SEKÜLERLİĞİN MUHAFAZAKÂRLIĞI
Türkiye'de laiklik gerçekten değişim mi, yoksa mevcut düzeni koruma refleksi mi?
Türkiye'de siyasal tartışmanın en büyük yanılgılarından biri, sekülerlik ile laikliği aynı şey sanmaktır.
Sekülerlik, öncelikle bir yaşam biçimidir. Bireyin gündelik hayatını dini kuralların belirleyiciliğinden bağımsız biçimde kurabilmesidir. Laiklik ise bundan çok daha geniş bir siyasal ve hukuki meseledir: Devletin inançlar karşısındaki konumu, yurttaşların inançları nedeniyle ayrımcılığa uğramaması ve devletin hiçbir inancı diğerine üstün kılmamasıdır.
Türkiye'de ise bu iki kavram çoğu zaman birbirinin yerine kullanılıyor.
Daha da önemlisi, kendisini laik ve seküler olarak tanımlayan geniş bir toplumsal kesimin laiklik anlayışı, çoğu zaman devletin din alanından çekilmesini değil, mevcut devlet-din ilişkisinin korunmasını savunuyor.
İşte asıl paradoks burada başlıyor:
Türkiye'de seküler yaşam biçimini savunan bir kesim, siyasal ve kurumsal anlamda son derece muhafazakâr bir pozisyon alabiliyor.
Çünkü muhafazakârlık yalnızca dini değerleri korumak değildir.
Muhafazakârlığın başka bir biçimi de mevcut düzeni değiştirmemek, yerleşmiş kurumları korumak ve alışılmış güç ilişkilerinin devamını istemektir.
Dolayısıyla Türkiye'deki sekülerliğin bir bölümü, değişim talebinden çok düzenin korunması refleksi üzerinden okunabilir.
Buradaki temel düşünce çoğu zaman şudur:
“Din devletin kontrolünde olsun; fakat benim hayatımı belirlemesin.”
Bu yaklaşım, klasik anlamda laikliğin devlet ile din arasına koyduğu mesafeden farklıdır.
Çünkü burada devletin din alanındaki varlığı sorgulanmamakta; yalnızca devletin bu alanı kontrol altında tutması tercih edilmektedir.
Başka bir ifadeyle tartışma:
“Devlet din alanından çekilsin mi?”
sorusundan çok,
“Din alanını kim kontrol etsin?”
sorusuna dönüşmektedir.
Ve bu nedenle Türkiye'deki laiklik tartışmasının önemli bir bölümü aslında laiklikten ziyade devletçilik üzerinden yürümektedir.
DİYANET: LAİKLİĞİN KURUMU MU, DEVLETİN DİN ÜZERİNDEKİ DENETİMİ Mİ?
Diyanet İşleri Başkanlığı bu paradoksun en önemli örneklerinden biridir.
Seküler kesimin bir bölümü Diyanet'i devletin din alanındaki müdahalesinin sembolü olarak görmek yerine, tarikatların ve cemaatlerin karşısındaki güvenli liman olarak değerlendirmektedir.
Devlet tarafından görevlendirilen imamı tercih etmektedir.
Çünkü devletin atadığı imam, ona göre tarikatın kendi imamından daha güvenlidir.
Devletin kontrolündeki cami, cemaatin veya tarikatın kontrolündeki camiden daha makul görülmektedir.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Devletin din üzerindeki kurumsal ağırlığı sorgulanmamakta; o ağırlığın tarikatların eline geçmesi engellenmeye çalışılmaktadır.
Dolayısıyla seküler kesimin bir bölümü için Diyanet'in varlığı laikliğe rağmen değil, tarikatlara karşı laik düzenin güvencesi olarak kabul edilmektedir.
Bu, son derece önemli bir çelişkidir.
Çünkü devletin dini kontrol etmesini kabul etmek ile devletin bütün inançlar karşısında tarafsız olmasını istemek aynı şey değildir.
Gerçek laiklik açısından asıl soru şudur:
Devlet dini kontrol etmeli mi, yoksa devlet bütün inançlar karşısında eşit mesafede mi durmalı?
Bu iki yaklaşım arasındaki fark, Türkiye'deki laiklik tartışmasının en az konuşulan fakat en önemli meselelerinden biridir.
ALEVİLİK: GÖRÜNÜRLÜK İLE EŞİTLİK AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Alevilik meselesinde de benzer bir paradoks ortaya çıkmaktadır.
Cemevlerinin açılması, Alevi kültürünün kamusal alanda görünür olması, belediyelerin çeşitli etkinlikleri desteklemesi elbette önemlidir.
