PARASIZLIK, SİYASETİN GÖRÜNMEYEN SEÇİM BARAJI MI?
PARASI OLMAYANIN SİYASETİ OLUR MU?
Seçme hakkı herkesin; peki siyasal rekabet neden ekonomik gücü olanların daha kolay erişebildiği bir alan?
Demokrasi üzerine konuşmayı seviyoruz.
Milli irade diyoruz. Halkın iradesi diyoruz. Egemenlik kayıtsız şartsız milletindir diyoruz.
Sandık kuruluyor, vatandaş gidiyor, oyunu kullanıyor.
Sonra demokrasi görevini yapmış sayılıyor.
Gerçekten öyle mi?
Yoksa demokrasiyi yalnızca seçim günü sandığa gidip oy kullanmaktan ibaret sayarak, onun çok daha önemli bir boyutunu gözden mi kaçırıyoruz?
Çünkü demokrasinin bir de şu sorusu var:
Halk yalnızca kimi yöneteceğini seçebilen bir kitle midir, yoksa kendi içinden yöneticiler de çıkarabilen siyasal bir özne midir?
Anayasa'nın 67. maddesi vatandaşlara seçme, seçilme ve bağımsız olarak veya bir siyasi parti içinde siyasi faaliyette bulunma hakkı tanıyor. Anayasa Mahkemesi de seçilme hakkının yalnızca seçim günü oy pusulasındaki bir seçenek olmaktan ibaret olmadığını; siyasi faaliyette bulunma ve seçildikten sonra temsil görevini yerine getirme boyutlarını da içerdiğini vurguluyor.
Hukuk açısından tablo açık.
Peki hayatın kendisi açısından?
İşte tartışma tam burada başlıyor.
KANUN “ADAY OLAMAZSIN” DEMİYOR; PARA “BİR DÜŞÜN” DİYOR
Siyasetin en ilginç paradokslarından biri budur.
Kanun size:
“Fakirsin, aday olamazsın.”
demiyor.
Ama siyasetin gerçek maliyetleri size başka bir şey söylüyor:
“Aday olabilirsin; fakat önce ekonomik olarak bu yarışa dayanabilecek misin?”
Çünkü siyasetin maliyeti yalnızca seçim günü yapılan harcamalardan ibaret değil.
Siyasetin maliyeti:
zaman,
ulaşım,
iletişim,
organizasyon,
tanıtım,
örgütlenme,
saha çalışması,
gelir kaybı
ve nihayetinde para.
Dahası, siyasi partilerin aday adaylarından özel aidat alabilmesinin kanuni bir zemini bulunuyor. 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanunu, aday adaylarından özel aidat alınmasını düzenliyor; milletvekili aday adaylığı yanında belediye başkanı ve belediye meclisi gibi yerel seçim aday adaylıkları da bu çerçevede yer alıyor.
Burada kanunun varlığından çok demokratik sonuçlarını tartışmak gerekiyor.
Çünkü aday olmak isteyen yurttaşa daha ilk aşamada:
“Başvuru yapacaksan bunun bir bedeli var.”
dediğinizde, ekonomik olarak güçlü yurttaşla ekonomik olarak güçsüz yurttaş aynı noktadan mı yarışa başlıyor?
İşte asıl soru budur.
ADAY ADAYLIĞI ÜCRETİ: GELİR Mİ, DEMOKRASİ MALİYETİ Mİ?
Siyasi partilerin de giderleri var.
Örgütlenmeleri gerekiyor.
Seçim kampanyaları yürütüyorlar.
Personel çalıştırıyorlar.
Binalarını, faaliyetlerini ve seçim çalışmalarını finanse ediyorlar.
Dolayısıyla siyasi partilerin gelir elde etmesi başlı başına demokratik olmayan bir şey değildir.
Fakat burada çok daha temel bir soru ortaya çıkıyor:
Bir siyasi partinin finansman ihtiyacı ile yurttaşın siyasal katılım hakkı arasında nasıl bir denge kurulmalıdır?
Çünkü bir iş insanı için aday adaylığı ücreti bir gider kalemidir.
Bir emekli için ciddi bir ekonomik yük olabilir.
Bir öğretmen için aylık bütçesini sarsabilir.
