmak, bir mahallenin sözcüsü olmak değildir
Bir insanın çok şey bilmesi onu otomatik olarak aydın yapmaz.
Çok kitap okumak da...
Diploma sahibi olmak da...
Bir kürsüde konuşmak da...
Aydınlık, bilginin miktarından önce düşüncenin bağımsızlığıyla ilgilidir.
Gerçek aydın, kendi mahallesine de soru sorabilendir.
Kendi çevresinin yanlışını söyleyebilendir.
Kendisini alkışlayanların karşısında susmak yerine gerektiğinde onları da rahatsız edebilendir.
Karşısındakinin fikrini, sırf karşısında olduğu için yanlış kabul etmeyendir.
Çünkü entelektüel namus, yalnızca doğru bildiğini söylemek değildir.
Doğru bildiğinin yanlış çıkabileceğini de göze almaktır.
Kalabalığın alkışını hakikatin ölçüsü kabul eden bir zihin, ne kadar bilgili olursa olsun bağımsızlığını tamamlayamamıştır.
Bazen düşüncenin bedeli yalnızlıktır.
Çünkü insan bir noktadan sonra seçmek zorunda kalır:
Ya ait olduğu grubun rahatlığını koruyacaktır...
Ya da kendi zihninin özgürlüğünü.
Bir ülkenin krizi bazen önce zihninde başlar
Toplumlar yalnızca ekonomik krizlerle veya siyasi çatışmalarla yıpranmaz.
Bir toplumun zihni de yorulur.
Geçmişiyle kavga eder.
Geleceğinden korkar.
Kendisini başkasının aynasında tanımaya çalışır.
Kendi hikâyesini başkasının kavramlarıyla açıklamaya başladığında ise yavaş yavaş kendisine yabancılaşır.
Türkiye'nin modernleşme serüveninde bu gerilimlerin izlerini görmek mümkündür:
Geçmiş ile gelecek...
Doğu ile Batı...
Gelenek ile modernlik...
Devlet ile birey...
Toplum ile özgür insan...
Bütün bunlar uzun zamandır aynı zihinsel tartışmanın farklı yüzleri olarak karşımızda duruyor.
Bir kesim geçmişten bütünüyle kurtulmayı ilerleme sandı.
Bir başka kesim geçmişe dönmeyi çözüm olarak gördü.
Bir taraf Batı'yı kurtuluş reçetesi haline getirdi.
Diğer taraf Batı'yı bütünüyle reddetti.
Oysa özgür bir toplum için iki kolaycılık da yeterli değildir.
Dünyayı tanırken kendi aklını kaybetmemek gerekir.
Başkasından öğrenmek teslimiyet değildir.
Kendi geçmişine sahip çıkmak da dünyaya kapanmak değildir.
Öğrenmek başka, taklit etmek başkadır.
Geçmişi sevmek başka, geçmişi kutsamak başka.
Geçmişten utanmak da ilericilik değildir.
Asıl olgunluk, kendi tarihine bakıp hem değerini hem yanlışlarını görebilmektir.
Özgüven, kusursuz olduğuna inanmak değil; kusurlarına bakabilecek kadar güçlü olmaktır.
Birey olmadan demokrasi eksik kalır
Demokrasiyi yalnızca sandığa indirgemek, demokrasinin ruhunu eksiltmektir.
Sandık vazgeçilmezdir.
Ama tek başına yeterli değildir.
Hukuk gerekir.
Özgür basın gerekir.
Örgütlenme özgürlüğü gerekir.
İfade özgürlüğü gerekir.
Kuvvetler ayrılığı gerekir.
Bağımsız ve işleyen kurumlar gerekir.
Ve bütün bunların üzerinde, haklarının farkında olan özgür yurttaş gerekir.
Çünkü insan yalnızca seçmen değildir.
Sorar.
İtiraz eder.
Eleştirir.
Örgütlenir.
Yazar.
Konuşur.
Protesto eder.
İktidarı destekleyebilir.
İktidara karşı çıkabilir.
Ve bütün bunları yaparken aynı ülkenin eşit yurttaşı olmaya devam eder.
Demokratik düzenin değeri, insanların aynı şeyi düşünmesinde değil; farklı düşünürken eşit kalabilmesindedir.
Bu yüzden çağdaş demokrasinin temel sorusu “Herkes aynı fikirde mi?” değildir.
Asıl soru şudur:
Herkes kendi fikrini özgürce söyleyebiliyor mu?
Devlet güçlü olabilir; ama insanın üzerinde sınırsız olamaz
Devletin güçlü olması başka, sınırsız olması başkadır.
Çağdaş hukuk devletinde devletin gücü, hukuka bağlılığıyla anlam kazanır.
Devlet yurttaşın sahibı değildir.
Yurttaşa hizmet etmek ve onun haklarını güvence altına almak için vardır.
Yurttaşın devlete karşı hakları vardır.
Devletin de bu haklara saygı gösterme yükümlülüğü.
İktidarlar değişir.
Partiler değişir.
Meclis çoğunlukları değişir.
Ama temel haklar iktidarın lütfu olamaz.
Bugün çoğunlukta olanın hakkını savunmak kolaydır.
Asıl demokratik sınav, yarın çoğunluk değiştiğinde de aynı ilkeleri savunabilmektir.
Çünkü hukuk yalnızca bize uygulandığında hukuk değildir.
Özgürlük yalnızca bizim için istendiğinde özgürlük değildir.
Demokrasi yalnızca bizim kazandığımız seçimlerde demokrasi değildir.
Siyaset insanı kendisine benzetmemeli
Bir partiye oy vermek, o partinin her kararını doğru kabul etmek değildir.
