İZVERİ

Köşe yazısı

Ortadoğu’da Emperyalist Yeniden Yapılanma ve Filistin Sorunu:

Hamas’ın 7 Ekim 2023 “Aksa Tufanı” eylemlerinin açığa çıkardığı stratejik kriz

Yayınlandı: 26 Ekim 2026 10:16

Paylaş

Ortadoğu’da Emperyalist Yeniden Yapılanma ve Filistin Sorunu: Yeni İttifaklar, Eski Hegemonya

Emperyalist yeniden yapılanma, bölgesel ittifaklar ve ulusal kurtuluş mücadelesinin geleceği

Filistin halkının kurtuluşu, tek tek örgütlerin askerî hamlelerine değil, her şeyden önce işgale karşı birleşik bir ulusal mücadelenin kurulmasına ve emekçi halkın bağımsız siyasi iradesinin güçlenmesine bağlıdır. 7 Ekim 2023’ten bu yana yaşananlar, ağır bir bedel karşılığında, direnişin sürmesiyle kurtuluşun ilerlemesinin aynı şey olmadığını gösterdi. Ne var ki Filistin’deki gelişmeleri yalnızca Hamas’ın askerî stratejisiyle açıklamak da mümkün değildir. Bugün Filistin meselesi, ABD’nin küresel stratejisini yeniden düzenlediği ve Ortadoğu’daki güç dengelerinin değiştiği daha geniş bir sürecin parçasıdır.

Çin’le rekabetin yoğunlaştığı Asya-Pasifik’te konumunu güçlendirmek, Amerika kıtasındaki nüfuzunu korumak ve küresel askerî kaynaklarını önceliklerine göre yeniden düzenlemek, ABD’nin bugün uğraştığı başlıca başlıklardır. Washington’ın yaklaşımı, dünyanın farklı bölgelerindeki askerî ve siyasi yükleri müttefikleriyle daha fazla paylaşmaya, bölgesel güçlerin kendi güvenlikleri için daha fazla sorumluluk üstlenmesini sağlamaya ve gerektiğinde doğrudan müdahale kapasitesini elinde tutmaya dayanıyor. Yani ABD’nin Ortadoğu’dan bütünüyle çekilmesi söz konusu değil; aranan şey, bölgedeki etkisini farklı araçlarla sürdürmektir. Bu değişim, Ortadoğu’da yeni güvenlik ortaklıklarının ve bölgesel ittifakların önünü açıyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da imzalanan Ortak Savunma Anlaşması da bu çerçevede ele alınmalıdır. Üç ülkenin savunma iş birliğini ve kolektif caydırıcılığı geliştirme yönündeki adımı, zamanla daha geniş bir bölgesel güvenlik mimarisine dönüşme potansiyeli taşıyor. Bu yapıyı şimdiden kurulmuş bir “İslam NATO’su” olarak tanımlamak erken olsa da böyle bir ihtimalin siyasi anlamını tartışmak gerekiyor. Asıl soru şudur: Yeni güvenlik düzeni kimin çıkarlarını koruyacak? Bölge devletlerinin askerî kapasitelerini artırması, Filistin halkının haklarının da güvence altına alınacağı anlamına gelmiyor. Güvenlik anlaşmaları, savunma sanayisi ortaklıkları ve ekonomik ilişkiler Filistin sorununun çözümünden bağımsız ilerlerse ortaya çıkacak düzen, işgali sona erdirmek yerine mevcut güç ilişkilerini koruyabilir. Filistin’in geleceği başkalarının güvenlik hesaplarına bırakılamaz.

