KILIÇDAROĞLU’NA TEPKİ VARSA VAR!
PEKİ, NEDEN BU KADAR KORKUYORSUNUZ?
Son günlerde aynı cümle ısrarla dolaşıma sokuluyor:
“Kılıçdaroğlu’na toplumda tepki var.”
İyi de kardeşim, varsa var!
Asıl soru şu:
Bir siyasetçiye tepki gösterilmesi ne zamandan beri onun siyasi meşruiyetini tartışmaya açmanın gerekçesi oldu?
Çünkü burada çok temel bir ayrım var:
TEPKİ BAŞKA, MEŞRUİYET BAŞKA!
Bir vatandaşın Kılıçdaroğlu’nu sevmemesi tepkidir.
Eleştirmesi tepkidir.
Ona oy vermemesi tepkidir.
Protesto etmesi tepkidir.
Bunların tamamı demokratik haktır.
Fakat bunların hiçbiri tek başına Kılıçdaroğlu’nun siyasi meşruiyetini ortadan kaldırmaz.
Çünkü meşruiyet, “kaç kişi beni seviyor?” sorusuyla ölçülmez.
Meşruiyet; hukuk, demokratik kurallar, seçimler ve siyasi haklarla ilgilidir.
Bir siyasetçi seçim kaybedebilir.
Eleştirilebilir.
Toplumun önemli bir bölümü tarafından sevilmeyebilir.
Bunların hiçbiri onun konuşma hakkını ortadan kaldırmaz.
Sevilmemek siyasi yasak değildir.
Eleştirilmek siyasi infaz değildir.
Tepki görmek, siyasi meşruiyetini otomatik olarak kaybetmek değildir.
KILIÇDAROĞLU’NU SAVUNMAK NEDEN RAHATSIZ EDİYOR?
Asıl gariplik burada.
Bugün Kılıçdaroğlu’nu savunmak, sanki CHP’ye karşı bir tutum gibi gösterilmeye çalışılıyor.
Oysa Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’nin dışından gelip parti hakkında konuşan herhangi bir siyasetçi değildir.
CHP’nin eski Genel Başkanıdır.
Yıllarca bu partiyi yönetmiş, seçimlere liderlik etmiş ve milyonlarca seçmenin oyunu almış bir siyasi figürdür.
Dolayısıyla Kılıçdaroğlu’nu savunmak;
CHP’ye ihanet değildir.
CHP’den kopmak değildir.
Bugünkü CHP’ye düşmanlık hiç değildir.
Tam tersine, CHP’nin siyasi hafızasına sahip çıkmaktır.
Kılıçdaroğlu’nun siyasi tercihlerini savunmak zorunda değilsiniz.
Ama onun CHP tarihindeki yerini inkâr edemezsiniz.
CHP KİMSENİN KİŞİSEL MÜLKÜ DEĞİLDİR
Bunu açıkça söylemek gerekiyor:
CHP kimsenin şahsi mülkü değildir.
Ne geçmiş genel başkanların…
Ne bugünkü yöneticilerin…
Ne belediye başkanlarının…
Ne milletvekillerinin…
Ne de parti içindeki herhangi bir grubun.
Genel başkanlar değişir.
Yönetimler değişir.
Kadrolar değişir.
Ama CHP’nin tarihi bir kişinin siyasi kariyerine göre yeniden yazılamaz.
CHP, Cumhuriyet’in kuruluşundan bugüne uzanan köklü bir siyasi gelenektir.
Kılıçdaroğlu da bu geleneğin yakın tarihindeki önemli aktörlerden biridir.
Onu savunmak, CHP’nin bütün politikalarını onaylamak anlamına gelmez; CHP’nin geçmişini inkâr etmeye itiraz etmek anlamına gelir.
KILIÇDAROĞLU’NU SAVUNMAK, CHP’Yİ SAVUNMAKTIR
Birileri bugün Kılıçdaroğlu’nu CHP’den koparılmış, siyasi hafızadan silinmesi gereken bir figür gibi göstermeye çalışabilir.
Biz buna itiraz ediyoruz.
Çünkü bir partinin geçmişini silerek o parti büyütülemez.
