İZVERİ

Köşe yazısı

KILIÇDAROĞLU’NUN EN ZOR SINAVI: KİME GÜVENECEK, KİMİNLE YOL YÜRÜYECEK?

Çevresindeki herkes yol arkadaşı mı, yoksa bazıları yalnızca konjonktür arkadaşı mı?

Yayınlandı: 27 Eylül 2026 00:32

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:28

Paylaş

KILIÇDAROĞLU’NUN EN ZOR SINAVI: KİME GÜVENECEK, KİMİNLE YOL YÜRÜYECEK?

Çevresindeki herkes yol arkadaşı mı, yoksa bazıları yalnızca konjonktür arkadaşı mı?

Siyasette insan kazanmak önemlidir.

Ama siyasette bundan daha zor bir şey vardır:

Kazanılan insanla ne kadar yol yürüneceğini bilmek.

Çünkü siyaset yalnızca kapıları açma sanatı değildir. Bazen hangi kapının ne kadar açılacağını, kim için hangi mesafenin korunacağını ve kime hangi sorumluluğun verileceğini bilme sanatıdır.

Tam da bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu'nun önündeki en zor sorulardan biri, yalnızca kimlerin yanında olduğu değildir.

Asıl soru şudur:

Kime güvenecek, kiminle yol yürüyecek?

Çünkü çevredeki herkes aynı nedenle orada değildir.

Kimi yıllardır aynı siyasi çizginin içinde yürümüştür.

Kimi zor zamanda geri çekilmemiştir.

Kimi eleştirilere, baskılara ve siyasi bedellere rağmen bulunduğu yerde kalmıştır.

Kimi ise siyasi rüzgârın yönünü takip ederek bir gün bir tarafta, başka bir gün başka tarafta görünmüştür.

Bugün hepsi aynı fotoğraf karesine girebilir.

Ama aynı siyasi hafızanın içinde yer almazlar.

İşte mesele tam da budur.


YOL ARKADAŞI MI, KONJONKTÜR ARKADAŞI MI?

Siyasette en kolay şey, güçlünün yanında görünmektir.

Zor olan, güçsüz olduğu düşünülen bir dönemde de aynı yerde durabilmektir.

Çünkü makamların etrafında her zaman kalabalık vardır.

Telefonlar daha çok çalar.

Kapılar daha kolay açılır.

İnsanlar daha sık uğrar.

Fotoğraf vermek isteyenler çoğalır.

Birdenbire yıllardır görülmeyen yüzler görünür hale gelir.

Bu, yalnızca Türkiye siyasetine özgü bir durum da değildir.

Siyasetin her döneminde güç merkezlerinin etrafında bir çekim alanı oluşmuştur.

Ancak bu çekim alanının içindeki herkes aynı nitelikte değildir.

Bu nedenle siyasetçinin kendisine sorması gereken soru şudur:

“Bu insan benim yanımda olduğu için mi güçlü, yoksa ben güçlü olduğum için mi yanımda?”

Bu soru basit görünür.

Aslında değildir.

Çünkü cevabı, siyasi ilişkilerin gerçek niteliğini ortaya çıkarır.


AFFETMEK BAŞKA, GÜVENMEK BAŞKA

İnsanların değişebileceğine inanmak demokratik siyasetin gereğidir.

Dün karşı karşıya gelen insanların bugün konuşabilmesi, geçmişte birbirini eleştirenlerin ortak bir zeminde buluşabilmesi siyasetin olağan süreçlerindendir.

Bu nedenle geçmişte yapılan her hata, insanı sonsuza kadar mahkûm etmek için kullanılmamalıdır.

Fakat bunun karşısında başka bir gerçek vardır:

Affetmek ile güvenmek aynı şey değildir.

Bir insanı affedebilirsiniz.

Onunla yeniden konuşabilirsiniz.

Geçmişte yaşananları kişisel bir hesaplaşmaya dönüştürmeyebilirsiniz.