Bir işsiz için ise siyasete hiç girememe anlamına gelebilir.
Aynı miktar para...
Birisi için makbuzdaki rakamdır.
Diğeri için kapının kendisidir.
İşte ekonomik eşitsizliğin siyasetteki gerçek etkisi burada ortaya çıkar.
SİYASETİN GİRİŞ KAPISINDA NEDEN CEBİMİZ KONUŞUYOR?
Bir insan siyasi partiye üye oluyor.
Yıllarca çalışıyor.
Mahallesinde insanlarla ilişki kuruyor.
Partisinin seçim çalışmalarına katılıyor.
Sandık görevi yapıyor.
Kongrelere gidiyor.
Örgüt için emek veriyor.
Sonra bir gün:
“Ben de aday olmak istiyorum.”
diyor.
Ve karşısına aday adaylığı için ödenmesi gereken bir bedel çıkıyor.
Şimdi siyasi partilere şu soruyu sormak haksızlık mıdır?
Siz yıllarca üyelerinizden emek istediniz. Peki üyeleriniz siyasette sorumluluk almak istediğinde neden ilk sınavlarından biri ekonomik güç oluyor?
Bu soru partilerin tamamına yöneltilebilir.
Sağa da.
Sola da.
Merkeze de.
Yeni kurulanlara da.
Yıllardır iktidarda olanlara da.
Muhalefettekilere de.
Çünkü mesele bir parti meselesi değil, siyasal sistem meselesidir.
PARASI OLANIN SİYASET YAPMASI DEĞİL, PARASIZIN YAPAMAMASI SORUNDUR
Burada özellikle bir ayrım yapmak gerekiyor.
Kimse:
“Zenginler siyaset yapmasın.”
demiyor.
Neden yapmasın?
İş insanı da siyaset yapabilir.
Esnaf da yapabilir.
Akademisyen de yapabilir.
Emekli de yapabilir.
İşçi de yapabilir.
Genç de yapabilir.
Çiftçi de yapabilir.
Sorun ekonomik gücü olanların siyasete katılması değil.
Sorun ekonomik gücü olmayanların siyasal rekabete katılmasının giderek zorlaşmasıdır.
Çünkü demokrasi toplumdaki ekonomik farklılıkları tamamen ortadan kaldırmaz.
Ama bu ekonomik farklılıkların siyasal temsil üzerinde belirleyici hale gelmesini sınırlamak zorundadır.
Aksi halde ekonomik eşitsizlik zamanla siyasal eşitsizliğe dönüşebilir.
PARA SADECE KAMPANYA SATIN ALMAZ; ZAMAN DA SATIN ALIR
Bence meselenin en az konuşulan tarafı burası.
Siyasette para sadece afiş bastırmaz.
Zaman satın alır.
Ekonomik gücü olan bir insan:
Sabah toplantıya gidebilir.
Öğleden sonra başka bir toplantıya katılabilir.
Akşam seçmenle buluşabilir.
Hafta sonu ilçeleri dolaşabilir.
Aylarca seçim çalışması yapabilir.
Peki geçimini günlük emeğiyle sağlayan insan?
Sabah işe gitmek zorunda.
Akşam ailesinin yanına dönmek zorunda.
Ertesi gün tekrar çalışmak zorunda.
Dolayısıyla ekonomik eşitsizlik yalnızca para eşitsizliği değildir.
Aynı zamanda zaman eşitsizliğidir.
Zaman eşitsizliği ise siyasal katılımı doğrudan etkileyebilir.
İşte bu nedenle “Herkes aday olabilir” cümlesi tek başına yeterli değildir.
Çünkü demokrasi açısından önemli olan sadece hukuken kapının açık olması değil, yurttaşın o kapıya ulaşabilecek koşullara sahip olmasıdır.
PİYASANIN EŞİTSİZLİĞİ SİYASETİN EŞİTSİZLİĞİNE DÖNÜŞÜRSE?
Burada biraz daha akademik bir soruya geliyoruz.
Modern demokrasiler ekonomik eşitsizliği tamamen ortadan kaldırmaz.
Fakat ekonomik kaynakların siyasal güce dönüşmesini sınırlamak için seçim finansmanı, siyasi parti finansmanı, kampanya harcamaları ve şeffaflık kuralları oluşturur.
