KARDEŞLİĞİN DE BİR AKLI OLUR
Birleşmiş Milletler’de İsrail Başbakanı’nın konuşması sırasında Türkiye’nin salonu terk etmesi, Azerbaycan heyetinin ise salonda kalmasıyla başlayan tartışma, sosyal medyada kısa sürede Türkiye–Azerbaycan gerilimine dönüştü. Ardından Azerbaycan’daki okul kıyafetleri kararı da tartışmaya eklenince, diplomatik ve iç politik tercihler iki toplumun birbirini sorguladığı bir zemine taşındı. Asıl soru şu: Bir görüş ayrılığı neden kardeşlik tartışmasına dönüşüyor?
Bir diplomatik tercih, nasıl oldu da iki kardeş ülkenin insanlarını birbirine karşı konumlandıran bir tartışmaya dönüştü?
Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda İsrail Başbakanı’nın konuşması sırasında Türkiye’nin salonu terk etmesi, Azerbaycan heyetinin ise salonda kalması iki ülkenin sosyal medya gündemine oturdu. Diplomatik bir tutum farklılığı, kısa sürede “Türkiye mi, Azerbaycan mı?” tartışmasına çevrildi.
Ardından Azerbaycan’da okul kıyafetleriyle ilgili karar gündeme geldi. Türkiye’de bazı İslami ve muhafazakâr çevrelerden Azerbaycan’ın özgürlük anlayışına yönelik eleştiriler yükseldi.
Oysa iki konu birbirinden farklıydı: Biri bir devletin diplomatik tercihi, diğeri bir ülkenin eğitim politikasıyla ilgili kararıydı. Bunların aynı tartışmada birleştirilmesi, meseleyi açıklığa kavuşturmak yerine iki toplum arasındaki gerilimi artırdı.
Özgürlükler elbette hem Türkiye’de hem Azerbaycan’da tartışılabilir. Fakat bunun için ölçünün değişmemesi gerekir. Türkiye’de savunduğumuz bir özgürlük ilkesini Azerbaycan söz konusu olduğunda da savunabiliyor muyuz? Ya da Azerbaycan’ı eleştirirken Türkiye’deki benzer tartışmaları görmezden geliyor muyuz?
Asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü bu tartışmadan ne Türkiye kazanıyor ne Azerbaycan.
Bu yazıyı yazmak için çok düşündüm. Bazen yazarak, bazen susarak zarar verebilirsiniz. Belki zülfüyâre dokunacak. Ama bazı meselelerde susmak da bir tercihtir.
Belki de tam şimdi konuşmanın zamanıdır.
Yıllar önce Azerbaycan üzerine yaptığımız akademik çalışmalarda, tarihsel ilişkileri, toplumsal hafızayı ve iki ülke arasındaki diplomatik seyri incelerken iki önemli sonuca ulaşmıştık:
Azerbaycan’ın en candan dostu Türkiye’dir.
Ancak aynı tarihsel ve duygusal bağ, Türkiye–Azerbaycan ilişkisini aynı zamanda son derece hassas bir ilişki hâline getirmektedir.
İki ayrı devletiz; fakat kendisini aynı milletin iki parçası olarak gören iki toplumuz. Ortak tarih, kültür, hafıza ve akrabalık bağları bu ilişkinin içindedir.
Bu nedenle küçük bir siyasi veya diplomatik farklılık, başka ülkeler arasındaki benzer bir anlaşmazlıktan çok daha hızlı biçimde toplumsal bir tartışmaya dönüşebiliyor.
Duygu aklın önüne geçtiğinde, kardeşlik bile tartışmanın konusu hâline gelebiliyor.
NE ARA BURAYA GELDİK?
“Kardeşin kardeşe borcu olmaz” anlayışından, birbirimize yaptıklarımızın hesabını tutmaya ne ara geldik?
Ne ara Türkiye’ye yakınlık ile Azerbaycan’a yakınlığı birbirinin alternatifi gibi görmeye başladık?
İnsanları siyasi tercihlerine, destekledikleri taraflara veya yönelttikleri eleştirilere göre sınıflandırmak da bu gerilimi büyütüyor.
Aynı durum özgürlük tartışmaları için de geçerli.
Azerbaycan’daki özgürlükleri elbette tartışabiliriz. Ancak ülkenin bütün toplumsal ve siyasal gerçekliğini tek bir mesele üzerinden değerlendirmek, sağlıklı bir tartışma zemini oluşturmaz.
Eleştiri hakkımız var; fakat eleştirinin de bir ölçüsü ve tutarlılığı olmalı.
Kardeşlik, aynı düşünmek değildir. Farklı düşündüğümüzde birbirimizi düşmanlaştırmamaktır.
KARABAĞ’IN HESABI TUTULUR MU?
44 günlük savaş sonrasında yaşanan tartışmalar da bize aynı hassasiyeti gösterdi.
