Siyasetin Mezhep Aynası: Kılıçdaroğlu Üzerinden Bir Yüzleşme
Alevilik, kimlik siyaseti, günah keçisi yaratma ve CHP’nin kendi içindeki çifte standartlarla yüzleşme zorunluluğu
Türkiye’de bazı meseleler vardır; üzerine konuşmaya başladığınızda yalnızca bugünün siyasi tartışmalarını değil, toplumun yüzyıllar boyunca biriktirdiği korkuları, önyargıları ve sessizlikleri de masaya yatırmak zorunda kalırsınız.
Alevilik meselesi tam olarak böyledir.
Bu mesele yalnızca bir inanç farklılığı değildir. Aynı zamanda kimin görünür olabileceği, kimin devletin en üst makamlarına aday olduğunda sorgulanacağı, kimin kimliğini rahatlıkla ifade edebileceği ve kimin kimliğini görünmez kılarak “makbul” kabul edileceği meselesidir.
Bu nedenle Kemal Kılıçdaroğlu üzerinden yürüyen tartışmaları yalnızca bir seçim yenilgisi, liderlik değişimi veya CHP içi hesaplaşma olarak okumak eksik kalır.
Asıl soru daha derindedir:
Türkiye’de bir siyasetçi, Alevi olduğu için mi farklı bir siyasi standarda tabi tutuluyor?
Ve daha rahatsız edici soru şudur:
Mezhepçilik yalnızca muhafazakâr sağın sorunu mudur, yoksa laik, liberal, ulusalcı ve hatta sol çevreler de zaman zaman aynı önyargıları başka bir dille yeniden mi üretiyor?
İşte Kılıçdaroğlu tartışması tam da bu nedenle önemlidir.
Çünkü mesele yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu değildir.
Mesele, Türkiye'nin “makbul yurttaş” tarifidir.
Mezhepçilik Sadece Hakaret Etmek Değildir
Mezhepçilik denildiğinde çoğu insanın aklına açık hakaretler, dışlama, tehdit veya fiziksel şiddet gelir.
Oysa ayrımcılığın en kalıcı biçimleri çoğu zaman çok daha sessizdir.
Bazen bir adayın önüne “toplum hazır değil” gerekçesi konulur.
Bazen bir siyasetçinin mezhebi, siyasi yeterliliğinden daha fazla konuşulur.
Bazen çoğunluk kimliğine sahip bir siyasetçide “kararlılık” olarak görülen özellik, azınlık kimliğine sahip siyasetçide “inatçılık” diye tanımlanır.
Bazen de ayrımcılık, son derece masum görünen bir cümlenin içine saklanır:
“Ben Alevi olmasına karşı değilim ama toplum bunu kabul eder mi?”
İlk bakışta bir sosyolojik tespit gibi görünen bu cümle aslında çok önemli bir soruyu beraberinde getirir:
Toplumun önyargısı değiştirilecek bir sorun mudur, yoksa siyasetin teslim olması gereken değişmez bir gerçeklik midir?
Demokratik siyaset tam burada sınanır.
Çünkü eğer toplumdaki her önyargıyı “seçmen böyle istiyor” diyerek siyasetin önüne koyarsak, demokratik siyasetin dönüştürücü niteliğini ortadan kaldırırız.
Kadınların siyasette daha fazla temsil edilmesi gerektiğinde de aynı sorun vardı.
Kürt kimliğinin siyasal alanda görünürlüğünde de benzer tartışmalar yaşandı.
Gayrimüslim yurttaşların temsilinde de…
Dolayısıyla mesele yalnızca Alevilik değildir.
Mesele, çoğunluğun önyargılarının azınlığın demokratik haklarına sınır çizip çizmemesidir.
“Seçilebilir Aday” Tartışmasının Görünmeyen Tarafı
2023 Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde muhalefet içerisinde uzun süre “seçilebilir aday” tartışması yürütüldü.
Elbette bir adayın seçilebilirliğinin tartışılması siyasetin doğal parçasıdır.
