SİYASET: TEMSİL Mİ, ÖZNELEŞTİRME Mİ?
Siyaset, insanların yalnızca ne istediğini söylemez; kimlerin ‘biz’ olduğunu da belirler. İnsan siyasete yalnızca konuşmak için girmez; siyaset ona kim olarak konuşacağını da öğretir. Siyaset insanları temsil mi eder, yoksa onları belirli öznelere mi dönüştürür? sorusu, öznenin siyasete geçişinin temel kapısıdır.
Siyaset, önceden var olan öznelerin mücadelesinden ibaret değildir; mücadele içinde yeni özneler doğar. Örneğin Mustafa Kemal Çanakkale ve Kurtuluş Savaşı’ndan önce Atatürk değildi. Bir dizi siyasi olaydan sonra Mustafa Kemal Atatürk öznesi (askeri, siyasi ve tarihi) ortaya çıkmıştır.
Siyaset, genel olarak insanları temsil etmeden önce onları ‘biz’ haline getirir. Bunun karşı tezi de ileri sürülebilir. Yani siyaset, zaten var olan insanları temsil eden bir araç mıdır; yoksa “halk”, “yurttaş”, “işçi”, “kadın”, “genç”, “millet”, “mağdur”, “muhalif” gibi siyasal özneleri bizzat üreten bir anlamlandırma ve özneleştirme pratiği midir? Her siyaset bir temsil iddiası olsa da her temsil aynı zamanda bir özne üretimidir.
Bir insan nasıl ‘ben’ haline gelir ve bu ‘ben’ kendisiyle, ötekiyle ve dünyayla nasıl ilişki kurar? Özne; “Ben kimim, nasıl bir ‘ben’ oluyorum ve kendimi bilen bir varlık olarak nasıl mümkün oluyorum?” sorusuyla anlaşılan bir var olma biçimidir. Bu nedenle özne “insan nedir?” sorusu değil; beden, bilinç, benlik, özgürlük, irade, akıl, beden, dil, toplum, iktidar ve kimlik arasındaki ilişkidir. Burada özne aynı anda bu farklı boyutların kesişimidir.
Özne doğuştan tamamlanmış bir varlık değil; beden, bilinç, bilinçdışı, dil, toplumsal ilişkiler, tarih, iktidar ve kendi eylemleri arasındaki etkileşim içinde sürekli oluşan bir varlıktır. Özne, kendisinin kaynağı olduğu kadar kendi oluşumunun da sonucudur.
“İnsan siyasete girer mi?”
Belki de bu soru yanlış bir sorudur. Tamamlanmış özne varsayımı içermektedir. Oysa insan (özne) siyaset içinde şekillenmez mi? Şekillenir. O zaman daha radikal soru şöyle olur: Siyaset insanı siyasete girebilecek bir “özne” olarak nasıl üretir? Nasıl olurda bir davanın savcısı iken avukatı olunur; uğruna mücadele ettiği liderine “hain” der; ya da “Cani” dediğine “Sayın” der? Hangi koşullar ve söylem bunu yaratır? Siyasi öznenin varlığı neden koşuldan koşula, söylemden söyleme değişir?
Aslında siyaset sahnesine çıkmadan önce bile insanın kendisini tanımlayabileceği kategoriler büyük ölçüde hazırdır. Vatandaş, işçi, emekli, kadın, genç, muhafazakâr, sosyalist, milliyetçi, laik, dindar, Alevi, Kürt, Türk, kentli, yoksul, orta sınıf kategorileri... Bu kategorilerden bağımsız nasıl siyasete girilebiliyor ki? İnsan bunlardan birini veya birkaçını seçtiğini düşünebilir. Fakat daha derin soru şudur: Bu kategoriler nereden geldi? Daha da önemlisi “ben kendimi neden tam da bu kategorilerden biri aracılığıyla anlatıyorum?” İşte özne tam da burada siyasete dönüşür. Siyasette özneye. “Özne” siyasete girer. Peki siyaset bu durumda temsil mi olur yoksa özneleştirme mi?
