Millete Efendilik Yoktur, Hizmet Vardır: Siyaset Ne Zaman Makam Sevdasına Dönüştü?
Mustafa Kemal Atatürk’ün siyaset anlayışını anlamak için uzun uzun nutuklara, birbirinden kopuk cümlelere ya da bugünlere uyarlanmaya çalışılan siyasi sloganlara ihtiyacımız yok.
Bazen tek bir cümle yeter:
“Millete efendilik yoktur, hizmet vardır.”
Bu cümle, aslında siyasetin kime ait olduğunu da tarif eder.
Siyasetçinin değil, milletin.
Makamın değil, hizmetin.
Kişisel çıkarın değil, kamu yararının.
Bugün siyasete baktığımızda ise bu anlayışla aramızdaki mesafenin giderek açıldığını görüyoruz.
Siyaset, millete hizmet etmenin aracı olmaktan çıkıp makamı elde tutmanın ve gücü kaybetmemenin aracına dönüştüğünde, ortaya yalnızca kötü yönetim çıkmıyor.
Daha tehlikeli bir şey ortaya çıkıyor:
Yanlışların normalleştirildiği bir siyasi düzen.
---
Bir siyasetçinin yanlış yapması yeni bir şey değildir.
İnsan hata yapar.
Siyasetçi de hata yapar.
Asıl mesele, hatanın ardından ne yapıldığıdır.
Yanlış kabul ediliyor mu?
Hesap veriliyor mu?
Eleştiri dinleniyor mu?
Yoksa yanlış yapanı korumak için yeni bir savunma mekanizması mı kuruluyor?
Bugün siyasette beni en fazla düşündüren meselelerden biri tam da budur.
Çünkü artık zaman zaman yanlışın kendisini tartışmıyoruz.
Yanlışı kimin yaptığına bakıyoruz.
Bizden biriyse başka değerlendiriyoruz.
Karşı taraftansa başka…
Aynı fiil, kişiye göre farklı anlam kazanıyorsa orada siyasi ahlaktan söz etmek giderek zorlaşıyor.
Dün hırsıza hırsız diyorduk.
Bugün hırsızın kim olduğuna bakıyoruz.
Dün arsıza arsız diyorduk.
Bugün arsızlığı savunmak için gerekçe arıyoruz.
Dün yolsuzluğa karşı çıkıyorduk.
Bugün “ama bizim taraftan” diyerek meseleyi başka yere çekebiliyoruz.
İşte yozlaşma tam burada başlıyor.
Yanlışın yanlış olmaktan çıkmasıyla değil, yanlışı yapan kişinin kim olduğuna göre hüküm verilmesiyle.
---
Atatürk’ün siyaset anlayışında bunun tam karşısında duran bir yaklaşım var.
Siyasetin görevi millete hoş gelecek sözler söylemek değil, milleti yükseltecek hakikati söylemektir.
Bu nedenle Atatürk’ün,
“Partimizin sözleri herkesin hoşuna gidecek sözler değil, fakat milleti yükseltecek hakikatler olacaktır.”
sözü bugün ayrıca önem taşıyor.
Çünkü siyasetin en büyük zaaflarından biri, hakikati söylemek yerine alkışlanacak olanı söylemeye başlamasıdır.
İnsanların duymak istediğini söylemek kolaydır.
Zor olan, kendi kitlenizin hoşuna gitmeyecek bir gerçeği söyleyebilmektir.
Daha da zoru, o gerçeği kendi çıkarınıza rağmen savunabilmektir.
Siyaset ahlakı tam da burada ölçülür.
---
Bugün “liyakat” kelimesini çok kullanıyoruz.
Fakat liyakat yalnızca bir göreve doğru insanı getirmek değildir.
Liyakat aynı zamanda yanlış yapan kişiye, makamı ne olursa olsun “yanlış yapıyorsun” diyebilmektir.
Çünkü bir insanın diploması, tecrübesi veya makamı onu eleştiriden muaf hâle getirmez.
Tam tersine…
Makam büyüdükçe sorumluluk büyür.
Sorumluluk büyüdükçe hesap verme zorunluluğu da büyür.
Fakat bugün zaman zaman bunun tam tersine şahit oluyoruz.
Makam yükseldikçe eleştirilemezlik artıyor.
Yetki arttıkça hesap verme isteği azalıyor.
Çevresindeki insanlar çoğaldıkça gerçekleri söyleyenlerin sayısı azalıyor.
Sonunda siyasetçi kendisini çevreleyen alkışların içinde gerçek dünyayı duyamaz hâle geliyor.
Bunun adı güç değildir.
Gücün denetimsizleşmesidir.
---
Bir başka sorun da sadakatin liyakatin önüne geçmesi.
Bir insanın başarılı olup olmadığına değil, ne kadar sadık olduğuna bakıyorsanız orada artık kurum değil, çevre oluşturuyorsunuz demektir.
Çünkü sadakat kişiye yönelir.
Liyakat göreve.
Sadakat değişebilir.
Liyakat ölçülür.
Sadakat “senin yanında mıyım?” diye sorar.
Liyakat ise “bu işi hakkıyla yapabiliyor muyum?” diye sorar.
