ORTA SINIF APOLİTİZMİ: DÜZENİN GÖRÜNMEYEN ORTAĞI
“İşçiler, yoksullar, muhafazakârlar zaten AKP’ye oy veriyor.”
Bu cümle, yalnızca bir siyasal tercih tespiti değildir. Aynı zamanda Türkiye’de kendisini “aydın”, “cumhuriyetçi”, “entelektüel” ve “ilerici” olarak tanımlayan belirli bir kesimin, toplumun geniş bölümüne nasıl baktığını da ele verir.
Çünkü bu cümlenin arkasında çoğu zaman şu kibirli varsayım gizlidir:
“Ben biliyorum, onlar bilmiyor.”
İşçi bilmiyor.
Yoksul bilmiyor.
Muhafazakâr bilmiyor.
Taşralı bilmiyor.
Ama kendisini “orta sınıf” olarak gören, birkaç kitap okumuş, birkaç kavram öğrenmiş, birkaç televizyon programı izlemiş kişi her şeyi biliyor!
İşte tam burada siyasal körlük başlıyor.
İŞÇİYE YUKARIDAN BAKAN SOLCULUK
Türkiye’de ekonomik kriz derinleşirken işçilerin sokağa çıkması, ücretlerine, çalışma koşullarına ve hayat pahalılığına itiraz etmesi aslında siyasetin en sahici biçimlerinden biridir.
Fakat bazıları işçinin eylemini bile seçmen davranışına göre değerlendiriyor.
“Bunlar zaten AKP’ye oy veriyor.”
Peki?
AKP’ye oy veren bir işçinin hakkını arama hakkı ortadan mı kalkıyor?
Bir işçi iktidara oy veriyorsa düşük ücret almıyor mu?
Bir emekçi muhafazakârsa enflasyondan etkilenmiyor mu?
Bir emekli iktidarı destekliyorsa geçim sıkıntısı yaşamıyor mu?
Bir yurttaş yanlış gördüğü bir politikayı sandıkta desteklemiş olabilir. Fakat bu, onun ekonomik taleplerini geçersiz kılmaz.
Tam tersine, siyasetin gerçek sınavı tam da burada başlar.
Kendi partine oy vermeyen insanın hakkını da savunabiliyor musun?
Savunamıyorsan sen siyaset yapmıyorsun.
Sen taraftarlık yapıyorsun.
“KOYUN” DEDİĞİN İNSAN SENİN EMEKÇİN
AKP seçmenine “koyun” demek, aslında siyaseten kolaycılığın en kaba biçimlerinden biridir.
Çünkü insanları anlamaya çalışmak yerine aşağılamayı seçersin.
Neden oy verdiğini araştırmazsın.
Hayat hikâyesini merak etmezsin.
Geçmişte yaşadığı ekonomik, kültürel ve siyasal deneyimleri önemsemezsin.
Onun yerine bir etiket yapıştırırsın:
“Koyun.”
Sonra da kendini entelektüel zannedersin.
Oysa siyasetin ilk şartı, insanı küçümsememektir.
İnsanları küçümseyen siyasetçi de, aydın da, entelektüel de sonunda kendi yankı odasında yaşamaya mahkûmdur.
Çünkü toplumun gerçekliğini değil, kendi çevresinin kanaatlerini görmeye başlar.
EN TEHLİKELİ CEHALET: KENDİ EMEKÇİ OLDUĞUNU BİLMEMEK
Meselenin daha trajikomik tarafı ise bazı “orta sınıf” entelektüellerin kendilerini işçi sınıfının tamamen dışında görmesidir.
Oysa maaş karşılığında çalışan, emeğini satarak geçinen, iş güvencesi patronunun kararına bağlı olan, çalışmadığında gelir elde edemeyen insanın sınıfsal gerçekliği oldukça açıktır.
Kendisine “profesyonel”, “beyaz yakalı”, “uzman”, “entelektüel” ya da “şehirli orta sınıf” demesi bu gerçeği değiştirmez.
Ücretli çalışıyorsan, sermaye sahibi değilsen, hayatını emeğini satarak sürdürüyor olabilirsin.
Fakat sınıfsal konumunu kavramadan sınıf üzerine ahkâm kesmek, Türkiye’nin en tuhaf çelişkilerinden biridir.
