Halkın dilini, kültürünü ve inanç hassasiyetlerini anlamadan siyaset yapılır mı, monşer?
Bu ülkenin bir realitesi var, monşer!
Bu ülkede beş vakit namaz kılanların sayısı az olabilir. Fakat içkisini içerken ezan okunursa bardağını elinden bırakan, meyhanede şarkı türkü çalarken ezanın sesini duyar duymaz müziği susturan insanlar da var.
Neden?
Saygıdır bu, edeptir bu!
Sana saçma gelebilir monşer! Hatta çağ dışı bulabilir, küçümseyebilir, dudak bükebilirsin.
Ama bu, bu halkın gerçeğidir. Senin hoşuna gitmese de böyledir!
Bu halktan oy almak istiyorsan önce bu halkın değerlerini öğreneceksin. Öğrenmemişsen siyaset biliyorum diye ortalıkta dolaşmayacaksın.
Çünkü siyaset, yalnızca rakamları, anketleri, seçim takvimlerini ve parti programlarını bilmekten ibaret değildir. Siyaset, insanı tanıma sanatıdır.
İnsanı tanımıyorsan toplumu tanıyamazsın; toplumu tanımıyorsan siyaseti de öğrenememişsin demektir.
Anadolu insanının dilinde “Üç Kulhü bir Elham” diye ifade edilen üç İhlâs ve bir Fâtiha sûrelerini okuyamıyorsan merkez sağın, milliyetçi-muhafazakâr seçmenin dünyasını nasıl anlayacaksın monşer?
Elbette herkesin bu sûreleri ezbere bilmesi şart değil. Mesele, siyasetçinin dinî bilgisinin sınırları değil; temsil etmeye talip olduğu insanların kültürüne ne kadar aşina olduğudur.
Okuyamayabilirsin, bilemeyebilirsin. Peki, yanında bu usullere vâkıf, halkın dinî ve kültürel hassasiyetlerini anlayan birini niçin bulundurmazsın?
Bunu da düşünemiyorsan kusura bakma monşer, sen bu sahada ne yapıyorsun?
Allâme-i cihan olsan ne yazar!
Bilgi başka şeydir, irfan başka; siyaset ise ikisini toplumun gerçekliğiyle buluşturabilme sanatıdır.
Çünkü halk, dinle kurduğu bağı bazen beş vakit namazla değil; bir selamla, bir duayla, bir cenazede söylenen sözle, bir ezan karşısında gösterilen tavırla yaşatır.
Kimi için bu bağ çok güçlüdür, kimi için zayıf… Kimi ibadetlerini yerine getirir, kimi getiremez. Ama insanın inancıyla kurduğu ilişkiyi yalnızca ibadet sıklığı üzerinden ölçemezsin.
Bu toplumun önemli bir kesimi, pamuk ipliğiyle de olsa dinî ve kültürel aidiyetine tutunmaktan huzur bulur. Senin anlaman gereken de tam olarak budur.
Senin “Günaydın!” teranen herkesi cezbetmeyebilir monşer!
Bazen içtenlikle söylenmiş, okkalı bir “Selâmün aleyküm!” nice kapıyı açabilir. Fakat senin dilini eşek arısı sokmuş herhâlde; bu sözü söylemek bile zor geliyor!
Kimseye zorla dinî ifade kullandırmaktan söz etmiyorum. Samimiyetsiz bir selamın da kıymeti yoktur.
Mesele, halkın dilini ve kültürünü küçümsemeden konuşabilmektir.
Hele bir de ölüm karşısındaki diline bak!
Bu toplumda bir insanın ardından “Allah rahmet eylesin!” denir. Elbette “Işıklar içinde uyusun!” diyen de vardır. Herkesin tercihine saygı duyulmalıdır.
Fakat sen, Anadolu insanının dinî hassasiyetlerini hesaba katmadan yalnızca kendi dilini ve dünya görüşünü merkeze koyarsan o insanlarla arana mesafe koymuş olursun.
