İZVERİ

Köşe yazısı

MEDUSA’NIN AYNASI: “TÜRBANLI BACIM”DAN TÜRBANLI SİYASETE

“Türbanlı bacım”dan “imtihan” söylemine… İnanç ne zaman siyasetin zırhına dönüştü? Medusa’nın aynasında din, iktidar, ahlak ve hesap verme.

Yayınlandı: 29 Eylül 2026 11:21

Güncellendi: 6 Ekim 2026 18:15

Paylaş

MEDUSA’NIN AYNASI: “TÜRBANLI BACIM”DAN TÜRBANLI SİYASETE

Mitolojide Medusa’nın yüzüne doğrudan bakan taş kesilirdi.

Perseus onu yenebilmek için yüzüne değil, kalkanındaki yansımasına baktı. Çünkü bazen gerçeği görebilmek için size gösterilene değil, gösterilenin arkasında neyin saklandığına bakmanız gerekir.

Türkiye siyaseti de yıllarca kendi Medusa’sını yarattı.

Ne zaman iktidarın icraatını sorgulasak önümüze başka bir görüntü konuldu:

Din.

Başörtüsü.

Mağduriyet.

Dava.

Kutsal değerler…

Ve elbette o meşhur siyasi hitap:

“Benim türbanlı bacım…”

Başörtülü kadınların geçmişte uğradıkları ayrımcılık gerçekti. Bununla yüzleşmek demokratik bir zorunluluktu.

Ama bir hak mücadelesinin zamanla iktidarın siyasal sermayesine dönüştürülmesi bambaşka bir meseledir.

Çünkü bir kadının başörtüsü onun inancı, tercihi ve özgürlüğüdür.

Siyasetçinin zırhı değildir.

İşte kırılma tam burada başladı.

Dün “başörtülü kadın kamuda görev yapabilsin” diye yürütülen hak tartışması, zaman içinde bazı siyasetçilerin eleştiriden korunmak için kullandığı kimlik siyasetine dönüştü.

Siyasetçiyi eleştiriyorsun: “İnancımıza saldırıyorlar.”

İhaleyi soruyorsun: “Davamızı hedef alıyorlar.”

Servet artışını soruyorsun: “Başörtülü kadınlardan rahatsızsınız.”

Yolsuzluk iddiasını soruyorsun: “Dindarlara tahammül edemiyorlar.”

Hayır!

Kimsenin başındaki örtünün hesabını sormuyoruz.

Milletin parasının hesabını soruyoruz.

Ve tam burada din istismarının en tehlikeli biçimi ortaya çıkıyor:

Kutsalı, dünyevi iktidarın dokunulmazlık zırhına çevirmek.

Oysa İslam’ın en ağır kavramlarından biri “kul hakkı” değil midir?

Öyleyse milyonlarca insanın alın terinin söz konusu olduğu yerde neden kimlik konuşuyoruz da hesabı konuşmuyoruz?

Başörtüsü yolsuzluğu helal yapmaz.

Hacca gitmek kamu parasının hesabını ortadan kaldırmaz.

Dindar görünmek siyasi ahlakın yerine geçmez.

Kur’an’dan ayet okumak mal varlığı beyanı değildir.

Ve hiçbir kutsal sembol, siyasetçiye “Bana dokunamazsınız” ayrıcalığı vermez.

Çünkü ahlakın başı açık ya da kapalı olmaz.

Ahlak ya vardır ya yoktur.

Sokrates’in yüzyıllar önce sorduğu temel soru hâlâ önümüzde duruyor: İyi olan, güçlü olan söylediği için mi iyidir; yoksa güçten bağımsız olarak gerçekten iyi olduğu için mi?

Türkiye’nin bugün sorması gereken soru da budur.

Bir davranış “bizimkiler” yaptığı için mi meşrudur?

Yoksa yapan kim olursa olsun aynı ahlak terazisine mi konulacaktır?

İşte gerçek arınma burada başlar.

Başörtüsünden değil.

Dinden değil.

İnançtan hiç değil.

Kutsalı kendi günahlarına perde yapan siyasetten arınmaktan.

Başörtülü kadın özgürleşsin.

İnanan insan inancını özgürce yaşasın.

Ama siyasetçi de o inancın arkasına saklanıp hesap vermekten kaçamasın.

Çünkü dün mağduriyetin sembolü olan başörtüsünü bugün iktidarın kalkanına çevirmek, başörtülü kadına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Onu yurttaş olmaktan çıkarıp siyasi propaganda dekoruna indirgemektir.

Perseus’un aynasına bugün yeniden ihtiyacımız var.

Bize gösterilen kutsal görüntüye değil, arkasındaki iktidar ilişkisine bakmak için.

Çünkü siyasette asıl ahlaki çürüme yalnızca günah işlemek değildir.

Asıl çürüme, günaha kutsallık zırhı giydirip millete “Bu da bizim imtihanımız” diye anlatmaya başlamaktır.

Hakan URUN

29 Eylül 2026

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

3 dk