Kendisini işçiden üstün gören ücretli çalışan…
Kendisini yoksuldan farklı gören borçlu orta sınıf…
Kendisini halktan ayrı gören “halkçı”…
Ve bütün bunların üzerine bir de “entelektüel” etiketi.
İşte asıl sorun burada.
ORTA SINIF APOLİTİZMİ DÜZENİ RAHATLATIR
“Ben siyasetle ilgilenmiyorum.”
“Bana ne?”
“Herkes kendi hayatına baksın.”
“Zaten hiçbir şey değişmez.”
Bu cümleler masum görünebilir.
Ama toplumsal meselelerde apolitizm çoğu zaman mevcut güç ilişkilerinin sorgulanmadan devam etmesine hizmet eder.
Çünkü siyasetle ilgilenmediğini söylediğin anda bile vergi politikası seni etkiler.
Kira seni etkiler.
Ücret politikası seni etkiler.
Eğitim sistemi çocuklarını etkiler.
Sağlık sistemi seni etkiler.
Emeklilik sistemi seni etkiler.
İş hukuku seni etkiler.
Enflasyon cebini etkiler.
Yani siyasetten uzak durduğunu sanırken siyasetin sonuçlarını yaşamaya devam edersin.
Asıl mesele de budur.
HALKI KÜÇÜMSEYEN MUHALEFET, HALKTAN KOPAR
Bir siyasi hareket toplumun geniş kesimlerine ulaşmak istiyorsa önce o insanları anlamak zorundadır.
İşçinin neden iktidara oy verdiğini anlamadan işçiyi kazanamazsın.
Muhafazakârın kaygısını anlamadan muhafazakâr seçmene ulaşamazsın.
Yoksulun gündelik hayatını anlamadan yoksulun adına konuşamazsın.
Taşranın dünyasını küçümseyerek Türkiye'yi anlayamazsın.
Ve en önemlisi:
Kendi seçmen grubunu toplumun tamamı zannedersen, bir süre sonra toplumun kendisiyle bağını koparırsın.
Sonra da seçim sonuçlarını görünce şaşırırsın.
“Bu halk neden böyle?”
Belki de asıl soru şudur:
Sen halkı ne zaman gerçekten dinledin?
İŞÇİNİN OYUNDAN ÖNCE İNSANLIĞINI GÖRMEK
Bir işçinin siyasi tercihi, onun insanlığından daha önemli değildir.
Bir emekçinin hangi partiye oy verdiği, emeğinin değerini azaltmaz.
Bir yurttaşın muhafazakâr olması, ekonomik adalet talep etmesini engellemez.
Bir seçmenin iktidarı desteklemesi, onun patron karşısında hakkını aramasını anlamsızlaştırmaz.
Siyasetin görevi insanları seçim sandığındaki tercihlerine göre sınıflandırmak değil, onların neden o tercihi yaptığını anlamaya çalışmaktır.
Çünkü toplum sandık sonuçlarından ibaret değildir.
Toplum; fabrikadır, şantiyedir, pazardır, okuldur, hastanedir, ev kirasıdır, mutfaktır, maaştır, emektir.
Ve bazen siyasetin en büyük yanılgısı, insanı oy pusulasından ibaret sanmaktır.
SON SÖZ
Bugün işçinin eylemine burun kıvıran, yoksulu küçümseyen, muhafazakâr seçmene “koyun” diyen ve kendisini toplumun geri kalanından daha bilinçli gören sözde aydınların önce aynaya bakması gerekiyor.
Çünkü toplumun geniş kesimlerini küçümseyen bir “aydınlanma” anlayışı, aydınlanma değildir.
Elitizmdir.
İşçiyi yalnızca kendi siyasi tercihini değiştirdiğinde değerli gören anlayış ise emek siyaseti değildir.
Seçim mühendisliğidir.
Ve “Ben siyasetle ilgilenmiyorum” diyerek bütün bu ilişkilerin dışında olduğunu sanan orta sınıf apolitizmi de tarafsızlık değildir.
Çoğu zaman mevcut düzenin sorgulanmadan devam etmesinin en konforlu biçimidir.
Çünkü düzen yalnızca onu savunanlarla ayakta durmaz.
Onu sorgulamayanların sessizliğiyle de ayakta kalır.
Ve belki de bugün en çok hatırlamamız gereken gerçek şudur:
İşçinin hangi partiye oy verdiğini tartışmadan önce, neden hâlâ emeğinin karşılığını alamadığını konuşmak gerekir.





