İZVERİ

Köşe yazısı

NENE HATUN’DAN MİLYARLIK BORSA SORULARINA

63 milyon lira nasıl 1,3 milyar liraya dönüştü?

Yayınlandı: 27 Eylül 2026 19:53

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:28

Paylaş

NENE HATUN’DAN MİLYARLIK BORSA SORULARINA

Filistin için adalet isteyen Türkiye, kendi yurttaşının hakkını da aynı kararlılıkla savunmalı

Yıllar önce bir derginin kapağında Fatma Betül Sayan Kaya için büyük harflerle şu ifade kullanılmıştı:

“21. YÜZYILDA BİR NENE HATUN”

O günlerde anlatılan hikâye; fedakârlık, başarı ve siyasal yükseliş hikâyesiydi.

Bugün ise aynı isim, kamuoyuna yansıyan yüksek tutarlı borsa işlemleri iddiaları, sermaye piyasası soruşturması ve malvarlığına yönelik tedbir talebiyle gündemde.

Aradaki fark yalnızca bir dergi kapağıyla bugünün manşeti arasındaki fark değildir.

Asıl mesele şudur:

Siyasette kahramanlık anlatısı mı geçerli olacak, yoksa hesap verebilirlik mi?

Çünkü makamların üzerinde bir şey vardır:

Hukuk.


63 milyon lira nasıl 1,3 milyar liraya dönüştü?

Kamuoyuna yansıyan iddialara göre Fatma Betül Sayan Kaya'nın 8 Nisan'da yaklaşık 63,36 milyon TL karşılığında 250 bin adet Özata Denizcilik hissesi aldığı ve daha sonra bu hisseleri yaklaşık 4.482 TL seviyesinden sattığı öne sürüldü.

Eşi İlyas Kaya açısından da yaklaşık 99,7 milyon TL yatırım ve 826 milyon TL çekim iddiası gündeme geldi.

Böylece çiftin yaklaşık 163 milyon TL yatırımla 2,17 milyar TL civarında para çektiği ileri sürülüyor. Bunlar henüz kesinleşmiş yargı tespitleri değil, kamuoyuna yansıyan iddialardır.

İşte tam burada gazeteciliğin ve kamu denetiminin sorması gereken soru ortaya çıkıyor:

Bu para nereden geldi?

İşlemler hangi şartlarda yapıldı?

Bilgiye erişim bakımından herhangi bir ayrıcalık var mıydı?

Para hareketlerinin tamamı kayıt altında mı?

Kazanç nasıl oluştu?

Bu soruların sorulması bir siyasi linç değildir.

Tam tersine, hukukun çalışmasını istemektir.


SPK dosyası ile siyasi iddiaları birbirine karıştırmayalım

Burada çok önemli bir hukuki ayrıntı var.

SPK, 25 Eylül 2026 tarihli kararında OZATD pay piyasasındaki işlemler nedeniyle 11 kişi hakkında suç duyurusunda bulunulmasına ve bazı kişi ve kurumlara işlem yasağı uygulanmasına karar verdi.

Ancak yayımlanan SPK kararındaki suç duyurusu listesinde Fatma Betül Sayan Kaya ve İlyas Kaya'nın isimleri yer almıyor.

Dolayısıyla hukuk açısından yapılması gereken bellidir:

İddia başka şeydir, soruşturma başka şeydir, kesinleşmiş mahkûmiyet başka şeydir.

Kimse mahkeme kararı olmadan suçlu ilan edilmemelidir.

Ama bunun tersi de doğrudur:

Siyasi makamda bulunmuş bir kişinin hakkında ciddi iddialar ortaya çıktığında, “Bırakın konuşulmasın” denilemez.

Toplumun sorusu varsa cevap da olmalıdır.


Ve görevden ayrılma geldi

Fatma Betül Sayan Kaya, 26 Eylül'de AK Parti'deki görevlerinden affını istediğini açıkladı. Açıklamasında iddiaların tüm yönleriyle araştırılması ve sürecin sağlıklı ilerlemesi amacıyla siyasi sorumluluk aldığını belirtti.

Bu karar bir suçluluk ilanı değildir.

Fakat siyasi sorumluluk açısından önemli bir adımdır.

Çünkü kamu görevi sadece makam sahibi olmak değildir.

Kamu görevi, gerektiğinde kamuoyuna hesap verebilmektir.