Adayın siyasi performansı, kamuoyu desteği, seçim kampanyası, ittifak kurma kapasitesi, geçmiş siyasi performansı ve toplumdaki karşılığı elbette tartışılabilir.
Bunların tamamı meşrudur.
Fakat mesele şu noktada farklılaşır:
Bir adayın mezhebi, “seçilebilirlik” hesabının özel bir değişkenine dönüştürülüyorsa neyi tartışıyoruz?
Adayın politikalarını mı?
Yoksa toplumun o adayın kimliğine yönelik önyargısını mı?
Bu ikisi birbirinden ayrılmalıdır.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi performansı eleştirilebilir.
Hitabeti tartışılabilir.
Liderlik tarzı sorgulanabilir.
Seçim stratejileri eleştirilebilir.
Adaylık kararının doğru veya yanlış olduğu savunulabilir.
Fakat “Alevi olduğu için toplumun bir kesimi onu kabul etmeyebilir” tespitini siyasi bir tavsiyeye dönüştürmek başka bir meseledir.
Çünkü o zaman siyasete şu mesaj verilmiş olur:
“Toplumdaki mezhepçi önyargıyı değiştirmeye çalışma; o önyargıya göre aday belirle.”
Bu, demokratik siyasetin dönüştürücü niteliği açısından ciddi biçimde tartışılması gereken bir yaklaşımdır.
Sağdaki Mezhepçiliği Görmek Kolay, Soldakini Görmek Neden Zor?
Türkiye'de Alevi karşıtlığı muhafazakâr veya milliyetçi çevrelerden geldiğinde bunu teşhis etmek nispeten kolaydır.
Söylem açıktır.
Fakat aynı düşünce laik, liberal, Kemalist veya sol bir sözlükle ifade edildiğinde işler değişmektedir.
Çünkü önyargı bu kez kendisini “ilerici” bir dilin içerisine saklayabilmektedir.
“Ben Alevi karşıtı değilim ama…”
“Kimliğe önem vermiyorum ama…”
“Toplum hazır değil…”
“Bunlar da sürekli kimlik siyaseti yapıyor…”
“Partiyi mezhep üzerinden ele geçirdiler…”
Bu cümlelerin her biri tek başına mezhepçiliğin kanıtı değildir.
Ancak aynı söylem kalıbı sürekli tekrarlandığında üzerinde düşünmek gerekir.
Çünkü burada dikkat çekici bir çelişki ortaya çıkar:
Alevi kimliği görünmez olduğunda sorun yoktur; görünür olduğunda sorun haline gelir.
Alevi yurttaş sessiz kaldığında “evrensel vatandaş”tır.
Kimliğini konuşmadığında “siyaset üstü”dür.
Eşit yurttaşlık talep ettiğinde ise “kimlik siyaseti” yapmaktadır.
Mezhepçiliğe itiraz ettiğinde “mezhepçi” olmakla suçlanmaktadır.
Burada artık yalnızca siyasi bir tartışmadan söz etmiyoruz.
Burada bir görünürlük rejimi ile karşı karşıyayız.
Kılıçdaroğlu'nu Eleştirmek Serbesttir; Alevileri Kılıçdaroğlu'na İndirgemek Değil
Kemal Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerine yönelik eleştirilerin tamamı meşrudur.
CHP Genel Başkanlığı dönemindeki kararları tartışılabilir.
Seçim sonuçları üzerinden hesap sorulabilir.
Adaylık süreci eleştirilebilir.
Parti yönetimindeki tercihleri sorgulanabilir.
Hatta siyasi mirası son derece sert biçimde eleştirilebilir.
Demokrasi bundan korkmaz.
Fakat siyasi eleştiri Kılıçdaroğlu'ndan çıkıp Alevi toplumunun tamamına uzandığı anda başka bir alana girilir.
“Bu siyasetçi başarısız oldu” demek başka şeydir.
“Bu siyasetçiyi Aleviler yıllarca koltukta tuttu” demek başka.
Birinci cümle siyasi eleştiridir.
İkinci cümle ise milyonlarca insanı tek bir mezhepsel siyasi iradeye indirger.