Hacı Bektaş etkinliklerinin desteklenmesi, Alevi kültürünün kamusal görünürlüğünün artması ve cemevlerinin toplumsal yaşamda daha fazla yer edinmesi olumlu gelişmelerdir.
Ancak bütün bunlar başka bir soruyu ortadan kaldırmaz:
Devlet Alevilik karşısında gerçekten eşit yurttaşlık temelinde mi davranıyor?
Çünkü bir kültürel etkinliğe destek vermek ile inançlar arasında hukuki ve kurumsal eşitlik sağlamak aynı şey değildir.
Bir belediyenin cemevine destek vermesi önemlidir.
Fakat laik devlet anlayışının ölçüsü belediyenin kültürel desteği değil, devletin bütün yurttaşlara aynı hukuki mesafede durup durmadığıdır.
Burada da aynı yanılgıya düşüyoruz:
Yerelde yaşanan bazı özgürlük alanlarını, devletin din sorununu çözdüğü şeklinde yorumluyoruz.
Oysa:
Görünürlük eşitlik değildir.
Kültürel kabul, hukuki eşitliğin yerine geçmez.
İZMİR: SEKÜLERLİĞİN VE MUHAFAZAKÂRLIĞIN AYNI ANDA VAR OLABİLDİĞİ KENT
Bu paradoksu anlamak için İzmir önemli bir örnektir.
İzmir, Türkiye'nin seküler yaşam tarzıyla en fazla özdeşleştirilen kentlerinden biridir.
Modern yaşam, laiklik, Cumhuriyetçilik ve Kemalizm kent kimliğinin önemli unsurlarıdır.
Ancak İzmir'i yalnızca seküler bir kent olarak tanımlamak eksiktir.
Çünkü aynı İzmir'de dini cemaatler, tarikatlar, öğrenci yurtları, Kur'an kursları ve muhafazakâr örgütlenmeler de uzun yıllar varlık göstermiştir.
Farklı dönemlerde farklı dini yapılanmalar kentte ciddi örgütlenme kapasitesine ulaşmıştır.
Dolayısıyla İzmir, sekülerliğin muhafazakârlığı dışladığı bir kent değil; sekülerlik ile muhafazakârlığın aynı toplumsal zeminde yan yana, bazen karşı karşıya, bazen de birbirini besleyerek var olduğu bir siyasal laboratuvar olarak okunabilir.
Bu durum Türkiye'nin genel siyasal yapısını da anlamamıza yardımcı olur.
Çünkü bir toplumda iki farklı ideoloji birbirinin karşıtı olabilir.
Fakat birbirlerinin varlığını da sürekli yeniden üretebilirler.
Bir taraf kendisini diğerine karşı tanımladıkça, karşı taraf da kendi kimliğini güçlendirir.
Böylece:
Sekülerlik muhafazakârlığa karşı güçlenir; muhafazakârlık da sekülerliğe karşı güçlenir.
Sonuçta toplum, gerçek bir demokratik çoğulculuktan ziyade sürekli bir kimlikler mücadelesi içerisinde tutulur.
KEMALİZM: İDEOLOJİDEN YAŞAM TARZINA
İzmir'deki seküler kimliğin önemli unsurlarından biri de Kemalizmdir.
Kemalizm Türkiye'de yalnızca bir siyasal düşünce olarak kalmamış; zaman içerisinde bazı toplumsal kesimler açısından bir yaşam tarzına, kültürel aidiyete ve kimlik savunusuna dönüşmüştür.
Bu dönüşümün olumlu ve olumsuz sonuçları birlikte değerlendirilmelidir.
Kemalizm modernleşme, Cumhuriyetçilik ve laiklik açısından önemli bir tarihsel referans oluştururken, toplumsal kimliğin aşırı siyasallaştığı dönemlerde farklı siyasal düşünceler kolaylıkla tehdit kategorisine sokulabilmiştir.
Böylece siyasal tartışma:
“Sen ne düşünüyorsun?”
sorusundan çıkıp,
“Sen bizden misin?”
sorusuna dönüşmüştür.
Bu dönüşüm, yalnızca muhafazakâr siyasette görülen bir kimlik siyasetinin seküler versiyonunu da yaratmıştır.
Muhafazakâr kesim:
“Benim değerlerime müdahale etme.”
der.
Seküler-Kemalist kesim:
“Benim yaşam tarzıma müdahale etme.”
der.
Bu iki talep birbirinin aynısı değildir.