Şimdi daha ağır bir soru var

27 Eylül'de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Kaya çifti ve çocuklarını da kapsayacak şekilde malvarlığı üzerinde kısıtlama talebinde bulunduğu haberleştirildi.

Aktarılan haberlere göre satış ve devir işlemlerinin sınırlandırılması, menkul kıymetlerin dondurulması ve tapu, gemi ve uçak kayıtlarının tespit edilmesi talep edildi. Ancak bunun bir savcılık talebi olduğu; kesinleşmiş mahkeme kararı anlamına gelmediği özellikle belirtilmeli.

İşte bundan sonrası hukukundur.

Ve hukuk hiçbir makamı tanımamalıdır.


FİLİSTİN İÇİN ADALET İSTEYEN TÜRKİYE, KENDİ VATANDAŞI İÇİN DE ADALET İSTEMELİDİR

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 22 Eylül'de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda Filistin ve Gazze konusunda konuşurken:

“Haksızlık karşısında susmayız, zulme asla rıza göstermeyiz.”

dedi.

Bu sözün gerçek anlamı, yalnızca uluslararası kürsülerde değil, ülkenin kendi hukuk düzeninde de ölçülür.

Filistinli bir çocuğun hakkını savunmak nasıl adalet meselesiyse;

Türkiye'de parasını kaybettiğini söyleyen vatandaşın hakkı da adalet meselesidir.

Bir vatandaş yıllarca biriktirdiği parasını sermaye piyasasına yatırmış ve mağdur olduğunu söylüyorsa, devletin görevi yalnızca soruşturma açmak değildir.

Mağduriyetin kaynağını bulmak ve hukukun izin verdiği ölçüde zararın giderilmesi için gerekeni yapmak da devletin sorumluluğudur.

Nitekim sermaye piyasası soruşturmaları konusunda Adalet Bakanı Akın Gürlek de vatandaşların haklarının korunması ve mağduriyetlerin kanuni şartlar çerçevesinde giderilmesinin öncelikler arasında olduğunu açıkladı.


Sayın Erdoğan'ın önünde çok açık bir sınav var

Filistin için Birleşmiş Milletler kürsüsünde “haksızlık karşısında susmayız” diyen bir Cumhurbaşkanı açısından Türkiye'deki vatandaşın adalet talebi de aynı ciddiyetle ele alınmalıdır.

Kim mağdur olduysa:

Mağduriyeti giderilsin.

Kim suç işlediyse:

Makamına bakılmadan hesap versin.

Kim suçsuzsa:

Hukuk önünde aklansın.

Ve soruşturma:

Parti kimliğine, makamına, yakınlığına veya siyasi gücüne göre değil, delile göre yürüsün.

İşte devlet ciddiyeti budur.


Çünkü “bizden” olana başka, “ötekine” başka hukuk olmaz

Türkiye'nin yıllardır aşamadığı en büyük sorunlardan biri budur.

Bizim tarafımızdan biri hakkında iddia çıkınca:

“Daha soruşturma bitmedi.”

Karşı taraftan biri hakkında iddia çıkınca:

“Hesabını versin!”

Hayır.

Tek ölçü olmalı:

Aynı hukuk.

Aynı delil standardı.

Aynı hesap verme zorunluluğu.

Fatma Betül Sayan Kaya açısından da mesele budur.

Ne peşin suçluluk…

Ne siyasi dokunulmazlık…

Belge ne diyorsa o.

Delil ne diyorsa o.

Mahkeme ne diyorsa o.

Eğer ortada suç yoksa, hukuk önünde aklanmalıdır.

Eğer suç tespit edilirse, makamına ve siyasi geçmişine bakılmaksızın adalet önünde hesabını vermelidir.


NENE HATUN KAPAĞINDAN HUKUKUN KAPISINA

Dün bir dergi kapağı bir siyasetçiyi “21. yüzyılın Nene Hatun'u” ilan ediyordu.

Bugün aynı isim hakkında milyarlarca liralık borsa işlemleri iddiaları konuşuluyor.

Yarın ne olacağını ise manşetler değil, belgeler ve hukuk belirlemelidir.

Çünkü devlet yönetiminde en tehlikeli cümle şudur:

“Bizimkine dokunulmaz.”

Hayır.

Demokraside dokunulmaz olan kişi değil, hukukun kendisidir.