Temsilin masum görünen yüzü nasıl karşıt kutuplara dönüşür? Klasik demokrasi teorisinde oldukça basit bir hikâye vardır. Toplumda insanlar vardır. Bu insanlar ihtiyaçlara, çıkarlara, değerlere ve taleplere sahiptir. Siyaset ise bu insanları temsil eder. İnsan (özne), talep, temsilci, parlamento ve siyaset aşamalarından geçer. Burada siyaset sanki toplumun önceden var olan iradesini görünür hale getiren bir ayna gibidir. Fakat ayna metaforu sorunludur. Çünkü siyaset yalnızca yansıtmaz. Seçer, adlandırır, sınıflandırır, önceliklendirir, değiştirir, birleştirir ve dışarıda bırakır. Yani inşa eder. En önemlisi de insanlara kendilerini anlatabilecekleri bir dil verir. Dolayısıyla temsil yalnızca “senin söylediklerini ben mecliste söyleyeceğim.” değildir. Aynı zamanda “senin ne olduğunun anlamını ben siyasal olarak kuracağım” demektir. Burada temsil ile özneleşme birbirine yaklaşır. İç içe geçer.
Halk konuşmadan önce halk var mıdır? (Rousseau paradoksu). Rousseau'nun genel irade düşüncesinde çok önemli bir problem vardır. “Egemen halk” dediğimizde sanki ortada zaten mevcut, bütünlüklü bir halk vardır. Oysa bir düşünelim. Bir toplumda milyonlarca insan bulunuyor. Bunların farklı sınıfları, farklı hayat deneyimleri, farklı arzuları, farklı korkuları, farklı gelecek tasarımları vardır. Peki bunların hepsine “Halk” dediğimiz anda bir çoğulluğu, tek bir siyasal özneye dönüştürmüyor müyüz? Dönüştürüyoruz. Dolayısıyla “Halk” yalnızca bulunan bir şey değildir; aynı zamanda siyasal olarak kurulan bir şeydir. İnşa edilen bir şeydir. Hiç merak ettiniz mi acaba şimdi neye dönüştürülüyoruz? Daha önce neye dönüştürüldük? Birbirimizi neden boğazladık?
Önce bir kutuplaştırma ben ve öteki. Sonra biz ve onlar üzerinden sürdürülen siyasal mücadele. İşte bundandır ki Hegel “ben, öteki olmadan ben olamam” demektedir. Hegel burada çok derin bir kapı açar, “insan kendisini tek başına tam olarak bilemez” der. Çünkü benlik tanınma ister. Ben “ben buyum” dediğimde aslında bir başkasının bakışını da varsayarım. Dolayısıyla ben ötekiyle oluşur. Ötekiyle tanınır. Özbilinç böyle oluşur/oluşturulur. Özne ötekiyle ilişkisinde doğar. Siyaset bu yüzden yalnızca ekonomik çıkarların dağıtımı değildir. Aynı zamanda “kim sayılacak?” sorusudur. Kim yurttaştır? Kim makbul vatandaştır? Kim dışlanmıştır? Kim mağdurdur? Kim ezilendir? Kim temsil edilmektedir? Kimin konuşmaya hakkı vardır? Siyaset bu sınırları çizdiğinde özne üretmeye başlar.
Marx, özneyi gökyüzünden indirip tarihin içine yerleştirir. Bir insan “ben özgürce seçim yapıyorum” dediğinde Marx şu soruyu sorar: Hangi toplumsal koşullar içinde? Ona göre bir işçi ile bir sermayedarın “özgürlüğü” aynı toplumsal zeminde gerçekleşmez. Çünkü öznenin üretim araçlarıyla ilişkisi, sınıfsal konumu, emek gücü ve mülkiyet ilişkileri vardır. Dolayısıyla özne, toplumsal ilişkilerden bağımsız bir bilinç değildir. Siyaset burada yalnızca mevcut sınıfları temsil etmez. Onları “işçi sınıfı”, “emekçiler” ve “burjuvazi” gibi kolektif kategoriler içerisinde kendilerinin farkına varabilecekleri siyasal özneler haline de getirebilir.