Ancak ikisinin de demokratik açıdan sorunlu hale gelebileceği ortak bir nokta vardır:
Kendi yaşam alanını devlet gücüyle koruma isteği.
BURHAN ÖZFATURA VE İZMİR'İN SİYASAL SINIRLARI
Burhan Özfatura dönemi bu açıdan İzmir siyasetinin sembolik örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Özfatura'nın muhafazakâr kimliği, İzmir'in baskın seküler-Kemalist toplumsal yapısıyla ciddi bir gerilim yaşamıştır.
Kamuoyunda kullanılan “takunyalı” gibi ifadeler, yalnızca bir siyasetçiye yönelik siyasi eleştiri değildi.
Aynı zamanda İzmir'in kendi kimliğini nasıl tarif ettiğini de gösteriyordu.
İzmir kendisini yalnızca bir belediye başkanının hizmet anlayışı üzerinden değil, temsil ettiği kültürel ve siyasal kimlik üzerinden değerlendirdi.
Sonraki dönemlerde sosyal demokrat belediye başkanlarının ve “efsane başkan” anlatılarının ortaya çıkmasıyla birlikte bu kent kimliği daha da kurumsallaştı.
Böylece İzmir siyaseti giderek:
“Hangi aday daha iyi yönetir?”
sorusundan çok,
“İzmir'i kim temsil ediyor?”
sorusuyla şekillenmeye başladı.
Bu ise siyaseti programdan kimliğe taşıyan önemli bir dönüşümdür.
CHP'DEN BAŞKA PARTİYE GEÇEN BELEDİYE BAŞKANI NEDEN ŞAŞIRTICI?
Bugün CHP'den seçilmiş bir belediye başkanının başka bir siyasi partiye geçmesi, özellikle CHP seçmeni açısından ciddi bir şaşkınlık yaratabiliyor.
Çünkü seçmen siyaseti çoğu zaman ideolojik sadakat üzerinden okuyor.
Oysa siyaset yalnızca ideoloji değildir.
Siyaset aynı zamanda:
güçtür, makamdır, çıkar ilişkileridir, yerel dengelerdir, kişisel hesaplaşmalardır, devletle ilişkidir ve siyasi gelecek hesabıdır.
Bir siyasetçinin parti değiştirmesi elbette siyasi ve ahlaki açıdan tartışılabilir.
Fakat bu durum bize başka bir gerçeği de gösterir:
Partilerin ideolojik kimliği ile o partilerde siyaset yapan herkesin kişisel ideolojik kimliği aynı şey değildir.
Dolayısıyla bir siyasetçinin parti değiştirmesi, yalnızca o kişinin karakterini değil, partilerin seçmen gözündeki ideolojik kimliklerinin ne kadar sağlam olduğunu da tartışmaya açar.
ERDOĞAN VE KEMALİZM: KOPUŞ MU, DEVLET GELENEĞİNİN DEVAMI MI?
Recep Tayyip Erdoğan ile Kemalizm arasındaki ilişkiyi yalnızca çatışma üzerinden okumak da aynı ölçüde eksiktir.
Ancak iktidarların ideolojik söylemleri ile kullandıkları devlet mekanizmaları aynı şey değildir.
Bir iktidar eski ideolojiye karşı çıkabilir; fakat devletin merkeziyetçi yapısını, güçlü yürütme anlayışını, bürokratik mekanizmaları ve toplumu düzenleme kapasitesini kullanmaya devam edebilir.
Bu nedenle Türkiye'de daha önemli soru şudur:
İktidarlar değiştiğinde devlet gerçekten değişiyor mu, yoksa yalnızca devletin başındaki siyasi aktör mü değişiyor?
Bu soruya bakıldığında Türkiye'deki siyasal mücadele, yalnızca Kemalistler ile muhafazakârlar arasındaki bir mücadele olmaktan çıkar.
Daha derin bir mesele ortaya çıkar:
Devletin topluma müdahale kapasitesi kimin elinde olacak?
Çünkü devlet aynı kaldığında, yalnızca devlet adına konuşanların kimliği değişmiş olur.
Dün devletin toplum üzerindeki müdahalesini Kemalist bir kadro meşrulaştırırken, bugün aynı müdahale başka bir ideolojik dil üzerinden meşrulaştırılabilir.
İşte Türkiye'nin siyasal sürekliliği burada aranmalıdır.
ASIL MESELE: KİM DAHA LAİK, KİM DAHA DİNDAR DEĞİL
Türkiye'de seküler ve muhafazakâr kesimler arasında gerçek farklılıklar vardır.
Yaşam tarzları farklıdır.