Sonra da dönüp sorarsın:
“Bu halk bizi neden anlamıyor?”
Belki de asıl soru şudur monşer:
Sen bu halkı ne kadar anlıyorsun?
Özellikle Anadolu'da, merkez sağda ve milliyetçi-muhafazakâr çevrelerde karşılık bulmak istiyorsan insanların gündelik hayatında yer etmiş dinî ifadeleri, gelenekleri ve sembolleri tanımak zorundasın. Bunları küçümseyerek değil, anlamaya çalışarak…
Anlamadıysan bu sularda yüzme monşer, boğulursun!
Nitekim kaç kere boğulma tehlikesi geçirdin, kaç kere seçim denizinde çırpındın! Ama her defasında bir cankurtaran çıktı, seni kıyıya taşıdı. Önüne yeni fırsatlar geldi, yeni imkânlar doğdu.
Peki, sen ne yaptın?
Tecrübeyi ders çıkarmak için değil, aynı hatayı yeniden yapmak için mi biriktirdin?
İnsan bazen kendi yanlışlarından öğrenemez; asıl tehlike, başkalarının da aynı yanlışları kendisine tekrar tekrar yaptırmasıdır.
Kim veriyor sana bu aklı, bilemiyoruz. Ama akıl verenin de akla muhtaç olduğu anlaşılıyor!
Zengin demek varken “varsıl” dedirten kim, monşer?
Halkın dilinde yerleşmiş bir kelimeyi bırakıp karşılığı toplumda aynı sıcaklığı bulmayan bir kelimeyi öne çıkarmak hangi siyaset aklının ürünüdür?
Elbette dil değişir, kelimeler yenilenir, yeni karşılıklar üretilir. Buna kimsenin itirazı yok. Fakat bir kelimeyi değiştirmekle toplumun düşünce dünyasını değiştiremezsin. Hele bunu halka tepeden bakarak yapmaya kalkarsan, kelimeyi yenilersin ama mesafeyi de büyütürsün.
Senin aklın da mı yok monşer?
İnsan bir durup “Ben ne yapıyorum?” diye soramıyorsa, kusura bakmasın; siyaset yaptığını sanabilir ama siyaset sanatının en temel kuralını gözden kaçırıyor demektir.
Çünkü siyaset, halka kendi dilini dayatmak değil; halkın dilini anlayarak kendini anlatabilmektir.
Siyasetçi, halkın bütün değerlerini benimsemek zorunda değildir. Herkesin inancına, hayat tarzına ve düşüncesine saygı göstermek de kendi kimliğinden vazgeçmek anlamına gelmez. Fakat temsil iddiasında bulunduğun insanları tanımak, onların hassasiyetlerini anlamak ve onlarla sahici bir iletişim kurmak zorundasın.
Halka rağmen siyaset yapabilirsin; ama halkın gerçekliğini yok sayarak kalıcı bir toplumsal bağ kuramazsın.
Umut olamazsın bu kafayla, bu siyaset anlayışıyla monşer!
Ne kendini yor ne bizi…
Çünkü siyaset, yalnızca halka ne söyleyeceğini bilmek değildir; halkın neyi, neden önemsediğini de bilmektir.
Ve unutma monşer:
Sandıkta yalnızca vaatler yarışmaz. Dil, kültür, aidiyet, güven ve samimiyet de yarışır.
Sen bunları öğrenmeden, anlamadan, kendi doğrularını toplumun tamamına ölçü yaparak siyaset yapmaya devam edersen, seçim sonuçlarına şaşırmaya da devam edersin.
Sonra yine bir cankurtaran ararsın!
Ama her denizin bir kıyısı, her hatanın bir telafisi yoktur monşer.
Realiteye rağmen siyaset yapılır mı? Yapılır elbette. Fakat realiteyi görmezden gelen siyaset, sonunda kendi gerçekliğiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Kendi düşen ağlamaz monşer!
Ağlama!
Numan CENGİZ
İlahiyatçı Araştırmacı Yazar