Ama ona yeniden aynı yetkiyi vermek zorunda değilsiniz.

Çünkü siyasi güven, yalnızca duygusal bir mesele değildir.

Bir kişiye verilen görev, aynı zamanda onun temsil ettiği anlayışa duyulan güvenin göstergesidir.

Dolayısıyla “barışmak” ile “siyasi kader ortaklığı yapmak” arasında ciddi bir fark vardır.

Bu ayrımı yapamayan siyasetçi, bazen geçmişte yaşadığı sorunları yeniden üretme riskini taşır.


SİYASAL HAFIZA İNTİKAM DEĞİLDİR

Bugünün siyasetinde geçmişi unutmak neredeyse imkânsızdır.

Çünkü artık siyasi hafızanın arşivi yalnızca gazetelerin sararmış sayfalarında değildir.

Sosyal medya vardır.

Video kayıtları vardır.

Eski röportajlar vardır.

Fotoğraflar vardır.

Açıklamalar vardır.

Dün söylenen söz, bugün yeniden karşınıza çıkabilir.

Bu nedenle siyasal hafıza, intikam duygusuyla karıştırılmamalıdır.

Bir insanın geçmişini hatırlamak, onu geçmişte sonsuza kadar mahkûm etmek anlamına gelmez.

Tam tersine, siyasi hafıza gelecekte daha doğru karar verebilmenin araçlarından biridir.

Hafıza kin değildir.

Hafıza tecrübedir.


“DÜN KİM VARDI?” SORUSU

Siyasette belki de en önemli ölçülerden biri budur:

Dün kim vardı?

Herkes yanınızdayken değil.

Zor zamanda kim vardı?

Eleştirilirken kim vardı?

Siyasi bedel ödenirken kim vardı?

Kim sizinle aynı fikirde olmadığı halde ilişkinizi koparmadı?

Kim hata yaptığınızda sizi alkışlamak yerine uyardı?

Kim konjonktür değiştiğinde başka bir siyasi merkeze yönelmedi?

Bunların hiçbirisi bir insanın ömür boyu dokunulmazlık kazanmasını sağlamaz.

Ama siyasi güvenin oluşmasında önemli veriler oluşturur.

Çünkü güven yalnızca sözlerle değil, zaman içinde ortaya çıkan davranışlarla oluşur.


YENİ GELENLER VE ESKİ YOL ARKADAŞLARI

Her siyasi hareket yeni insanlara ihtiyaç duyar.

Yeni insanlar yeni fikirler getirir.

Yeni çevreler oluşturur.

Yeni toplumsal kesimlerle bağ kurulmasına yardımcı olabilir.

Bu nedenle geçmişte farklı yerde duran insanların siyaset içinde yeniden yer bulması başlı başına bir problem değildir.

Problem, yeniyi kazanırken eskiyi değersizleştirmektir.

Yıllarca emek veren bir insanın karşısına, dün kendisini ağır biçimde eleştirmiş birinin hiçbir şey olmamış gibi çıkarılması, yalnızca kişisel bir kırgınlık yaratmaz.

Örgüte de bir mesaj verir.

Bu mesajın nasıl okunacağını tahmin etmek zor değildir:

“Demek ki yıllarca burada durmanın özel bir anlamı yok.”

Oysa siyasi hareketlerin gücü yalnızca yeni katılımlardan değil, eski emeğin korunmasından da gelir.

Yeni insan kazanmakla eski yol arkadaşlarını kaybetmemek arasında bir tercih yapmak zorunda kalınmamalıdır.


LİDERİN ETRAFINDAKİ EN BÜYÜK TEHLİKE: ALKIŞ

Siyasette liderlerin etrafında zamanla başka bir tehlike oluşur:

Herkesin aynı şeyi söylemesi.

Her kararın doğru kabul edilmesi.

Her eleştirinin düşmanlık olarak görülmesi.

Her itirazın sadakatsizlik sayılması.

Bu ortam ilk bakışta huzurlu görünür.