Dini pratikleri farklıdır.
Kültürel kodları farklıdır.
Siyasi öncelikleri farklıdır.
Bunları yok saymak doğru değildir.
Fakat bu farklılıkların varlığı, iki kesim arasında mutlak bir ideolojik uçurum bulunduğu anlamına da gelmez.
Çünkü her iki taraf da zaman zaman aynı siyasal refleksin içine düşebilir:
“Benim düzenime dokunma.”
Seküler insan kendi yaşam biçiminin korunmasını ister.
Muhafazakâr insan kendi değerlerinin korunmasını ister.
Sorun, bu taleplerin devlet aracılığıyla başkasının hayatına müdahale etmeye başladığı noktada ortaya çıkar.
İşte gerçek demokratik sınır burasıdır.
TÜRKİYE'NİN GÖRÜNMEYEN MUHAFAZAKÂRLIĞI
Türkiye'deki muhafazakârlığı yalnızca dindar insanların davranışlarında aramak eksik bir okumadır.
Çünkü muhafazakârlık bazen dini değil, dinsiz görünen bir düzeni koruma biçiminde de ortaya çıkabilir.
Bir insan yaşam tarzı bakımından son derece modern olabilir.
Alkol kullanabilir.
Özgür giyinebilir.
Dini ibadetlerle ilgilenmeyebilir.
Kendisini laik ve çağdaş olarak tanımlayabilir.
Fakat devletin mevcut yapısının değişmesini istemeyebilir.
Diyanet'in varlığını sorgulamayabilir.
Devletin din alanındaki ağırlığını sorun etmeyebilir.
Kendi yaşam tarzının devlet tarafından korunmasını isteyebilir.
Bu durumda karşımızda yaşam biçimi bakımından seküler, siyasal refleks bakımından muhafazakâr bir yurttaş profili çıkar.
Aynı durum muhafazakâr kesim için de geçerlidir.
Dini değerleri savunan bir insan ekonomik ve siyasi davranışları bakımından son derece pragmatik olabilir.
Dolayısıyla Türkiye'yi yalnızca:
Laik – dindar
ikiliğine sıkıştırmak, toplumsal gerçekliği açıklamaya yetmez.
Asıl ayrım belki de şurada kurulmalıdır:
Devleti kendi kimliğinin koruyucusu olarak görmek isteyenlerle, devleti kendi kimliğinden bağımsızlaştırmak isteyenler arasında.
SONUÇ: LAİKLİĞİN GERÇEK SINAVI
Gerçek laiklik, seküler insanların yaşam biçiminin devlet tarafından korunması değildir.
Gerçek laiklik, dindarın devlet karşısında güvende olması kadar sekülerin de güvende olmasıdır.
Alevinin Sünni karşısında, Sünninin Alevi karşısında; inananın inanmayan karşısında, inanmayanın inanan karşısında eşit yurttaş olabilmesidir.
Devletin görevi bir yaşam tarzını diğerine karşı korumak değil, herkesin özgürlüğünü birbirinin özgürlüğünü yok etmeyecek şekilde güvence altına almaktır.
Bu nedenle Türkiye'nin ihtiyacı yeni bir laik-muhafazakâr savaşı değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı, kimsenin kendi yaşam tarzını devlet eliyle başkasına dayatamayacağı bir hukuk düzenidir.
Çünkü mesele:
“Kim daha laik?”
değildir.
Mesele:
“Kim devleti kendi yaşam biçiminin koruyucusu olarak görmekten vazgeçebilecek?”
sorusudur.
Ve belki de Türkiye'nin gerçek demokratikleşme eşiği tam buradadır.
Çünkü özgürlük, kendi hayatının devlet tarafından korunması değil; başkasının hayatını devlet aracılığıyla yönetme hakkından da vazgeçebilmektir.
Türkiye gerçekten laikleşecekse, yalnızca toplumun dindarlaşmasına ya da sekülerleşmesine bakmamalıdır.
Devletin tarafsızlaşıp tarafsızlaşmadığına bakmalıdır.
Çünkü nihayetinde mesele ne camidir ne cemevidir.
Ne Diyanet'tir ne tarikat.
Ne Kemalizm'dir ne muhafazakârlık.
Bütün bu tartışmaların altında yatan asıl soru şudur:
DEVLET BİZİM HAYATIMIZI MI YÖNETECEK, YOKSA BİZİM HAYATIMIZI YAŞAYABİLMEMİZİ Mİ GÜVENCE ALTINA ALACAK?
İşte laikliğin gerçek sınavı budur.