Hamas’ın 7 Ekim 2023 “Aksa Tufanı” eylemlerinin açığa çıkardığı stratejik kriz

Hamas’ın 7 Ekim saldırısı, İsrail’in askerî ve istihbarat sistemindeki ciddi açıkları ortaya çıkardı ve Filistin sorununu yeniden dünya gündemine taşıdı. Ancak askerî bir başarı elde etmekle işgali sona erdirecek siyasi kazanımlar yaratmak aynı şey değildir. Hamas, saldırının ardından başlayacak geniş çaplı savaşın önüne nasıl geçileceği ve askerî hamlenin hangi somut siyasi sonuçlara dönüştürüleceği konusunda inandırıcı bir yol haritası ortaya koyamadı. İsrail hükümeti ise 7 Ekim’i Gazze’ye yönelik kapsamlı askerî harekâtının gerekçelerinden biri olarak kullandı. ABD desteğiyle sürdürülen savaş, kitlesel ölümlere, zorla yerinden edilmelere, açlığa ve Gazze’de toplumsal yaşamın ağır biçimde tahrip edilmesine yol açtı. Sivillerin kasıtlı olarak hedef alınması ve rehinelerin alınması da kim tarafından gerçekleştirilirse gerçekleştirilsin savunulamaz. Bununla birlikte, İsrail’in işgali ve Gazze’deki yıkım siyaseti, Hamas’ın saldırısıyla meşru hâle gelmedi; İsrail kendi askerî ve siyasi tercihlerinin sorumluluğunu taşıyor. Fakat İsrail’in sorumluluğunu ortaya koymak, Hamas’ın stratejisinin Filistin halkı bakımından doğurduğu sonuçları sorgulamaktan vazgeçmeyi de gerektirmez.

Hamas’ın ayakta kalması, Filistin halkının kurtuluşunun ilerlediğini tek başına göstermez. Bir askerî örgütün varlığını sürdürmesiyle halkın bağımsız siyasi iradesinin güçlenmesi arasında önemli bir fark vardır; Gazze’deki yıkım, bu farkın en ağır biçimde ortaya çıktığı örneklerden biridir. Üstelik Filistin ulusal hareketinin krizi 7 Ekim’de başlamadı. Hamas’ın 2006 seçimlerinden sonra El Fetih ile yaşadığı iktidar mücadelesi ve 2007’de Gazze’de ayrı bir yönetim kurması, ulusal bölünmeyi kalıcılaştırdı. Batı Şeria’da Mahmud Abbas yönetimindeki Filistin Yönetimi de Oslo sürecine dayanan siyasetiyle işgali sona erdiremedi; yerleşimlerin yayılması, seçimlerin yenilenmemesi ve siyasi temsil kanallarının daralması bu yönetimin toplumsal meşruiyetini aşındırdı. El Fetih’in başarısızlığı Hamas’ın tercihlerine haklılık kazandırmadığı gibi, Hamas’ın hataları da Filistin Yönetimi’nin sorumluluğunu ortadan kaldırmıyor. Filistin halkının geleceği bu iki siyasi çizgiden birine mahkûm edilemez. İşçilere, kadınlara, gençlere, mültecilere ve farklı siyasi geleneklere ortak bir mücadele alanı açan demokratik bir ulusal programa ihtiyaç var.

Ortadoğu’da Mekke Anlaşması gibi yeni ittifaklar, eski çıkarlar

İsrail ile bazı Arap devletleri arasında ilerleyen normalleşme sürecini 7 Ekim ciddi biçimde sarstı. İbrahim Anlaşmaları ile Filistin sorunu, İsrail’le diplomatik ve ekonomik ilişkilerin geliştirilmesi önünde giderek daha az belirleyici bir koşul hâline gelmişti; Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkı güvence altına alınmadan bölgesel iş birliğinin genişletilmesi hedefleniyordu. Hamas’ın saldırısı Filistin meselesini yeniden bölgesel siyasetin merkezine taşıdı. Ancak bir sorunun dünya gündemine dönmesi, çözümünü sağlayacak siyasi gücün ortaya çıktığı anlamına gelmiyor. Gazze’deki yıkım ve Filistin siyasetinin parçalanmışlığı sürerken bölgesel devletler kendi güvenlik, ticaret, enerji ve nüfuz hesaplarını yürütmeye devam ediyor.

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki “Mekke Anlaşması” adını verdikleri savunma iş birliği de bu çelişkilerden bağımsız değil. Anlaşmanın gerçek siyasi anlamı, yalnızca resmî açıklamalarda değil, hangi tehditlerin öncelikli görüleceğinde ve bu iş birliğinin hangi amaçlarla kullanılacağında ortaya çıkacak. Filistin halkının hakları yeni güvenlik mimarisinin temel meselelerinden biri hâline gelmezse ortak savunma söylemi, bölgesel devletlerin kendi çıkarlarını koruyan bir düzenin parçası olarak kalabilir.