O zaman iktidar önce düşüncelerimize girer. Gramsci burada devreye girer. İktidarın sinsiliğini hegemonya kavramı ile açıklar. İktidar yalnızca “sana bunu yapmanı emrediyorum” demez. İktidar “dünyanın normal hali budur” diyerek kendi amacını öznenin aklına yerleştirir ve insan bunu kendi düşüncesi sanmaya başlar. Burada hegemonya devreye girer. Böylece özne yalnızca baskıyla değil, rıza üretimiyle şekillenir ve “ben böyle düşünüyorum” der. İşte siyaset burada insanın yalnızca davranışlarını değil, kendisi hakkında düşünme biçimini de şekillendirir.
Demek ki siyaset seni temsil etmeden önce tanımlar. Böylece iktidar yalnızca bedenleri yönetmez, kimlikleri üretir. Burada Foucault'nun çok önemli kavramı olan özneleşme devreye girer. İnsan sadece iktidarın nesnesi değildir. Aynı zamanda kendisini belirli kategoriler içinde özne olarak kurar. İktidarın en incelikli biçimi belki de budur. İnsanın kendi kendisini yönetmesini sağlamak.
‘İnsan kendi seçimlerinin içinde toplumu taşır’ diyen Bourdieu'nun habitus kavramı burada olağanüstü önem kazanır. Toplum yalnızca dışımızda değildir; bir ölçüde içimize yerleşmiştir. Aile, eğitim, mahalle, sınıf, dil, kültür, meslek ve ekonomik konum insanın dünyayı algılama biçimine dönüşür. Dolayısıyla siyaset insanı yalnızca dışarıdan biçimlendirmez. İnsan dünyayı zaten belirli bir toplumsal gözlükle görür.
Siyasal özne meselesinin en güçlü teorisyenlerinden biri Laclau'dur. O bir toplumda binlerce farklı talep olduğunu söyler. Ücret talebi, eğitim talebi, adalet talebi, özgürlük talebi, barınma talebi, güvenlik talebi, laiklik talebi ve kimlik talebi. Bunların hepsi birbirinden farklıdır. Fakat siyaset bunları bir ortak söylem içerisinde birbirine bağlayabilir. Örneğin “adalet isteyenler” gibi daha geniş bir kolektif kimlik kurulabilir. Böylece dağınık talepler ortak anlam üzerinde birleştirilir ve “biz” dönüşümü gerçekleşir. Artık “toplum” yerine “Halk” konuşmaya başlar. Buradaki halk, biyolojik bir gerçeklik değil; siyasal olarak kurulmuş kolektif öznedir. Fakat buranın da tehlikeli bir noktası vardır. Çünkü “halk” dediğimiz anda şu soru ortaya çıkar. Halk adına kim konuşur? İşte temsilin trajik paradoksu burada başlar. Temsilci der ki “Ben halkın sesiyim.” Ama halkın sesi olduğunu söyleyen kişi, aynı zamanda “Halkın ne istediğini tanımlama” gücünü elde eder. Böylece temsil halkı ifade etmekten yavaş yavaş halkı tanımlamaya dönüşebilir. Bu yüzden temsil her zaman masum değildir.
Siyasetin yalnızca çıkarları değil, arzuları da örgütlediğini görürüz.
Öte yandan insan eylemde bulunduğunda kamusal alanda görünür olduğu için siyasetin nesnesi olmaktan da çıkar. “Ben buradayım.” der. Konuşur. Eylemde bulunur. Başka insanlarla birlikte yeni bir şey başlatır. Dolayısıyla siyaset sadece özne üretmez. Bazen öznenin kendi kendisini yaratabileceği alanı da açar. Bu çok önemli bir ayrımdır. İnsan yalnızca oluşturulan değil, eyleyerek de yeni başlangıçlar yaratabilen bir varlıktır.
