İktidarın Kırılganlığı, Muhalefetin Alternatifsizliği ve Stratejik Yanılgılar
İKTİDAR CEPHESİ
Gerek AK Parti gerekse MHP tabanında belirgin bir kırılganlık göze çarpıyor.
Yeniden çözüm süreci, Umut Hakkı, kurucu önder ve benzeri açılımlar, terör karşıtı hassasiyeti yüksek kesimlerde, özellikle şehit ailelerinde ve yakın çevrelerinde ciddi bir infiâl uyandırmış durumda.
Ancak bütün bu gelişmelere rağmen Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düğüm, alternatifsizlik sendromunda çözülüyor!
Umut veren, heyecan aşılayan, seçmene yeni bir gelecek tasavvuru sunan güçlü bir aday ortaya çıkmadığı sürece sahada hâkim olan düşünce, ehven-i şerreyn (iki kötünün daha hafifi) mantığıdır.
Bu düşüncede ibre Cumhur İttifakı adayına dönüyor.
Sayın Cumhurbaşkanı yeniden aday olsa da olmasa da mevcut şartlar altında bu tablonun değişmesi pek muhtemel görünmüyor!
Süreç sadece iktidarın değil muhalefetin de alternatifsizliğine evrilmiş durumda!
Muhalefet muhaliflikten memnunsa, iktidar muktedirlikten mi imtina edecek?
MUHALEFET CEPHESİ
Partisel bazda avantaj Yeni Parti'de görünürken CHP'nin baraj altı riski, İYİ Parti'nin ise son gelişmeler sonrasında ivme kaybı dikkat çekiyor. İYİ Parti baraj sınırını aşabilir de aşamayabilir de!
Yeni Parti hakkındaki yolsuzluk söylemleri, tarafların şartlanmışlık psikozu sebebiyle beklenen etkiyi oluşturmuyor. Kimse bu iddialara inanmak istemiyor; önemli bir kesim bunların siyasi bir komplo olduğu kanaatinde.
Aklıselim sahibi birçok kişinin de böyle düşündüğü görülüyor. Üstelik aynı mantık Cumhur İttifakı için de geçerli!
Fon krizinin ardından beklenen oy düşüşünün yaşanmayacağı, etkinin en fazla üç puan civarında kalacağı anlaşılıyor.
Ancak bu düşüş, Cumhurbaşkanlığı seçiminde 50+1 için muhalefet lehine yeterli bir sonuç doğurmaya yetmiyor!
Milliyetçi muhalefet blokunun bölünmüşlügü ise başlı başına bir handikap.
İYİ Parti, Zafer Partisi ve Anahtar Parti arasında fikrî yakınlık bulunmasına rağmen, aralarındaki rekabet ve paylaşım sorunu, tabiri caizse düşman kardeşler durumunu ortaya çıkarıyor.
Bu durum, söz konusu bloktan çıkabilecek ortak bir Cumhurbaşkanı adayına da daha başlangıçta darbe vuruyor!
Bu konuda Müsavat Dervişoğlu'nun ve İYİ Parti yönetiminin stratejilerini gözden geçirmesi gerekiyor.
Diğer taraftan Kılıçdaroğlu'nun arınma tezi de şimdilik bir temenniden öteye geçebilmiş değil.
Parti içindeki harcamalar ve sorunlu olduğu düşünülen isimlerin önemli görevlere getirilmesi, bu tezin inandırıcılığına ciddi zarar veriyor.
Arınmadan söz ederken eski alışkanlıkları sürdürmek, söylem ile eylem arasındaki uçurumu büyütüyor.
Merkez Soldaki bölünmüşlük de ayrı bir sorun!
"Birlikten kuvvet doğar" dense de "baş ol da soğan başı ol" tercih edilmekte muhalefet cephesinde!
Bu dağınık yapıda ikircikli tutumlarla muhalefetin iktidar olma şansı yok denecek kadar zayıf an itibariyle!
3.STRATEJİK YANILGILAR
Siyasette en önemli yanılgılardan biri, parti başarısı ile Cumhurbaşkanlığı seçimindeki başarıyı aynı denklem içerisinde değerlendirmek!