Bir tarafta Türkiye’nin rolünü öne çıkaran “Biz oradaydık” yaklaşımı; diğer tarafta buna tepki olarak Azerbaycan’ın kendi mücadelesini ve ödediği bedeli hatırlatan “Silahın parasını biz verdik” söylemi…
Oysa mesele bir fatura hesabına indirgenemeyecek kadar büyük.
Toprağa düşenler Azerbaycan’ın evlatlarıdır.
Türkiye kardeşinin yanında durmuş, önemli bir siyasi ve stratejik destek vermiştir. Azerbaycan ordusu ve halkı ise kendi toprağı için savaşmış ve ağır bedeller ödemiştir.
Birinin katkısını anlatmak için diğerinin payını küçültmeye gerek yok.
Kardeşlik dayanışmadır; muhasebe değildir.
DİASPORA NEREDE?
Uzun yıllar sonra Diaspora Komitesi başkanı değişti. Türkiye’de gerçekleştirdiği ilk toplantılardan birine ben de katıldım. O toplantıda gördüğüm yaklaşım, diaspora politikasının nasıl ele alınması gerektiği üzerine yeniden düşünmeme neden oldu.
Azerbaycan vatandaşları devletin doğal muhataplarıdır. Ancak diaspora bundan daha geniş bir toplumsal alandır.
Diaspora; başka ülkelerde yaşayan soydaşlarla, Azerbaycan’la gönüllü bağ kuran topluluklarla, akademi, sivil toplum, kültür, iş dünyası ve siyasetin farklı kesimleriyle kurulan toplumsal ilişkiler bütünüdür.
Devlet diasporayı destekleyebilir ve koordine edebilir. Ancak diaspora yapılarının devlet kurumlarının bir uzantısına dönüşmemesi gerekir.
Bu nedenle kuruluşları “tanınan” ve “tanınmayan” diye ayırmak yerine, farklı yapılarla iletişim kurmak daha sağlıklı olacaktır.
Çünkü diaspora yalnızca destekleyenlerden değil, eleştiren ve gerektiğinde itiraz edenlerden de oluşur.
Asırlar boyunca yurtlarından koparılan, Çarlık ve Sovyet dönemleri başta olmak üzere sürgünlerle dünyanın farklı coğrafyalarına savrulan kadim Azerbaycan evlatlarının çocukları ve torunları da bu hikâyenin parçasıdır.
Vatandaşlık değişebilir; tarihsel hafıza değişmez.
Diaspora Komitesi başkanı da diasporanın amiri değil, neferi ve hizmetkârı olmalıdır.
“Ben sizi tanımam” yaklaşımı yerine, “Sizi tanımaya, dinlemeye ve anlamaya geldim” yaklaşımı esas alınmalıdır.
Bakü’deki Komite diasporanın yerine karar veren değil, diasporanın sesini Bakü’ye taşıyan bir koordinasyon merkezi olmalıdır.
SON SÖZ
Türkiye–Azerbaycan ilişkisini korumak için daha fazla slogana değil, daha fazla kurumsal akla ihtiyacımız var.
Güçlü duygular doğru kurumlarla buluştuğunda büyük bir güç ortaya çıkar. Ancak duygu kurumların, dar çevreler toplumun, siyasi taraftarlık da ortak aklın yerine geçtiğinde aynı güç zafiyete dönüşebilir.
Burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Güçlü ve kapsayıcı bir diaspora mekanizması olsaydı, diplomatik bir görüş ayrılığının kamuoyunda bu ölçüde gerilime dönüşmesini ve diplomatik misyon önünde protestolara kadar varmasını önleyecek daha güçlü bir iletişim zemini kurulamaz mıydı?
Diasporanın görevi protesto hakkını ortadan kaldırmak değil; kriz anlarında iletişim kanallarını açık tutmak, yanlış anlamaları azaltmak ve iki toplum arasındaki bağı korumaktır.
Bütün bunları konuşurken yaşananları hemen “dış güçlerin oyunu” diye açıklamak da kolaycılıktır. Dışarıda elbette hesap yapanlar, fırsat kollayanlar olabilir. Fakat her sorunun sorumluluğunu dışarıda aramak, kendi eksiklerimizle yüzleşmeyi erteler.
Dışarıda güç olabilir; ama güçsüzlük içerideyse, sorunu yalnızca dışarıda aramak işi savsaklamaktır.
Asıl mesele, dışarıdan gelen etkilere karşı içeride ne kadar güçlü olduğumuzdur. Kurumlarımız ne kadar kapsayıcı, toplumlarımız ne kadar iletişime açık, birbirimizi dinleme kapasitemiz ne kadar güçlü?
Henüz geç değil. Belki de tam zamanı.
Çünkü güçlü diaspora, yalnızca kendisine benzeyenleri bir araya getiren değil; farklı insanları ortak bir milli mesele etrafında buluşturabilen diasporadır.
Kardeşlik, birbirimize daha az şey söylemek değildir.
Birbirimize daha doğru şeyleri, doğru zamanda ve doğru biçimde söyleyebilmektir.
Çünkü kardeşliğin de bir aklı olur.
Sözüm, özümü bağlar.