Alevileri yekpare bir blok olarak tasarlamak, onların farklı siyasi tercihlerini, sınıfsal farklılıklarını, ideolojik ayrışmalarını ve bireysel iradelerini yok saymaktır.
Türkiye'deki Alevilerin tamamının aynı siyasi görüşte olduğunu varsaymak ne kadar yanlışsa, Kılıçdaroğlu'nun siyasi kariyerini yalnızca Alevi desteğiyle açıklamak da o kadar yanlıştır.
“Dersim Çetesi”, “Alevi Lobisi” ve Komplo Siyaseti
Bir siyasi partide yanlış kararlar alınabilir.
Bir genel başkanın çevresinde dar bir kadro oluşabilir.
Parti yönetiminde hemşehrilik ilişkileri bulunabilir.
Bunların tamamı eleştirilebilir.
Ancak siyasi eleştirinin dili, belirli bir mezhebi veya etnik kökeni kolektif suçlamanın nesnesi haline getirdiğinde mesele değişir.
“Partiyi Aleviler ele geçirdi.”
“Dersimliler partiyi yönetiyor.”
“Alevi lobisi Kılıçdaroğlu'nu koltukta tuttu.”
Bu tür iddiaların en önemli problemi yalnızca sert olmaları değildir.
Asıl problem, siyasi sorumluluğu kimlik üzerinden açıklamaya başlamalarıdır.
Bir siyasi kararın sorumlusu kararın altında imzası bulunan kişilerdir.
Bir parti yönetiminin sorumluluğu parti yönetimindedir.
Bir seçim stratejisinin hesabı o stratejiyi oluşturan siyasi kadrolara sorulur.
Bunun yerine bütün bir topluluğu işaret etmek, siyasi sorumluluğu toplumsal kimliğe dağıtmak anlamına gelir.
Bu ise eleştiriyi değil, günah keçisi üretimini besler.
Günah Keçisi Arandığında Siyaset Kolaylaşır
Seçim kaybedildi.
Partide kriz çıktı.
Yönetim değişti.
Parti içi mücadele başladı.
Bütün bunların karmaşık nedenlerini araştırmak zahmetlidir.
Bir liderin siyasi stratejilerini incelemek gerekir.
Örgüt yapısına bakmak gerekir.
İttifakların performansını değerlendirmek gerekir.
Seçmenin davranışını analiz etmek gerekir.
Ekonomiyi, kampanyayı, medya düzenini, adaylık sürecini ve siyasi iletişimi değerlendirmek gerekir.
Bütün bunlar emek ister.
Oysa günah keçisi bulmak çok daha kolaydır.
“Her şeyin sorumlusu Kılıçdaroğlu.”
Daha da kolay olanı ise şudur:
“Her şeyin arkasında onun kimliği var.”
İşte burada siyasal analiz, komplo teorisine dönüşmeye başlar.
Çünkü karmaşık siyasi süreçler tek bir kimliğe indirgenir.
Madımak'ın Hafızası ve Siyasetin Sorumluluğu
Türkiye'nin Alevi hafızasında 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta yaşanan katliamın özel bir yeri vardır.
O gün 33 kişinin hayatını kaybetmesi, yalnızca geçmişte kalmış bir olay değildir; Alevi toplumunun kolektif hafızasında devlet, toplum ve güvenlik ilişkisine dair derin bir travmanın parçasıdır.
Bu nedenle Alevilere yönelik tehdit dili veya geçmiş katliamları çağrıştıran söylemler sıradan siyasi polemiklerden ibaret görülemez.
Fakat burada dikkatli olmak gerekir.
Bugünkü her sert siyasi tartışmayı geçmiş katliamlarla aynı düzlemde değerlendirmek doğru değildir.
Ancak tam tersine, geçmişteki toplumsal travmaları tamamen unutmak da doğru değildir.
Demokratik toplumun yapması gereken şey, bu iki uç arasında sağlıklı bir mesafe kurmaktır:
Ne her siyasi tartışmayı katliam tehdidi olarak okumak ne de nefret söyleminin tarihsel sonuçlarını önemsizleştirmek.