Aynı sorun İran ve Yemen merkezli çatışmalarda da görülüyor. İran’ın ABD ve İsrail’le çatışması, onun bölgesel politikalarını Filistin halkının çıkarlarıyla özdeşleştirmek için yeterli değildir. Hamas’ın İslamcı programı ya da Hizbullah’ın örgütsel çizgisi de yalnızca İsrail’e karşı mücadele yürüttükleri gerekçesiyle ilerici kabul edilemez. Emperyalizme karşı mücadele, karşı taraftaki bütün devlet ve örgütlere koşulsuz destek vermek anlamına gelmez. İran’daki işçilerin, kadınların ve gençlerin demokratik haklarını savunmakla İran’a yönelik emperyalist müdahalelere karşı çıkmak birbiriyle çelişmez. Sosyalist siyasetin ölçütü, karşıt kamplardan birine bağlanmak değil, işçi sınıfının bağımsız örgütlenmesini ve halkların demokratik haklarını savunmaktır.

Türkiye açısından da Filistin’le dayanışma söylemi, bölgesel ittifakların ve ekonomik ilişkilerin sorgulanmasını engellememeli. Bir hükümetin Filistin konusunda kullandığı dil ile askerî, diplomatik ve ekonomik alandaki somut tercihleri birlikte değerlendirilmelidir. Devletlerin çıkarları, kendiliğinden halkların ortak çıkarına dönüşmez.

Ortadoğu’da eşitlikçi, özgürlükçü, laik kurtuluşun yolu bağımsız siyasi iradeden geçiyor

Ortadoğu’da değişen güç dengeleri, Filistin halkının önündeki sorunları daha da karmaşıklaştırıyor. ABD’nin küresel önceliklerini yeniden düzenlediği, bölgesel müttefiklerinin daha fazla sorumluluk üstlenmesini istediği ve yeni güvenlik ortaklıklarının geliştirildiği bir dönemde Filistin meselesi, devletler arasındaki pazarlıklara sıkıştırılma tehlikesiyle karşı karşıya. Buna karşı verilecek yanıt, ne Hamas’ın askerî stratejisini sorgusuz sualsiz yüceltmek ne de El Fetih’in sonuçsuz müzakere siyasetine geri dönmektir. İhtiyaç duyulan, işgale karşı ortak mücadeleyi, demokratik temsili ve emekçilerin bağımsız örgütlenmesini esas alan birleşik bir ulusal programdır. Filistin halkının kendi geleceği üzerinde söz sahibi olması, herhangi bir örgütün veya bölgesel devletin kararlarına bağımlı olmamalıdır. Yeni güvenlik anlaşmaları, Filistin halkının kendi kaderini tayin hakkını güvence altına almıyor ve işgali sona erdirecek somut bir siyasi çözümü içermiyorsa kalıcı barışın önünü açamaz. Devletlerin güvenliği adına halkların özgürlüğünün ertelendiği bir düzen çatışmayı çözmez; yalnızca yeni koşullar altında sürdürür. 7 Ekim’in ortaya çıkardığı temel gerçek budur.

Filistin halkının haklı mücadelesi tek bir örgütün askerî hamlesine indirgenemez. Hamas’ın stratejik çıkmazını eleştirmek İsrail’i aklamak olmadığı gibi, ABD emperyalizmine karşı çıkmak da bölgesel devletlerin bütün politikalarını desteklemek anlamına gelmez. Sosyalist solun görevi, yenilgileri sloganlarla örtmek veya halkların geleceğini başka devletlerin hesaplarına bağlamak değil, Filistin halkının birleşik, bağımsız ve demokratik mücadelesinin önünü açmaktır. Çünkü kurtuluş, direnişin varlığını tek başına zafer saymakla değil, işgali sona erdirecek siyasi gücü yaratmakla mümkün olacaktır.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

6 dk