Devlet yönetiminde, belediyede, partide, herhangi bir kamu görevinde ikinci sorunun yerine birincisini koyarsanız, bir süre sonra kurumun niteliği değil, kişinin çevresi önem kazanmaya başlar.
Ve işte o zaman adamcılık, liyakatin yerini alır.
---
Siyasetin yozlaşmasının bir başka göstergesi de eleştiriye tahammülsüzlüktür.
Eleştiriyi düşmanlık kabul eden bir siyasi anlayış, bir süre sonra kendi hatalarını göremez.
Çünkü çevresinde sadece kendisini onaylayan insanlar bırakır.
Her söylediğine “doğru” diyenlerle çevrili bir siyasetçinin, bir süre sonra gerçekten ne kadar doğru yaptığını ölçmesi mümkün değildir.
Bu nedenle eleştiri siyasetin düşmanı değil, sigortasıdır.
Bunu anlamayan siyasetçi, kendisini koruduğunu zannederken aslında kendi siyasi körlüğünü büyütür.
---
Peki bütün bunların sorumlusu sadece siyasetçiler mi?
Hayır.
Seçmenin de sorumluluğu var.
Çünkü siyasetçi gökten inmiyor.
Onu biz seçiyoruz.
Onu biz destekliyoruz.
Onu biz alkışlıyoruz.
Hatta bazen yanlış yaptığını bile bile savunuyoruz.
Kendi tarafımızdaki yanlışın üzerini örter, karşı tarafın aynı yanlışını büyütürsek siyasetten temiz bir düzen beklemek biraz da kendimizi kandırmak olur.
Bir siyasetçiyi desteklemek başka şeydir.
Onun yaptığı her şeyi doğru kabul etmek başka.
Bir partiye gönül vermek başka şeydir.
O partinin yanlışlarını görmezden gelmek başka.
Bir lidere güvenmek başka şeydir.
Aklımızı ve vicdanımızı bir kişiye teslim etmek başka.
Siyasetin en tehlikeli noktası da burada başlar.
İnsanlar artık doğruyu savunmak yerine, savunduğu kişinin doğruluğunu savunmaya başladığında…
Siyaset fikir olmaktan çıkar.
Aidiyete dönüşür.
Aidiyetin olduğu yerde ise sorgulama giderek azalır.
---
Atatürk’ün siyaset anlayışında milletin üzerinde bir siyasetçi yoktur.
Millet adına yetki kullanan siyasetçi vardır.
Bu ayrım küçümsenecek bir ayrım değildir.
Çünkü makamın sahibi olduğuna inanan siyasetçi, zamanla milleti kendisine karşı sorumlu görmeye başlar.
Oysa gerçek bunun tam tersidir.
Millet, siyasetçiye hesap vermek zorunda değildir.
Siyasetçi millete hesap vermek zorundadır.
Millet siyasetçinin makamını korumak için var değildir.
Siyasetçi, milletin hakkını korumak için vardır.
Bu kadar basit.
Ama nedense en çok unutulan da bu.
---
Bugün Türkiye’nin ihtiyacı daha fazla siyasi slogan değil.
Daha fazla siyasi ahlak.
Daha fazla makam değil.
Daha fazla sorumluluk.
Daha fazla sadakat değil.
Daha fazla liyakat.
Daha fazla alkış değil.
Daha fazla eleştiri.
Ve en önemlisi, herkes için aynı ölçüyü uygulayabilen bir siyasi vicdan.
Çünkü hırsıza, arsıza, yolsuza, yalancıya karşı çıkmak; bunu sadece rakibiniz için yaptığınızda hiçbir anlam taşımaz.
Asıl mesele, aynı yanlışı kendi tarafınız yaptığında da ayağa kalkabilmektir.
Siyasetin temizlenmesi de buradan başlar.
Kişiler değiştiği için değil…
Ölçümüz değişmediği için.
---
Mustafa Kemal Atatürk’ün “Millete efendilik yoktur, hizmet vardır.” sözü bugün hâlâ önümüzde duruyor.
Bence mesele bu sözü tekrar etmek değil.
Asıl mesele, bu sözün gereğini yapıp yapmadığımızı kendimize sormak.
Çünkü siyasetçinin önünde iki yol vardır:
Ya makamı hizmet için kullanırsınız…
Ya da hizmet makamını kendiniz için kullanmaya başlarsınız.
İkincisi başladığında, makam büyüse bile siyaset küçülür.
Ve sonunda geriye sadece koltuk kalır.
Oysa Cumhuriyet’in siyaset anlayışında koltuk değil, milletin emaneti vardır.
Bu nedenle bugün sormamız gereken soru çok basit:
Siyasetçi millete hizmet etmek için mi var, yoksa millet siyasetçiye hizmet etmek zorunda mı?
Cevabı verdiğimiz gün, siyasetin nereye savrulduğunu da anlamış olacağız.
Çünkü mesele sadece kimin iktidarda olduğu değildir.
Mesele, iktidarın nasıl kullanıldığıdır.
Ve belki de daha önemlisi:
Yanlış yapan kim olursa olsun, ona yanlış diyebilecek kadar siyaseten özgür ve ahlaken cesur olup olmadığımızdır.
Benim için siyasetin temel ölçüsü budur.
Doğruya doğru.
Yanlışa yanlış.
Kim yaparsa yapsın.





