İZVERİ

Köşe yazısı

SAKALLI CELAL’İ HAKLI ÇIKARDIK!(*) “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.”

Tahsil cehaleti bitirmiyorsa, çoğaltılan üniversiteler neyi çoğaltıyor: bilgiyi mi, cehaleti mi?

Yayınlandı: 19 Ekim 2026 07:40

Güncellendi: 19 Ekim 2026 09:56

Paylaş

SAKALLI CELAL’İ HAKLI ÇIKARDIK!(*)

“Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur.”

Sakallı Celal’in bu meşhur sözü, Türkiye’de yükseköğretim alanında yaşanan bazı uygulamaları anlatmak için âdeta biçilmiş kaftan.

Üniversite sayısını artırıyor, fakülteler açıyor, mevcut üniversiteleri bölerek yenilerini kuruyoruz. Gerekçemiz ihtisaslaşma, hedefimiz eğitim imkânlarını yaygınlaştırmak. Ancak uygulamalarımıza bakınca, bazen aynı işi iki kez yapıp bunu yeni bir başarı gibi sunup sunmadığımızı düşünmeden edemiyoruz.

Örneğin, bir üniversitenin mühendislik fakültesini ayırarak müstakil bir teknik üniversite kuruyoruz. Böylece mühendislik alanında ihtisaslaşmaya gidiyoruz. Ardından, geride kalan üniversitede yeniden mühendislik, hatta teknoloji fakültesi açıyoruz!

Önce mühendislik fakültesini ayırıp yeni bir üniversite kuruyor, sonra eski üniversitede yeniden mühendislik eğitimi vermeye başlıyoruz.

Böylece bir üniversiteyi ikiye çıkarırken, ihtisaslaşmanın yanına bir de akademik tekrarı ekliyoruz.

İşte Sakallı Celal’in sözü tam da burada anlam kazanıyor. Yükseköğretimdeki diğer icatlarımıza da bir göz atalım.

Bir binada üç üniversite!

Üniversiteleri çoğaltmakla kalmıyor, onları yerleştirme konusunda da yaratıcı çözümler geliştiriyoruz.

Aynı kampüste üç ayrı üniversitenin fakülteleri, hatta aynı binanın farklı katlarında üç ayrı üniversitenin senatoları bulunabiliyor.

Birinci katta bir üniversite, ikinci katta diğeri, üçüncü katta bir başkası… Asansöre bindiğinizde yalnızca kat değil, üniversite de değiştirebilirsiniz!

Bina ortak, yönetimler ayrı, senatolar ayrı. Yükseköğretimde mekân tasarrufu ile idari çoğulluğu bir araya getiren özgün bir model!

Elbette aynı kampüste birden fazla üniversitenin bulunması tek başına sorun değildir. Asıl mesele, bu yapılanmanın bilimsel kapasiteye ne kattığıdır. Tabelalar çoğalırken bilimsel üretim aynı ölçüde artmıyorsa, üzerinde durulması gereken bir durum var demektir.

Yükseköğretimin İsveç çakısı

Fakülte yapılanmasında da elimiz boş değil. Karşımızda yeni gözdemiz: Uygulamalı Bilimler Fakültesi!

Adeta yükseköğretimin İsveç çakısı. Yeni bir bölüm mü açılacak? Uygulamalı bilimler! Başka bir alana mı ihtiyaç duyuldu? Onu da aynı şemsiyenin altına alalım.

Tıpkı TBMM’deki torba yasa gibi. Torbaya farklı maddeleri doldurursunuz; burada da farklı bölümleri aynı fakültede toplarsınız.

Torba yasada madde, uygulamalı bilimlerde bölüm… Yeter ki yer bulunsun!

Uygulamalı bilimlerin elbette akademik bir karşılığı var. Mesele, bu kavramın farklı alanları bir araya getiren bir isim olmanın ötesinde, yeni bölüm açmayı kolaylaştıran bir etikete dönüşüp dönüşmediği.

İsim bulmakta sıkıntımız yok. Asıl soru, açılan her bölümün hangi ihtiyaca cevap verdiğidir.

Üniversite mi kuruyoruz, öğrenci mi topluyoruz?

Gelelim meselenin can alıcı tarafına.

Üniversiteyi il ve ilçeye, hatta kasabaya öğrenci getiren bir cazibe merkezine dönüştürüyoruz. Öğrenci gelsin, ev tutsun, yurtta kalsın, yemek yesin, alışveriş yapsın; şehir hareketlensin, esnaf kazansın.

Böylece üniversite, bilim üreten bir kurum olmanın yanında yerel ekonominin de önemli bir unsuru hâline geliyor. Yeni fakülteler ve bölümler, akademik ihtiyaçların yanı sıra şehre kaç öğrenci getirecekleri hesabıyla da gündeme gelebiliyor.

Üniversitelerin bulundukları yerlere ekonomik katkı sağlaması doğaldır. Ancak öğrenci sayısı, eğitimin niteliğinin önüne geçerse öncelikler birbirine karışır.

Üniversiteyi bilim üretmek için mi kuruyoruz, yoksa şehre öğrenci getirmek için mi?

Sakallı Celal’i haklı çıkardık mı?

Üniversite kurmakla üniversite geleneği oluşturmak, fakülte açmakla bilim üretmek, öğrenci sayısını artırmakla nitelikli insan yetiştirmek aynı şey değildir.

Sakallı Celal’in “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkün olur” sözü, yükseköğretimdeki bu çelişkiyi düşünmeye davet ediyor. Bir başka sözü ise meselenin belki de daha derin bir tarafına işaret ediyor:

“Bu ülkede ilgililer bilgisiz, bilgililer de ilgisizdir.”

Eğer kararları alanlar bilimsel birikimden yeterince yararlanmıyor, bilimsel birikime sahip olanlar da karar süreçlerine gerektiği ölçüde katılmıyorsa, ortaya çıkan tabloya şaşırmamak gerekir. Kurumlar çoğalır, tabelalar değişir, yeni fakülteler açılır; fakat bütün bunların bilimsel niteliğe ne ölçüde yansıdığı sorusu cevapsız kalabilir.

Belki de asıl mesele, üniversitelerin sayısından önce bilginin karar mekanizmalarındaki yeridir.

Buradaki eleştiri akademisyenlere veya öğrencilere değil; kurumsal çoğalmayı kendi başına başarı sayan, bilimsel birikimi ve niteliği ikinci plana iten anlayışadır.

Üniversiteleri çoğaltmayı başardık. Peki, bilimin niteliğini de aynı ölçüde yükseltebildik mi?

Sakallı Celal’i haklı çıkardık mı, buna okur karar versin. Ancak onun iki sözü de bugün hâlâ tartışmamız gereken meseleleri önümüze koyuyorsa, üzerinde biraz daha düşünmemiz gerekiyor demektir.


(*) Asıl adı Celal Yalınız olan Sakallı Celal (1886–1962), öğretmenliği, keskin zekâsı ve toplumun çelişkilerini nükteli sözlerle dile getirmesiyle tanınan sıra dışı bir düşünür.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

4 dk