ORTADOĞU’DA ATILAN FÜZENİN FATURASINI TÜRKİYE’DE KİM ÖDÜYOR?
Hürmüz’de bir gemi vuruluyor.
Suudi Arabistan’da bir petrol boru hattına drone düşüyor.
Yemen’de Husiler Babülmendep’e doğru ilerliyor.
Haritada bakınca hepsi Türkiye’den uzakta.
Ama ekonomik olarak hiçbiri uzak değil.
Çünkü Ortadoğu’da atılan füzenin sesi İstanbul’da duyulmayabilir.
Faturası İstanbul’a gelir.
Benzin pompasında…
Doğal gazda…
Nakliyede…
Market rafında…
Enflasyonda…
Faizde…
Ve sonunda ücretlinin cebinde.
PETROL 107 DOLARIN ÜZERİNDE
Ortadoğu’daki son saldırıların ardından Brent petrol 107 doların üzerine çıktı.
Suudi Arabistan’ın Hürmüz Boğazı’nı bypass etmek için kullandığı kritik Doğu-Batı petrol boru hattı drone saldırısı nedeniyle devre dışı kaldı.
Hürmüz’de gemi trafiği ciddi biçimde gerilemiş durumda.
Üstelik diğer tarafta Babülmendep üzerindeki baskı büyüyor.
Yani dünyanın en önemli enerji yollarından ikisi aynı anda tehdit altında.
Bunu yalnızca “Ortadoğu’da gerilim arttı” diye okumak büyük hata olur.
Çünkü Hürmüz’den geçen şey yalnızca petrol değildir.
Enflasyon geçer.
Faiz geçer.
Üretim maliyeti geçer.
Nakliye maliyeti geçer.
Ve bizim gibi enerji ithalatına bağımlı ülkeler açısından milli gelir dışarı akar.
TÜRKİYE NEDEN BU KADAR HASSAS?
Enerji Bakanlığı’nın 2025 verilerine göre Türkiye ham petrolde yaklaşık %83, doğal gazda ise %95 oranında ithalata bağımlı.
Bu iki rakam aslında Türkiye’nin dış politikasını da ekonomisini de anlatmaya yeter.
Çünkü enerjinizin büyük bölümünü dışarıdan alıyorsanız, enerji fiyatını yalnızca siz belirlemiyorsunuz.
Tahran’daki karar etkiliyor.
Washington’daki karar etkiliyor.
Riyad’daki gelişme etkiliyor.
Yemen’deki savaş etkiliyor.
Hürmüz etkiliyor.
Babülmendep etkiliyor.
Sonra biz Türkiye’de oturup enflasyonu yalnızca faizle çözmeye çalışıyoruz.
İşte çelişki burada.
MERKEZ BANKASI DA SÖYLÜYOR
Merkez Bankası 10 Eylül’de politika faizini yüzde 37’de bıraktı.
Karar metnindeki bir cümle özellikle önemliydi:
Jeopolitik gelişmeler sonucunda yüksek seyreden enerji fiyatları, enflasyon görünümü üzerinde yukarı yönlü risk oluşturuyor.
Türkçesi şu:
Ortadoğu’daki savaş Türkiye’nin enflasyon hesabını bozuyor.
Peki bozulan hesabı düzeltmek için ne yapıyoruz?
Talebi soğutuyoruz.
Krediyi pahalı tutuyoruz.
Tüketimi sınırlıyoruz.
Ekonomiyi yavaşlatıyoruz.
Ve burada daha önce sorduğumuz soru yeniden karşımıza çıkıyor:
Savaşı halk mı çıkardı?
Hayır.
Petrol fiyatını halk mı belirledi?
Hayır.
Hürmüz’ü halk mı kapattı?
Hayır.
Enerji politikasını halk mı oluşturdu?
Hayır.
Peki faturayı kim ödüyor?
Yine halk.
SAVAŞIN SINIFSAL FATURASI
Savaşların garip bir ekonomi politiği vardır.
Kararı devletler verir.
Silahı şirketler üretir.
Petrol şirketleri fiyatlar.
Finans piyasaları pozisyon alır.
Ama faturanın önemli bölümü sıradan insanın önüne gelir.
Petrol yükseldiğinde servet sahibiyle asgari ücretlinin hayatı aynı şekilde değişmez.
Birinin yatırım portföyü vardır.
Dövizi vardır.
Altını vardır.
Gayrimenkulü vardır.
Diğerinin maaşı vardır.
Ve maaşın karşısında:
Kira…
Elektrik…
Doğal gaz…
Benzin…
Gıda…
Ulaşım…
Bu nedenle enerji krizi yalnızca dış politika meselesi değildir.
Sınıf meselesidir.
Çünkü aynı fiyat şoku herkesi vurur ama herkesi aynı yerinden vurmaz.
BİR FÜZE MARKET RAFINA NASIL DÜŞER?
Mekanizma aslında basit.
Petrol yükselir.
Akaryakıt maliyeti artar.
Kamyonun maliyeti yükselir.
Tarladaki traktörün maliyeti yükselir.
Fabrikanın enerji ve lojistik gideri yükselir.
Ürünün taşıma maliyeti yükselir.
Sonra bütün bu maliyetler fiyatlara eklenir.