Filistin için adalet isteyen Türkiye'nin kendi yurttaşı için de adaleti eksiksiz işletmesi gerekir.

Mağdurun parasını koru.

İddiaları sonuna kadar araştır.

Suç varsa hesabını sor.

Suç yoksa akla.

Kim olursa olsun hukukun önüne çıkar.

Çünkü adaletin pasaportu yoktur.

Gazze'de adalet istiyorsak Ankara'da da adalet isteyeceğiz.

Dışarıda güçlüye karşı hukuku savunuyorsak içeride güçlü olana karşı da hukuku savunacağız.

Ve siyasetin gerçek sınavı tam da burada başlıyor:

MAKAM BİTER, DOSYA KALIR.

SİYASET DEĞİŞİR, HUKUK KALIR.

GERİYE SADECE HESAP VERMEK KALIR.

daha enteektüel polemikçi hesap soran akademik

NENE HATUN’DAN MİLYARLIK SORULARA

Filistin için BM kürsüsünde adalet isteyen devlet, kendi yurttaşının parasını da adalet terazisinde korumak zorunda

Bir zamanlar bir dergi kapağı vardı.

Üzerinde Fatma Betül Sayan Kaya'nın fotoğrafı ve büyük harflerle şu başlık:

“21. YÜZYILDA BİR NENE HATUN”

Bu başlık, bir siyasetçiyi yalnızca tanımlamıyor; ona bir siyasal kimlik, ahlaki anlam ve kahramanlık anlatısı yüklüyordu.

Bugün ise aynı isim, Türkiye'nin en tartışmalı sermaye piyasası soruşturmalarından birinin gölgesinde tartışılıyor.

İşte siyaset tam burada sınanır.

Çünkü kahramanlık anlatıları siyasetin propagandasına, hukuk ise devletin hafızasına aittir.

Bir siyasetçiyi dün öven manşetlerin bugün onu koruma görevi yoktur.

Bir siyasetçiyi bugün suçlayan manşetlerin de onu mahkûm etme yetkisi yoktur.

Son sözü belge, delil ve bağımsız yargı söylemelidir.


MESELE SADECE PARA DEĞİL, KAMUSAL GÜVENDİR

Kamuoyuna yansıyan iddialara göre Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi İlyas Kaya'nın Özata Denizcilik hisseleri üzerinden gerçekleştirdiği ileri sürülen işlemlerde yaklaşık 163 milyon liralık yatırım karşılığında 2,17 milyar liralık para çekildiği iddia ediliyor.

Bu rakamların kendisi kadar önemli olan başka bir şey var:

İşlemlerin zamanlaması.

Çünkü kamuoyu açısından asıl soru, yalnızca “Ne kadar kazanıldı?” değildir.

Asıl sorular şunlardır:

Bu sermayenin kaynağı neydi?

Alım kararı hangi bilgiye dayanıyordu?

Satış kararı neden o tarihte gerçekleşti?

İşlemlerin fon soruşturmasıyla bağlantısı var mıydı?

Kamu görevi bulunan kişilerin sermaye piyasalarındaki işlemleri bakımından hangi etik ve hukuki kurallar uygulanıyor?

Para hareketlerinin tamamı MASAK ve diğer yetkili kurumlar tarafından incelendi mi?

Bunlar siyasi slogan değil, hukuk devletinin sorularıdır.

Üstelik bu sorular yalnızca Fatma Betül Sayan Kaya için değil, aynı durumda bulunan herkes için sorulmalıdır.


SPK'NIN DOSYASI İLE SOSYAL MEDYANIN HÜKMÜNÜ KARIŞTIRMAYALIM

Burada ciddi bir ayrım yapmak zorundayız.

SPK'nın OZATD işlemleriyle ilgili kararında bazı kişi ve kurumlar hakkında işlem yasağı ve suç duyurusu süreçleri yer aldı. Kaya çiftinin isimleri ise yayımlanan söz konusu listede bulunmuyor.

Bu nedenle “Kaya çifti kesin suç işlemiştir” demek bugün için hukuki bir hüküm değildir.

Fakat aynı şekilde:

“Hakkında soruşturma tartışması var ama siyasetçidir, mesele kapanmıştır” demek de hukuk devletiyle bağdaşmaz.

İki uç da yanlıştır.

Bir tarafta peşin mahkûmiyet,

diğer tarafta peşin dokunulmazlık.