Fakat aslında liderin en önemli bilgi kaynaklarını ortadan kaldırır.

Çünkü liderin ihtiyacı yalnızca kendisini alkışlayan insanlar değildir.

Bazen en değerli insan, “Burada yanlış yapıyorsunuz” diyebilen kişidir.

“Bu insanla ilgili yeniden düşünün” diyebilen kişidir.

“Bu kararın örgütte yaratacağı sonucu hesaba katın” diyebilen kişidir.

Çünkü gerçek yol arkadaşlığı, gerektiğinde itiraz edebilmektir.

Sadakat ile biat arasındaki fark da burada ortaya çıkar.

Sadakat, gerektiğinde doğruyu söyleyebilmektir.

Biat ise doğruyu söyleme cesaretini kaybetmektir.


KILIÇDAROĞLU’NUN “GÖREMEDİM” SÖZÜ ÜZERİNDEN DAHA BÜYÜK BİR SORU

30 Mayıs 2026'da CHP Genel Merkezi önünde yaptığı konuşmada Kılıçdaroğlu, geçmiş dönemde yaşanan bazı gelişmelere ilişkin çeşitli özür ifadeleri kullandı ve “Sırtımdan hançerleyenleri göremedim” dedi. Aynı konuşmada “gafilleri koynumda beslediği” ve bazı kişilerin maskelerini zamanında indiremediği yönünde ifadeler de kullandı.

Bu sözlerin siyasi açıdan düşündürdüğü soru yalnızca geçmişte kimin ne yaptığı değildir.

Daha önemli soru şudur:

İnsan geçmişte göremediğini bugün nasıl görecek?

Çünkü siyasi tecrübenin anlamı, geçmişte yaşananları anlatmakla sınırlı değildir.

Tecrübe, gelecekteki kararları değiştirdiği ölçüde değerlidir.

Bir insan bir kez yanılabilir.

Bir kez yanlış değerlendirebilir.

Bir kez güvenebilir.

Fakat aynı deneyimin tekrar yaşanmaması için siyasi hafızanın karar alma süreçlerine dahil edilmesi gerekir.

Burada mesele “kim affedilmeli?” sorusundan daha büyüktür.

Mesele:

“Kime ne kadar güvenilmeli?”

sorusudur.


HANÇERDEN ÇOK, HANÇERİ TUTANA BAKMAK

“Hançer” güçlü bir metafordur.

Fakat siyasetin asıl meselesi bazen hançerin kendisi değildir.

Hançeri kimin tuttuğu kadar, o kişiye neden güvenildiğidir.

Daha da önemlisi:

Bir kez yaşanan bir deneyimden sonra aynı güven ilişkisi neden yeniden kurulmuştur?

Bu soruların cevapları kişisel hesaplaşmanın ötesindedir.

Çünkü liderlik yalnızca iyi niyetle açıklanamaz.

İyi niyet gereklidir ama yeterli değildir.

Siyasi liderlik aynı zamanda insanları doğru değerlendirme, farklı görüşleri dinleme, eleştiriyi kabul etme ve gerektiğinde mesafe koyabilme kapasitesidir.


SİYASETÇİNİN ÇEVRESİ, SİYASETÇİNİN AYNASIDIR

Bir liderin çevresine baktığınızda yalnızca çevresindeki insanları görmezsiniz.

Aynı zamanda o liderin neyi ödüllendirdiğini de görürsünüz.

Liyakati mi?

Sadakati mi?

Fikri mi?

Yakınlığı mı?

Cesareti mi?

Alkışı mı?

İtirazı mı?

Bu nedenle çevre meselesi basit bir kadro meselesi değildir.

Bir siyasi kültür meselesidir.

Eğer bir yapı, doğruyu söyleyen insanlardan çok doğru zamanda doğru kişiye yakın duranları ödüllendirirse, zaman içinde siyasal davranış da buna göre şekillenir.

İnsanlar fikirleriyle değil, ilişkileriyle yükselmeye başlar.