En Tehlikeli Ayrım: “İyi Alevi – Kötü Alevi”
Mezhepçiliğin en incelikli biçimlerinden biri, bütün bir topluluğa doğrudan saldırmak yerine topluluğun kendi içerisinde ayrıştırılmasıdır.
“Biz Alevilere karşı değiliz.”
“Bizim sevdiğimiz Aleviler de var.”
Peki hangi Aleviler?
Kimliğini fazla konuşmayanlar mı?
Mezhepçiliği gündeme getirmeyenler mi?
Siyasi tartışmalarda Alevi kimliğini görünmez kılanlar mı?
Mevcut düzeni sorgulamayanlar mı?
İşte burada “makbul azınlık” modeli ortaya çıkar.
Azınlık mensubu, kendisinden beklenen sınırlar içerisinde kaldığı sürece kabul edilir.
Sınırları sorguladığında ise problem haline gelir.
Bu mekanizma yalnızca Aleviler için kullanılmaz.
Türkiye'de farklı dönemlerde Kürtler, gayrimüslimler ve başka toplumsal gruplar hakkında da benzer “makbul vatandaş” kalıpları üretilmiştir.
Dolayısıyla mesele tek başına Alevilik değildir.
Mesele, çoğunluğun azınlıktan beklediği davranış kalıplarıdır.
Mezhepçiliği Eleştirene “Mezhepçi” Demek
Burada çok daha sofistike bir savunma mekanizması devreye giriyor.
Alevi bir yurttaş, kendisine yönelik mezhepçi bir ifadeyi eleştiriyor.
Karşılığında ne geliyor?
“Sen de mezhepçilik yapıyorsun.”
“Kimlik siyaseti yapıyorsun.”
“Toplumu bölüyorsun.”
“Mağduriyet üretiyorsun.”
Bu yaklaşım dikkatle incelenmelidir.
Çünkü tartışmanın merkezini değiştirir.
Mezhepçi söylemin kendisi tartışılacağına, o söyleme itiraz eden kişinin davranışı tartışılmaya başlanır.
Saldırı geri plana çekilir.
İtiraz eden öne çıkarılır.
Sonunda toplum şu soruya yönlendirilir:
“Aleviler neden bu kadar hassas?”
Oysa belki de daha doğru soru şudur:
“Neden bazı insanlar hâlâ bu hassasiyetlerin ortaya çıkmasına neden olan dili kullanabiliyor?”
CHP'nin de Aynaya Bakması Gerekiyor
Bu tartışmanın CHP açısından özel bir anlamı var.
Çünkü CHP yalnızca iktidara muhalefet eden bir parti değildir.
Aynı zamanda laiklik, yurttaşlık, eşitlik ve Cumhuriyet değerleri üzerinden siyaset yapan bir partidir.
Dolayısıyla kendi tabanında veya çevresinde ortaya çıkan mezhepçi söylemlere karşı da aynı demokratik standardı uygulamak zorundadır.
Başkasının ayrımcılığını teşhir etmek kolaydır.
Kendi mahallenizdeki ayrımcılığı görmek daha zordur.
İktidar çevrelerinden gelen Alevi karşıtlığını eleştirmek önemlidir.
Ama aynı tepki CHP çevrelerinden geldiğinde sessiz kalmak, demokratik ilkenin içini boşaltır.
Ayrımcılık, kimin tarafından yapıldığına göre değişmez.
Mezhepçilik sağdan geldiğinde yanlış, soldan geldiğinde “siyasi öfke” olamaz.
Laik bir çevreden geldiğinde “hassasiyet”, muhafazakâr bir çevreden geldiğinde “bağnazlık” diye adlandırılamaz.
Aynı ölçü herkese uygulanmalıdır.
Kılıçdaroğlu'nun Siyasi Mirası Alevilikten İbaret Değildir
Burada başka bir hataya da düşmemek gerekiyor.
Kemal Kılıçdaroğlu'nun bütün siyasi kariyerini Alevilik üzerinden açıklamak, mezhepçi bakışın tersinden yeniden üretilmesi olur.
Kılıçdaroğlu bir siyasetçidir.
Başarıları vardır.
Hataları vardır.