Oysa hukuk devletinin yolu ikisinin arasından geçer:

İddia araştırılır.

Delil toplanır.

Para trafiği incelenir.

Sorumluluk varsa ortaya konur.

Yoksa kişi aklanır.


GÖREVDEN AYRILMA SORULARI ORTADAN KALDIRMAZ

Fatma Betül Sayan Kaya, 26 Eylül'de AK Parti'deki görevlerinden affını istedi.

Bu kararın gerekçesi olarak, hakkındaki iddiaların hiçbir tereddüde yer bırakmayacak biçimde açıklığa kavuşturulması ve sürecin sağlıklı yürütülmesine katkı sağlama amacı gösterildi.

Bu siyasi sorumluluk bakımından önemli olabilir.

Fakat istifa soruşturmanın yerine geçmez.

Çünkü istifa siyasi bir tasarruftur.

Hukuki sorumluluğu ise mahkeme belirler.

İşte Türkiye'nin ihtiyacı olan siyaset kültürü tam burada başlıyor.

Görevden ayrılmak:

“Artık hesap sorulamaz” demek değildir.

Görevden ayrılmak:

“Artık mesele kapanmıştır” anlamına hiç gelmez.

Tam tersine, kamuoyunun önündeki soruların daha şeffaf biçimde cevaplanması gerekir.


MALVARLIĞI TEDBİRİ İDDİASI DA AYNI HUKUKİ ÖLÇÜYLE OKUNMALI

27 Eylül'de İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından Kaya, eşi İlyas Kaya ve çocuklarının malvarlıklarına ilişkin kısıtlama/tedbir talebinde bulunulduğu haberleştirildi.

Bunun anlamı şudur:

Soruşturma derinleşmiştir.

Ama bunun anlamı:

“Suç kesinleşmiştir” değildir.

Bu ayrımı yapmadan konuşmak kolaydır.

Fakat hukukçu ciddiyeti, tam da burada ortaya çıkar.

Tedbir bir koruma mekanizmasıdır.

Mahkûmiyet ise yargısal sonuçtur.

Aradaki mesafeyi siyasetçiler de gazeteciler de yurttaşlar da korumalıdır.


ŞİMDİ MESELEYİ DAHA BÜYÜK BİR YERDEN SORALIM

Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, 22 Eylül 2026'da Birleşmiş Milletler Genel Kurulu'nda yaptığı konuşmada:

“Haksızlık karşısında susmayız, zulme asla rıza göstermeyiz.”

dedi.

Bu söz, yalnızca dış politika açısından değil, devlet anlayışı açısından da ağır bir sözdür.

Çünkü adalet evrensel bir ilkedir.

Gazze'deki Filistinlinin hakkını savunurken adaletten söz edip Ankara'daki vatandaşın hakkını ikinci plana atamazsınız.

Adaletin milliyeti yoktur.

Adaletin partisi yoktur.

Adaletin makamı yoktur.

Adalet, güçlüye göre eğilip bükülüyorsa artık adalet olmaktan çıkar; siyasi ayrıcalığın başka bir adı olur.


FİLİSTİN İÇİN ADALET ÇAĞRISI, TÜRKİYE'DE DE AYNI İLKEYİ GEREKTİRİR

Bugün sermaye piyasası soruşturmasında mağdur olduğunu belirten vatandaşların en temel sorusu çok açık:

“Param nerede?”

Adalet Bakanlığı da soruşturmanın öncelikleri arasında vatandaşların birikimlerinin korunmasını ve mağduriyetlerin kanuni çerçevede giderilmesini gösteriyor. Bakan Akın Gürlek, “hiç kimsenin hukukun üstünde olmadığını” ve sorumluluğu bulunanların hesap vereceğini açıkladı.

İşte devlet ciddiyeti burada ölçülür.

Vatandaşın yıllarca biriktirdiği para söz konusu olduğunda devlet:

“Soruşturma yapıyoruz” demekle yetinmemeli.

Elindeki bütün hukuki ve mali araçları kullanarak:

Para nereden geldi?

Nereye gitti?

Kim aldı?

Kim aktardı?

Kim yönetti?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

sorularının cevaplarını ortaya çıkarmalıdır.

Ve hukuken mümkün olan ölçüde mağdurun hakkını geri almak için mücadele etmelidir.


SAYIN CUMHURBAŞKANI'NA DÜŞEN NEDİR?