Çünkü siyasal iktidar doğrudan kamu kaynaklarını, vergileri, bütçeyi ve kamusal kararları etkiler.
O halde siyasal güce erişimin ekonomik kaynaklarla aşırı biçimde belirlenmesi, demokrasinin temsil niteliği açısından tartışılması gereken bir konudur.
Anayasa Mahkemesi de siyasi hakların demokrasiyi hayata geçirme hedefiyle doğrudan bağlantılı olduğunu vurguluyor.
Buradan şu sonucu çıkarmak mümkündür:
Seçme ve seçilme hakkının varlığı demokratik düzenin başlangıç noktasıdır; bu hakkın fiilen kullanılabilirliği ise demokratik kalitenin ayrıca tartışılması gereken boyutudur.
PEKİ NEDEN FAKİR BELEDİYE BAŞKANI, VEKİL, MECLİS ÜYESİ DAHA AZ GÖRÜLÜYOR?
Bu sorunun tek bir cevabı yok.
Sadece para demek de doğru olmaz.
Parti içi güç dengeleri var.
Örgütsel ilişkiler var.
Tanınırlık var.
Medya görünürlüğü var.
Mesleki ve sosyal çevreler var.
Aday belirleme yöntemleri var.
Seçim sisteminin özellikleri var.
Ve bütün bunların üzerine ekonomik kaynaklar ekleniyor.
Dolayısıyla mesele:
“Fakirler seçilemiyor.”
gibi basit bir cümleyle açıklanamaz.
Daha doğru soru şudur:
Ekonomik ve sosyal kaynakların dağılımı, kimlerin siyasete girebildiğini ve siyasal rekabette ne kadar etkili olabildiğini ne ölçüde belirliyor?
İşte akademik tartışmanın başlaması gereken yer burasıdır.
PARTİLER KENDİLERİNE ŞU SORUYU SORMALI
Siyasi partiler halkın temsilini istiyor.
Peki kendi aday havuzları toplumun ekonomik yapısını ne kadar yansıtıyor?
Kaç işçi?
Kaç küçük esnaf?
Kaç işsiz genç?
Kaç dar gelirli yurttaş?
Kaç çiftçi?
Kaç emekli?
Kaç asgari ücretli?
Ve daha önemlisi:
Bu insanların aday olabilmek için önlerine çıkan ekonomik maliyet nedir?
Bu soruların cevabı açıklanmadan:
“Biz halkın partisiyiz.”
demek kolaydır.
Zor olan, halkın siyasetin karar mekanizmalarına gerçekten girebilmesini sağlamaktır.
ÇÖZÜM: “KALDIRIN” DEMEK YETMEZ, YENİ BİR MODEL KURMAK GEREKİR
Aday adaylığı ücretleri konusunda birkaç model tartışılabilir.
1. Dar gelirli adaylar için muafiyet
Belirli ve doğrulanabilir gelir kriterlerinin altında kalan yurttaşlardan aday adaylığı ücreti alınmaması.
2. Gelire göre kademeli ücret
Herkesten aynı miktarı istemek yerine, ekonomik kapasiteye göre kademeli bir sistem.
3. Şeffaf siyasi finansman
Partilerin aday adaylığı gelirlerini ve bunların nasıl kullanıldığını kamuoyuna düzenli olarak açıklaması.
4. Harcama sınırlarının etkin denetimi
Seçim yarışını sınırsız harcama yarışına dönüştürmeyecek gerçek denetim mekanizmaları.
5. Parti içi demokratik aday belirleme
Adaylığın yalnızca ekonomik kaynakla değil, üyelerin ve örgütlerin gerçek iradesiyle şekillenmesini sağlayacak yöntemler.
6. Kamuya açık kampanya finansmanı
Ekonomik gücü sınırlı adayların da eşit görünürlük elde edebilmesine yönelik, objektif kriterlere bağlı destek modellerinin tartışılması.
7. Aday adaylığı ücretlerinin amacının açıklanması
Parti:
“Bu parayı neden alıyorum?”
sorusuna açıkça cevap verebilmeli.
Seçim gideri mi?
Örgüt gideri mi?
Adaylık sürecinin idari maliyeti mi?