Doğru kararları vardır.
Yanlış kararları vardır.
Seçim stratejileri vardır.
Parti içi tercihleri vardır.
Siyasi sorumlulukları vardır.
Dolayısıyla onu eleştiriden muaf tutmak doğru değildir.
Tam tersine, Kılıçdaroğlu'nun siyasi performansını bütün yönleriyle tartışmak gerekir.
Ama bunu yaparken onun Alevi kimliğini siyasi başarısızlığın açıklayıcı anahtarı haline getirmemek gerekir.
Çünkü bu durumda farkında olmadan şu önermeyi kabul etmiş oluruz:
“Alevi olduğu için siyasi hikâyesi farklıdır.”
Oysa demokratik eşitliğin amacı tam tersidir:
Bir siyasetçinin kimliği, siyasi hesabının kaderini belirlememelidir.
Asıl Sorun Kılıçdaroğlu Değil, Kılıçdaroğlu'na Bakarken Ortaya Çıkan Türkiye'dir
Belki de bu tartışmanın en önemli tarafı budur.
Kılıçdaroğlu üzerinden Türkiye'nin kendisine bakıyoruz.
Ve gördüğümüz manzara pek de rahatlatıcı değil.
Bir tarafta Alevi kimliğini açıkça hedef alan klasik mezhepçilik var.
Diğer tarafta daha modern, daha seküler, daha entelektüel görünen ama zaman zaman benzer hiyerarşileri yeniden üreten bir dil var.
Bir tarafta “Aleviler ülkeyi ele geçiriyor” deniliyor.
Diğer tarafta “Aleviler kimlik siyaseti yaparak partiyi bölüyor” deniliyor.
Cümlelerin ideolojik ambalajı farklı.
Fakat temel varsayım bazen aynı:
Alevi kimliği siyasal alanda görünür olduğunda sorun çıkar.
İşte Türkiye'nin asıl yüzleşmesi gereken yer burasıdır.
Sonuç: Cumhuriyet'in Eşitlik Vaadini Gerçekleştirmek
Bir Cumhuriyet'in demokratik niteliği yalnızca seçim yapılmasıyla ölçülmez.
Asıl mesele, yurttaşların kimliklerinden dolayı farklı standartlara tabi tutulup tutulmadığıdır.
Bir Alevinin cumhurbaşkanı adayı olması olağan hale geldiğinde demokrasi güçlenir.
Bir Alevi yurttaş mezhepçiliği eleştirdiğinde “kimlik siyaseti” yapmakla suçlanmadığında demokrasi güçlenir.
Bir siyasetçinin seçim yenilgisi mezhebiyle açıklanmadığında demokrasi güçlenir.
Bir parti içerisindeki siyasi mücadeleler mezhepsel komplo teorilerine dönüştürülmediğinde demokrasi güçlenir.
Ve nihayet bir Alevinin “makbul Alevi” olmasına ihtiyaç duyulmadığında gerçek eşitlikten söz etmeye başlayabiliriz.
Kılıçdaroğlu'nu savunmak zorunda değiliz.
Onu eleştirmekten de vazgeçmek zorunda değiliz.
Ama eleştirinin ölçüsünü kimliğe göre değiştirmemek zorundayız.
Çünkü demokratik siyaset, insanları kimliklerinden dolayı dokunulmaz ilan etmek değildir.
Aynı zamanda kimliklerinden dolayı daha ağır bir mahkemeye çıkarmamaktır.
Türkiye'nin ihtiyacı “iyi Alevi” veya “kötü Alevi” tarifleri değildir.
Makbul vatandaş tarifinden kurtulmaktır.
Ve belki de bugün sorulması gereken en rahatsız edici soru şudur:
Kılıçdaroğlu'nu gerçekten siyasi tercihleri nedeniyle mi yargılıyoruz; yoksa onun üzerinden Türkiye'nin yıllardır konuşmaktan kaçındığı mezhep meselesini mi yeniden üretiyoruz?
Çünkü bazen siyaset, sandıkta değil, insanın kendi önyargısıyla karşılaştığı aynada kaybedilir.