Oysa parti avantajı ile Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmak arasında doğrudan ve zorunlu bir ilişki yok!
Birinci partinin Cumhurbaşkanı adayının seçimi kazanacağına dair hiçbir garanti bulunmadığı gibi, bağımsız bir adayın da bu sistem içerisinde Cumhurbaşkanı seçilmesi mümkün!
İşin püf noktası, az önce ifade ettiğimiz meselede düğümleniyor:
ALTERNATİF!
Seçmen yalnızca kime karşı olduğunu değil, kimin yanında durabileceğini de bilmek istiyor.
Muhalefetin rakibini eleştirmekten ibaret bir siyaset anlayışı yerine, seçmene güven verecek ve geleceğe dair heyecan uyandıracak bir alternatif ortaya koyması gerekiyor.
4. GENEL DURUM: PARTİ DEĞİL, ADAY KAZANDIRIR!
Parti eksenli hareket etme mantığı, Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde tek başına sonuç vermeyecek.
Durum net!
Aday eksenli siyaset anlayışı yine belirleyici olacak!
Çünkü yürütme gücü Cumhurbaşkanında toplanmış durumda. TBMM'nin yürütme üzerindeki fonksiyonu ise mevcut sistemde oldukça sınırlı.
Dolayısıyla partilerin önceliği, kendi kurumsal çıkarlarını değil, seçimi kazanabilecek Cumhurbaşkanı adayını esas alan bir strateji geliştirmek olmalıdır.
Bu, yalnızca siyasi bir tercih değil, mevcut sistemin dayattığı bir zorunluluktur.
Teşkilatlanma meselesinde de benzer bir stratejik yanılgı yaşanıyor.
İl başkanları konusunda temel sıkıntı büyükşehirlerde düğümleniyor.
İstanbul dışındaki büyükşehirleri birbirinin benzeri, kozmopolit ve birbirinin yerine ikame edilebilir yerleşimler olarak görmek büyük hata!
Örneğin Ankara, Eskişehir, Bursa ve İzmir...
Bu şehirlerin her birinin kendine özgü sosyolojik yapısı, siyasi refleksleri, yerel dinamikleri ve seçmen davranışları var.
Dolayısıyla bu şehirlerde, orayı tanıyan, oranın insanını bilen ve mümkünse o şehirden yetişmiş kişilerin il başkanı yapılması son derece önemli.
Bu mevzuda örneğin Diyarbakır Trabzon gibi Doğuda ve Karadeniz'de dikkat sözkonusu ne var ki Batıda aynı duyarlılığı görmek mümkün değil!
Siyaset, uzaktan kumandayla yönetilecek bir faaliyet sanılmasın!
Yerelin ruhunu bilmeyen, yerelin sorunlarına dokunamayan ve teşkilatla sahici bağ kuramayan yönetim anlayışının başarı şansı sınırlı!
Üstelik bu konudaki hatalar muhalefet cephesinde iktidar kanadına nazaran çok daha belirgin!
SON SÖZ: İKTİDARIN ŞİFRESİ BENDE!
Tahminlerimde yanılma payının düşük olmasının temel sebebi, geliştirdiğim ve sahadaki gelişmeleri okumakta kullandığım formüldür.
Daha önceki “İktidarın Şifresi Bende” başlıklı X paylaşımımda da ifade ettiğim üzere;
Hamdolsun, yanılmadık, yanılmıyoruz ve yanıltmıyorlar!
Çünkü siyaset yalnızca görünen üzerinden okunmaz.
Görünenin arkasındaki seçmen psikolojisini, toplumsal refleksleri, teşkilat gerçeklerini ve alternatif arayışını da doğru analiz etmek gerekir.
Sandık sonuçları, çoğu zaman siyasetçilerin anlattıklarından ziyade seçmenin anlatamadıklarını ortaya koyar.
Sahadan yansıyan gerçek budur!
Selam ve muhabbetlerimle...
Numan CENGİZ
İlahiyatçı Araştırmacı Yazar