Yoksa partinin genel finansmanı mı?
Seçmen bunu bilmelidir.
ÇÜNKÜ DEMOKRASİ, SADECE “HERKES ADAY OLABİLİR” DEMEK DEĞİLDİR
Bunu artık daha açık konuşmak gerekiyor.
Hukuki eşitlik başka şeydir.
Siyasal fırsat eşitliği başka şeydir.
Kanun önünde herkes aday olabilir.
Ama ekonomik koşullar nedeniyle bazı yurttaşların adaylık sürecine girmesi fiilen çok daha zor hale geliyorsa, burada demokrasinin temsil boyutunu tartışmak gerekir.
Bu, “seçimler demokratik değildir” şeklinde otomatik bir hüküm değildir.
Daha temel bir sorudur:
Demokratik hakların herkes için eşit olması, bu hakların kullanılmasının maliyetlerinin de herkes için eşit olmasını gerektirir mi?
İşte tartışmanın entelektüel zemini burada.
VE SONUNDA HESAP SORAN SORU
Siyasi partiler vatandaşlardan oy istiyor.
“Bizi destekleyin.”
diyorlar.
Vatandaşlardan üyelik istiyorlar.
“Aramıza katılın.”
diyorlar.
Vatandaşlardan örgütlü mücadele istiyorlar.
“Bizimle siyaset yapın.”
diyorlar.
Peki vatandaş:
“Ben de aday olmak istiyorum.”
dediğinde neden ilk karşılaştığı sorulardan biri:
“Parayı yatırdın mı?”
oluyor?
Elbette partilerin finansman ihtiyacı var.
Elbette adaylık süreçlerinin maliyetleri var.
Fakat demokrasinin finansmanı ile demokrasiye erişimin fiyatlandırılması aynı şey değildir.
İkisini birbirinden ayırmak zorundayız.
Çünkü siyaset, nihayetinde bir kamu işidir.
Milletvekili ülkenin yasalarını yapıyor.
Belediye başkanı kentin bütçesini yönetiyor.
Belediye meclis üyesi kentin kararlarına katılıyor.
Bunlar kişisel ticari faaliyetler değil; kamusal yetki kullanma görevleridir.
Öyleyse kamusal yetkiye ulaşmanın yolu, ekonomik gücü olmayan yurttaş için neden bu kadar pahalı hale gelmelidir?
DEMOKRASİNİN SON SORUSU
Belki artık şu klişeyi biraz değiştirmek gerekiyor:
“Herkes seçebilir, herkes seçilebilir.”
Güzel.
Ama bunun devamını da söyleyelim:
“Peki herkes siyasete aynı ekonomik imkânlarla katılabiliyor mu?”
Eğer cevap hayırsa, demokrasi tartışması burada bitmez.
Tam tersine burada başlar.
Çünkü mesele fakirin siyasete girmesini romantikleştirmek değildir.
Mesele zengini siyasetten dışlamak hiç değildir.
Mesele çok daha temel:
Siyaset, ekonomik gücü olanların doğal olarak daha rahat eriştiği bir alan olmaktan çıkarılabilir mi?
Aday adaylığı ücreti, ekonomik olarak zayıf yurttaş için fiilî bir bariyere dönüşebilir mi?
Para, siyasette zaman ve görünürlük satın alabiliyorsa, siyasal eşitlikten ne ölçüde söz edebiliriz?
Ve en önemlisi:
Halkın oyunu istemek kolaydır. Peki halkın kendi içinden aday çıkarmasının önündeki ekonomik duvarları yıkmaya kim cesaret edecek?
Demokrasi yalnızca halkın kimi seçeceği meselesi değildir.
Aynı zamanda halkın içinden kimlerin seçilebilecek kadar siyasetin içine girebildiği meselesidir.
Ve tam da burada o rahatsız edici soru yeniden karşımıza çıkar:
PARASIZLIK, SİYASETİN GÖRÜNMEYEN SEÇİM BARAJI MI?
Çünkü sandıkta herkesin oyu bir olabilir; fakat siyasetin kapısında herkesin ekonomik imkânı bir değilse, demokrasinin eşitlik iddiasını yalnızca sandıkta değil, sandığa giden yolun tamamında tartışmak zorundayız.