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın bu süreci yakından takip ettiği Adalet Bakanı tarafından açıklandı.

Öyleyse burada mesele bir siyasi partinin iç meselesi olmaktan çıkar.

Devlet meselesine dönüşür.

Beklenti de açıktır:

Mağdur vatandaşın hakkı korunmalıdır.

Para trafiğinin tamamı ortaya çıkarılmalıdır.

Kim olursa olsun sorumluluğu bulunanların hukuk önünde hesap vermesi sağlanmalıdır.

Suçsuz olanın da hukuk önünde aklanmasına imkân verilmelidir.

Ve en önemlisi:

Parti kimliği, makam, servet veya siyasi yakınlık soruşturmanın ölçüsü olmamalıdır.

Çünkü hukuk devletinin en önemli testi, güçsüzü cezalandırması değil; güçlü karşısında da aynı ölçüyü korumasıdır.


ASLINDA SORUN FATMA BETÜL SAYAN KAYA'DAN DAHA BÜYÜK

Burada bir kişiyi tartışmaktan daha büyük bir mesele var:

Türkiye'de siyasal güç ile ekonomik güç arasındaki ilişki.

Bir ülkede siyasetçinin serveti konuşuluyorsa mesele sadece o siyasetçi değildir.

O ülkede:

Siyasetçinin mali şeffaflığı yeterli mi?

Kamu görevindeki kişilerin sermaye piyasası işlemleri hangi etik standartlara tabi?

İçeriden bilgiye erişim ihtimali nasıl denetleniyor?

Malvarlığı bildirimleri gerçekten etkili bir denetim mekanizması mı?

Siyasi sorumluluk ile hukuki sorumluluk arasındaki sınır nerede?

Kamu görevi ile özel ekonomik çıkar çatışması nasıl önleniyor?

sorularını da sormak gerekir.

Bunlar bir kişinin değil, kurumların meselesidir.


ÇÜNKÜ DEVLETİN İTİBARI, KİMİ KORUDUĞUYLA DEĞİL, KİMSEYİ KORUMADIĞIYLA ÖLÇÜLÜR

Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir kahramanlık hikâyesi değildir.

Bir gün “Nene Hatun” diye göklere çıkarılan bir siyasetçi, başka bir gün sosyal medyada suçlu ilan edilebilir.

Bu iki yaklaşım da aynı ölçüde yüzeyseldir.

Siyasetçi ne kutsallaştırılmalıdır ne şeytanlaştırılmalıdır.

Siyasetçi denetlenmelidir.

Serveti incelenmelidir.

İşlemleri denetlenmelidir.

Kamu görevindeki davranışları şeffaf olmalıdır.

Ve gerektiğinde hesap vermelidir.


SON SÖZ

Filistin için Birleşmiş Milletler kürsüsünden adalet isteyen bir Türkiye'nin, kendi vatandaşının adalet talebine de aynı ciddiyetle yaklaşması gerekir.

Gazze'deki mazlum için:

“Haksızlık karşısında susmayız” diyorsak;

Türkiye'deki mağdur vatandaş için de aynı cümleyi kurabilmeliyiz.

Sermaye piyasasında vatandaşın birikimi kayboluyorsa:

Hesap sorulmalı.

Devlet görevlisi hakkında ciddi iddialar ortaya çıkıyorsa:

Araştırılmalı.

Delil varsa:

Hukuk işletilmeli.

Delil yoksa:

İtibar iade edilmeli.

Ve Fatma Betül Sayan Kaya açısından da ölçü çok açık olmalıdır:

Ne siyasi kimliği nedeniyle korunmalı, ne de siyasi kimliği nedeniyle mahkûm edilmelidir.

Varsa suçu, adalet önünde hesabını vermelidir.

Yoksa hukuk önünde aklanmalıdır.

Çünkü gerçek anlamda devlet ciddiyeti budur.

Ve belki de artık o eski dergi kapağındaki soruyu değiştirmek gerekiyor:

“21. yüzyılda bir Nene Hatun” kimdir?

Bugünün asıl sorusu şu olmalı:

21. YÜZYILDA HESAP VEREBİLEN SİYASETÇİ VAR MI?

Çünkü demokrasinin gerçek kahramanı, alkışlanan değil;

denetlenebilen, sorgulanabilen ve gerektiğinde hukuk önünde hesap verebilen kamu görevlisidir.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

10 dk