Türkiye’de siyasetin özneleşme süreci insanı önce Osmanlı’nın tebaasından Cumhuriyetin yurttaşına dönüştürdü. Cumhuriyetin temel öznesi “Türk Yurttaşı” oldu. Nitekim 1982 Anayasası’nın 66. Maddesi “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türk’tür.” Şeklinde siyasal olarak tanımlanmıştır. Türkiye’de sağ siyaset özneyi “devletin yurttaşı” olmaktan “milletin mensubu” olmaya doğru kaydırdı. Solun özneleştirme süreci farklı oldu. Temel özne önce “emekçi” idi. Sonra sol insanı önce bireyden çalışana, oradan da emekçiye ve sonunda da sınıf öznesi olarak yeniden tanımladı… Ardından yükselen milliyetçi siyaset tehdit altındaki “millet ve vatanı” korumak zorunda olan özneyi kurdu. Kürt siyaseti “tanınmayan kimlik”ten kollektif özneyi kurdu. Böylece kimlik üzerinden siyasal kollektif özneyi inşa etmeyi başardı.
Alevilik “inanç topluluğunun ‘can’ öznesinin “eşit ve tanınan yurttaş” öznesi talebi içinde ve henüz özneleşme sürecini tamamlayamadı. Bundandır ki Halk Tv üzerinden Kılıçdaroğlu nefret nesnesine dönüştürülerek kutuplaştırılan Alevilerin bir kesimi YENİ Parti’ye, bir kısmı ise Atatürk’ün CHP’sinde yer almaktadır.
Öte yandan 1980 sonrası sermaye serbest piyasa ekonomisi üzerinden büyük dönüşüm sağladı. Etik zemin değişti. Sağ siyasetler üzerinden faydacılık değer haline getirildi. Vatandaş öznesi tüketici öznesine hızla çevrildi. 25 yıldır iktidarda olan AK Parti “mağdur özneyi” inşa etti.
Ardından iktidar için “makbul yurttaş”, “şüpheli yurttaş” ve nihayetinde son 2023 cumhurbaşkanlığı seçiminde yeni bir siyasal özne ile karşılaştık. “Kazanacak aday” öznesi… bu süreç böylece devam etmektedir. Fakat buradaki asıl mesele ise Türkiye’de insan neden sürekli “bir şey” olmak zorunda?
Yeniden başa dönersek siyaset temsil mi, inşa mı? Belki de ikisini birbirinden ayırmak yanlıştır. Siyaset aynı anda hem temsil eder hem de inşa eder. Şöyle düşünebiliriz. Siyaset, mevcut talepleri temsil ederken onları yeniden anlamlandırır; yeniden anlamlandırırken de onları yeni bir kolektif özneye dönüştürür. Siyaset yalnızca insanların ne istediğini söylemez; insanların ne isteyebileceğinin dilini de kurar. Bu nedenle siyaset temsil, anlamlandırma, özneleştirme ve eylem sürecidir. Eğer siyaset insanlara kim olduklarını söyleyebiliyorsa özgür olduğumuzu düşündüğümüzde gerçekten kendi özgürlüğümüzü mü kullanıyoruz, yoksa bize sunulmuş özne konumlarından birini mi seçiyoruz? İnsan kendisini seçer. Fakat insan kendisini seçerken bile belirli iktidar ve söylem koşulları içerisindedir.
Başta sorduk “Siyaset insanları temsil eder mi?” Sonra “Siyaset insanları özneleştirir mi?” Fakat belki asıl soru “İnsan, kendisini temsil eden siyaseti mi yaratır; yoksa kendisini temsil ettiğini düşündüğü siyaset tarafından mı yaratılır?”. Farklı bir deyişle insan siyasete kendi sesiyle mi gelir, yoksa siyaset ona önce konuşabileceği bir dil mi verir? Belki siyasal modernliğin en büyük paradoksu budur. Bu açıdan bakıldığında demokrasi, yalnızca temsil mekanizması değil; öznenin kendisini sürekli yeniden kurabildiği bir kamusal özgürlük alanıdır.
Siyaset yalnızca insanları temsil etmez; onlara kim olduklarını söyleyen bir dil kurar. Bu yüzden siyasetin asıl gücü, halkın adına konuşmakta değil, halkın kendisini hangi “biz” içinde tanıyacağını belirlemektir.
Siyasetin nihai amacı, sadece halkı temsil etmek değil; halkı kendi geleceğinin öznesi kılmak olmalıdır. Çünkü kendi kaderini belirleme hakkı halkındır.