İşte o zaman siyasi yapı kendi içinde başka bir sorun üretir:

Konjonktür siyaseti.


KONJONKTÜR ARKADAŞLIĞI NEDİR?

Konjonktür arkadaşlığı, bir insanın sizinle aynı değerleri paylaştığı için değil, mevcut siyasi dengeler bunu gerektirdiği için yanınızda bulunmasıdır.

Bugün sizinle.

Yarın başka biriyle.

Bugün sizi savunuyor.

Yarın başka bir siyasi merkezde aynı kararlılıkla başka bir ismi savunuyor.

Burada insanları geçmişteki bütün değişimleri nedeniyle suçlamak doğru olmaz.

Siyasette fikir değiştirmek mümkündür.

Hatta bazen gereklidir.

Fakat fikir değiştirmek ile siyasi pozisyonu sürekli gücün yönüne göre değiştirmek aynı şey değildir.

Bu ayrım ancak zaman içinde anlaşılır.

Bu yüzden siyasette insanları yalnızca söyledikleriyle değil, zaman içindeki tutarlılıklarıyla değerlendirmek gerekir.


SİYASET YALNIZCA İÇERİDEKİLERİN MESELESİ DEĞİL

Bütün bu tartışmaların bir başka boyutu daha var.

Siyasetçilerin kendi aralarındaki mücadeleleri toplumun tamamının gündemi değildir.

Vatandaşın gündemi çok daha somuttur.

Geçimdir.

İştir.

Eğitimdir.

Sağlıktır.

Barınmadır.

Gelecek kaygısıdır.

Çocuklarının hayatıdır.

Emeklinin geçimidir.

Esnafın borcudur.

Gençlerin işsizliğidir.

Bu nedenle siyasi hareketler kendi iç tartışmalarını büyütürken toplumun geri kalanının gerçek hayatını gözden kaçırmamalıdır.

Siyasetin nihai muhatabı siyasetçi değil, yurttaştır.

Parti içindeki bütün mücadelelerin anlamı da ancak yurttaşın hayatına dokunduğu ölçüde vardır.


SONUÇ: KİME GÜVENECEĞİNİ BİLMEK

Siyasette herkesi kazanmak mümkün olabilir.

Ama herkese aynı ölçüde güvenmek mümkün değildir.

İnsanlarla barışmak mümkündür.

Ama bütün siyasi sorumlulukları aynı insanlarla paylaşmak zorunlu değildir.

Yeni insanları kazanmak mümkündür.

Ama eski emeği değersizleştirmek gerekmez.

Geçmişi affetmek mümkündür.

Ama geçmişten ders çıkarmamak büyük bir hataya dönüşebilir.

Ve liderlik, tam da bu ayrımları yapabilme yeteneğidir.

Kılıçdaroğlu'nun önündeki mesele yalnızca geçmişte kimlerin ne yaptığı değildir.

Asıl mesele, geçmişin gelecekteki siyasi tercihlere ne kadar ışık tutacağıdır.

Çünkü siyaset insanlarla yapılır.

Ama siyasi güven, insanları tanımak kadar onların hangi koşullarda nasıl davrandığını hatırlamayı da gerektirir.

Bugün yanınızda duran herkes yol arkadaşınız olmayabilir.

Bugün uzakta duran herkes de düşmanınız değildir.

Bazıları gerçekten sizinle aynı yolu yürür.

Bazıları yolun nereye gittiğine bakarak yanınıza gelir.

Bazıları ise yolun sonundaki makama bakar.

İşte siyasi liderliğin en zor tarafı, bu üçü arasındaki farkı görebilmektir.

Çünkü sonunda mesele şuna gelir:

Kılıçdaroğlu'nun en zor sınavı, kimin yanında olduğu değil; yanında olanların neden yanında olduğunu doğru okuyabilmesidir.

Ve siyasetin değişmeyen sorusu da şudur:

KİM YOLDAŞ, KİM KONJONKTÜR ARKADAŞI?

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

7 dk