Dününü inkâr ederek yarın kurulamaz.
Kendi genel başkanlarını yok sayarak siyasi gelenek oluşturulamaz.
Kılıçdaroğlu’nun dönemine ilişkin ne düşünürseniz düşünün;
Kılıçdaroğlu CHP tarihinin bir parçasıdır.
Bu tarih hoşumuza giden bölümleriyle birlikte hoşumuza gitmeyen bölümleriyle de bizim tarihimizdir.
Tarih, siyasi konjonktüre göre budanacak bir metin değildir.
“TOPLUM TEPKİ GÖSTERİYOR” ARGÜMANI NEDEN YETERSİZ?
Çünkü aynı mantığı herkese uygulamak zorundasınız.
Tayyip Erdoğan’a tepki gösteren milyonlarca insan var.
Bu tepki Erdoğan’ın siyaset yapma hakkını ortadan kaldırıyor mu?
Hayır.
Öyleyse Kılıçdaroğlu’na yönelik tepki neden onun siyasi varlığını tartışmalı hale getirsin?
Demokrasi kişiye göre değişen bir ilke değildir.
Erdoğan için başka, Kılıçdaroğlu için başka demokratik ölçü olmaz.
Bir siyasetçiye tepki göstermek haktır.
Ama o tepkiyi kullanarak siyasetçiyi susturmaya kalkmak başka bir şeydir.
Birincisi demokrasidir.
İkincisi demokratik tahammülsüzlüktür.
ASIL RAHATSIZLIK NEDEN?
İşte burada sorulması gereken soru ortaya çıkıyor:
Kılıçdaroğlu’na tepki varsa neden bu kadar anlatma ihtiyacı duyuluyor?
Neden her fırsatta “Bakın toplum istemiyor” deniliyor?
Neden Kılıçdaroğlu’nu savunan CHP’liler açıklama yapmak zorunda bırakılmaya çalışılıyor?
Neden Kılıçdaroğlu’nu savunmak siyasi bir suç ortaklığı gibi gösteriliyor?
Çünkü mesele yalnızca Kılıçdaroğlu değil.
Mesele, CHP’nin geçmişi üzerinde kimin söz sahibi olacağıdır.
Mesele, CHP tarihinin bugünkü siyasi dengelere göre yeniden yazılıp yazılmayacağıdır.
Bizim cevabımız nettir:
CHP’nin tarihi kimsenin tapulu malı değildir.
SİYASET, ANLIK ALKIŞLARLA YAPILMAZ
Bir siyasetçinin attığı adımın doğru olup olmadığını tartışmak yerine sürekli “Toplum ne düşünüyor?” sorusuna sığınmak, siyaseti kamuoyu yoklamasına indirgemektir.
Elbette toplumun ne düşündüğü önemlidir.
Ama toplumun tepkisi tek başına doğruluk ölçüsü değildir.
Toplum yanılabilir.
Seçmen yanılabilir.
Siyasetçi yanılabilir.
Kamuoyu da yanılabilir.
Bu nedenle “Toplum tepki gösteriyor” cümlesi, siyasi tartışmayı bitiren bir hüküm değil; tartışılması gereken bir veridir.
Aksi halde siyaset, ilke ve program üzerinden değil, günlük alkış ve tepki ölçümleri üzerinden yapılır.
O zaman liderlik değil, kamuoyu takibi ortaya çıkar.
DEMOKRASİ, SADECE KENDİ TARAFINI SAVUNMAK DEĞİLDİR
Bugün Kılıçdaroğlu’nu savunmak kolay olmayabilir.
Ama demokrasi zaten kolay olanı yapmak değildir.
Demokrasi, çoğunluğun alkışladığı kişiyi savunmak değildir.
Asıl demokrasi;
çoğunluğun istemediği bir insanın da hakkını savunabilmektir.
Çünkü bugün Kılıçdaroğlu’nu susturmak için kullanılan yöntem yarın başka bir siyasetçiye uygulanabilir.
Bugün “Toplum tepki gösteriyor” denilerek bir siyasetçinin söz hakkı tartışmaya açılırsa, yarın aynı gerekçeyle sizin söz hakkınız da tartışmaya açılır.