Ve Hürmüz’deki jeopolitik kriz birkaç hafta veya birkaç ay sonra İstanbul’daki market rafında karşımıza çıkar.
Bu yüzden:
Bir savaşın Türkiye’ye ulaşması için sınırı geçmesine gerek yoktur.
Petrol fiyatını geçmesi yeterlidir.
ENERJİ BAĞIMSIZLIĞI, ULUSAL BAĞIMSIZLIKTIR
Tam da burada meseleyi günlük petrol fiyatından çıkarıp daha büyük bir yere taşımamız gerekiyor.
Türkiye’nin enerji bağımlılığı yalnızca ekonomik problem değildir.
Bir egemenlik problemidir.
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında bağımsızlık yalnızca bayrak ve sınır meselesi olarak görülmedi.
Ekonomik bağımsızlık da siyasal bağımsızlığın şartıydı.
Bugün bunun çağdaş karşılığı enerji bağımsızlığıdır.
Petrolünüzün büyük bölümünü dışarıdan alıyorsanız…
Doğal gazınızın büyük bölümünü dışarıdan alıyorsanız…
Dünya enerji yollarındaki her kriz sizin enflasyonunuzu değiştiriyorsa…
Tam bağımsız ekonomi iddiası eksik kalır.
Bu nedenle Türkiye’nin yenilenebilir enerjiden nükleere, Karadeniz gazından yerli petrol üretimine kadar enerji çeşitlendirmesi yalnızca “enerji politikası” değildir.
Ulusal güvenlik politikasıdır.
Ama daha da önemlisi enerji verimliliği, toplu ulaşım, demiryolu taşımacılığı ve üretim modelinin enerji yoğunluğunun azaltılmasıdır.
Çünkü bağımsızlık yalnızca daha fazla enerji bulmak değil,
dışarıdaki enerjiye daha az muhtaç olmaktır.
DIŞ POLİTİKA ARTIK MUTFAKTADIR
Türkiye’de dış politika çoğu zaman soyut konuşulur.
İran ne yapacak?
İsrail ne yapacak?
ABD ne yapacak?
Suudi Arabistan nasıl davranacak?
Suriye’de ne olacak?
Oysa bütün bunların sonunda son derece somut bir soru vardır:
Bunun benim hayatıma maliyeti ne olacak?
Çünkü jeopolitik artık yalnız diplomatların masasında değildir.
Market kasasındadır.
Akaryakıt pompasındadır.
Sanayicinin elektrik faturasındadır.
Merkez Bankası’nın faiz kararındadır.
Emeklinin sofrasındadır.
SAVAŞIN KARARINI KİM VERİYOR, FATURASINI KİM ÖDÜYOR?
Belki asıl tartışmamız gereken soru budur.
Dünyanın hiçbir yerinde savaşın ekonomik bedeli toplumun bütün kesimlerine eşit dağılmıyor.
Enflasyon yükseldiğinde ücretlinin maaşı eriyor.
Faiz yükseldiğinde borçlunun maliyeti artıyor.
Enerji yükseldiğinde üretim ve ulaşım pahalanıyor.
Devlet bütçesi zorlandığında vergiler gündeme geliyor.
Yani savaşın karar mekanizmasında bulunmayan milyonlarca insan, savaş ekonomisinin finansmanına ortak ediliyor.
Bu yalnızca Türkiye’nin sorunu da değil.
Modern dünyanın büyük çelişkilerinden biri:
Savaşın kararları merkezileşiyor, bedelleri toplumsallaşıyor.
HÜRMÜZ BİZE NE SÖYLÜYOR?
Bugün Hürmüz’de yaşananlara yalnızca petrol fiyatı üzerinden bakarsak birkaç ay sonra unutacağız.
Ama mesele daha büyük.
Hürmüz bize Türkiye’nin ne kadar kırılgan olduğunu gösteriyor.
Enerjide.
Enflasyonda.
Dış ticarette.
Üretimde.
Ve dolayısıyla dış politikada.
Türkiye gerçekten stratejik özerklik istiyorsa yalnızca diplomatik olarak bağımsız davranması yetmez.
Ekonomik olarak da dayanıklı olmak zorunda.
Enerjide dışa bağımlılığı azaltmadan…
Üretim yapısını güçlendirmeden…
Enerji yollarındaki krizlere karşı alternatifler oluşturmadan…
“Bağımsız dış politika” söylemi her büyük bölgesel krizde petrol fiyatına çarpar.
Çünkü bağımsızlığın en acımasız testi nutuklarda değil,
faturada yapılır.
Bugün Hürmüz’de füze atılıyor.
Babülmendep’te gemiler tehdit altında.
Petrol 107 doların üzerinde.
Ve Türkiye’de milyonlarca insan henüz gelecek faturanın farkında değil.
Belki de Ortadoğu’daki savaş konusunda sormamız gereken en gerçekçi soru artık şudur:
Savaşı kim kazanacak?
değil.
Savaşın faturasını kim ödeyecek?
Cevabı ise ne yazık ki fazlasıyla tanıdık:
Savaşı devletler çıkarır, piyasalar fiyatlar, faturayı halk öder.
Hakan URUN
14 Eylül 2026