Bir lideri desteklemek, onun her söylediğini savunmak değildir.
Bir dünya görüşüne sahip olmak, o dünya görüşünün bütün yanlışlarını taşımak değildir.
Sadakat ile sorgusuz bağlılık aynı şey değildir.
Demokratik yurttaşın görevi liderini kutsamak değil, gerektiğinde liderine de soru sorabilmektir.
Çünkü hiçbir makam eleştiriden muaf değildir.
Hiçbir siyasi hareket yanılmaz değildir.
Hiçbir çoğunluk sonsuz değildir.
Ve hiçbir muhalefet, yalnızca muhalefet ettiği için otomatik olarak haklı değildir.
Demokratik siyaset, farklılıkları yok etmek değil, farklılıklarla birlikte yaşayabilmektir.
Bir insanın siyasi görüşü, inancı, yaşam biçimi veya dünya tasavvuru ne olursa olsun, hukuk karşısında eşit yurttaş olabilmelidir.
Demokrasi, insanları birbirine benzetme projesi değil; farklı insanların özgürce yaşayabilme düzenidir.
Edebiyatın, sanatın ve düşüncenin özgürlüğü
Büyük edebiyat bize hazır cevaplar vermekten çok, kendimize başka bir gözle bakmayı öğretir.
Bir roman bazen bir tarih kitabının anlatamadığı şeyi anlatır.
Çünkü tarih olayları kaydeder.
Edebiyat ise insanın o olayların içinde ne yaşadığını gösterir.
Korkusunu...
Yalnızlığını...
Umudunu...
Çelişkilerini...
Kendisine söylediği yalanları...
Başkalarından sakladığı gerçekleri...
Bu yüzden gerçek sanat rahat bırakmaz.
Sanatçı rahatsız edebilir.
Yazar itiraz edebilir.
Akademisyen farklı düşünebilir.
Gazeteci soru sorabilir.
Vatandaş protesto edebilir.
Bunlar demokrasinin gürültüsüdür.
Ve özgür toplum biraz gürültülüdür.
Çünkü insanlar konuşur.
İtiraz eder.
Tartışır.
Bazen sertleşir.
Ama bütün bunların sonunda birbirlerinin yurttaşlık hakkını tanımaya devam ederler.
Herkesin aynı şeyi söylediği bir toplum dışarıdan sakin görünebilir.
Fakat o sessizlik her zaman huzur değildir.
Bazen korkudur. Bazen baskıdır. Bazen de düşüncenin geri çekilmesidir.
Asıl soru “Kim haklı?” değil, “Neden böyle düşünüyoruz?”
Belki bugün en fazla ihtiyacımız olan soru budur.
Bir düşünce bize nereden geldi?
Onu gerçekten biz mi seçtik?
Yoksa bize mi öğretildi?
Karşı tarafın söylediği hiçbir şey doğru olamaz mı?
Kendi tarafımız yanılıyor olamaz mı?
Savunduğumuz insanı eleştirdiğimizde ona ihanet etmiş mi oluruz?
Hayır.
Tam tersine, eleştirebilmek düşüncenin hâlâ canlı olduğunu gösterir.
Çünkü hakikati arayan insanın en büyük düşmanı karşı taraf değildir.
Kendi kesinliğidir.
İnsan her şeyi bildiğine inandığı anda öğrenmeyi bırakır.
Kendi tarafının hiç yanılmayacağını düşündüğü anda muhakemesini kaybeder.
Karşı tarafın hiçbir sözünü dinlemediği anda da aslında kendisini düşünsel bir hapishaneye kapatır.
Gerçek özgürlük, yalnızca istediğini söylemek değildir.
İstemediğin gerçeği de duyabilmektir.
Bugün ihtiyacımız olan yeni bir slogan değil
Yeni kamplara ihtiyacımız yok.
Yeni kutsallara hiç yok.
Yeni bir siyasi fanatizme ise hiç yok.
İhtiyacımız olan şey, kendi aklının sorumluluğunu taşıyan yurttaşlar.
Kendisine verilen cevaplarla yetinmeyen...
Kendi geçmişini sorgulayan...
Kendi tarafına gerektiğinde mesafe koyabilen...
Başkasından öğrenmekten utanmayan...
Yanıldığında geri dönebilen...
Farklı düşünenden korkmayan...
Ve yalnız kaldığında düşüncesinden vazgeçmeyen insanlar.
Çünkü fikir bir kimlik kartı değildir.
İnsan onu taşımak zorunda değildir.
Fikir değişebilir. İnsan değişebilir. Dünya değişebilir.
Değişmemesi gereken ise hakikati arama iradesidir.
Bir toplumun gerçek aydınlığı, herkesin aynı şeyi düşündüğü gün başlamaz.
İnsanların birbirinden farklı düşünebildiği, fakat farklılıkları nedeniyle birbirlerinin insanlığını inkâr etmediği gün başlar.
Belki de ihtiyacımız olan yeni bir kahraman değil.
Yeni bir lider değil.
Yeni bir ideoloji değil.
Kendi zihninin sorumluluğunu almaya cesaret eden özgür insan.
Çünkü kalabalığa karışmak kolaydır.
Bir yere ait olmak kolaydır.
Hazır bir düşünceyi savunmak kolaydır.
Zor olan, bütün kalabalığın ortasında kendi sesini duyabilmektir.
Ve o ses, herkes sustuğunda bile sorabilmelidir:
“Bana söylenen gerçekten doğru mu?”
Çünkü demokrasi tam da bu soruyla başlar.
İnsanların aynı cevabı vermesiyle değil, kendi sorularını özgürce sorabilmesiyle.