İşte bu yüzden mesele kişisel değildir.
Mesele demokratik ilkedir.
BUGÜN KILIÇDAROĞLU’NA, YARIN BAŞKASINA
Burada herkesin düşünmesi gereken daha büyük bir mesele var.
Bugün bir siyasetçiyi “Toplum tepki gösteriyor” diyerek susturmaya çalışırsanız, yarın aynı yöntem başka bir siyasetçiye uygulanır.
Bugün hoşunuza gitmeyen bir siyasetçinin haklarını görmezden gelirseniz, yarın aynı haklara sizin ihtiyacınız olduğunda savunacak demokratik zemini de kendiniz yok etmiş olursunuz.
Demokrasi biraz da bunun için vardır:
Sevmediğiniz insanın hakkını savunabilmek.
Çünkü hukuk ve demokrasi yalnızca bizim tarafımızdakileri koruduğunda değerli değildir.
Asıl sınav, karşı olduğumuz insanın hakkı söz konusu olduğunda başlar.
Tayyip Erdoğan’a tepki gösteren milyonlarca insan olması, Erdoğan’ın siyaset yapma hakkını ortadan kaldırıyor mu?
Hayır.
O halde aynı demokratik ölçüyü Kılıçdaroğlu için de uygulamak zorundayız.
Demokrasi kişiye göre değişen bir ilke değildir.
SONUÇ: MESELE KİMİN ALKIŞLANDIĞI DEĞİL, KİMİN KONUŞABİLDİĞİDİR
O yüzden şu tartışmayı artık doğru yere koyalım:
“Kılıçdaroğlu’na tepki var mı?”
Varsa vardır.
Bundan utanacak değiliz.
Demokraside tepki de olur, destek de.
Ama tepkiyi meşruiyetin yerine koyamazsınız.
Tepki, vatandaşın siyasi tutumudur.
Meşruiyet, demokratik düzen içerisindeki siyasi haktır.
İkisini birbirine karıştırdığınız anda demokrasi değil, çoğunlukçuluk ortaya çıkar.
Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek haktır.
Onu desteklemek haktır.
Onu savunmak haktır.
Ona tepki göstermek de haktır.
Ama hiçbir tarafın diğer tarafın konuşma hakkını ortadan kaldırma hakkı yoktur.
Çünkü demokrasi, yalnızca aynı fikirde olanların konuştuğu bir düzen değildir.
Demokrasi, birbirine tamamen zıt fikirlerin aynı anda ve özgürce savunulabilmesidir.
Bu nedenle mesele Kılıçdaroğlu’nun herkes tarafından sevilmesi değildir.
Mesele onun demokratik haklarının korunmasıdır.
Mesele CHP’nin geçmişinin bugünkü siyasi hesaplarla silinmemesidir.
Mesele CHP’nin bir kişinin veya grubun siyasi mülkü haline getirilmemesidir.
Ve mesele çok daha büyüktür:
Bugün Kılıçdaroğlu’nun siyasi hakkını savunmak, yarın herkesin siyasi hakkını savunabilmenin ön koşuludur.
O yüzden tekrar soruyorum:
Kılıçdaroğlu’na tepki mi var?
Varsa vardır.
Peki, bundan kim korkuyor?
Çünkü demokratik siyasette korkulması gereken tepkinin kendisi değildir.
Korkulması gereken;
tepkiyi meşruiyetin yerine koymak, çoğunluğun kanaatini siyasi hükme çevirmek ve hoşumuza gitmeyen siyasi sesi susturmaya kalkmaktır.
Bırakın tepki olsun.
Bırakın itiraz olsun.
Bırakın savunan savunsun.
Bırakın eleştiren eleştirsin.
Bırakın herkes konuşsun.
Çünkü siyasetten korkanlar susturur.
Demokratlar ise tartışır.
Ve unutmayalım:
CHP kimsenin mülkü değildir.
Kılıçdaroğlu’nu savunmak suç değildir.
Kılıçdaroğlu’nu eleştirmek de suç değildir.
Ama birini susturmayı demokrasi sanmak, demokrasiye yapılabilecek en büyük kötülüktür.



