İZVERİ

Köşe yazısı

TÜRK SOLUNUN BÜYÜK YÜZLEŞMESİ

Sınıf siyasetinden kimlik siyasetine, sermaye eleştirisinden ekonomik alternatif arayışına

Yayınlandı: 29 Eylül 2026 11:20

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:27

Paylaş

TÜRK SOLUNUN BÜYÜK YÜZLEŞMESİ

Sınıf siyasetinden kimlik siyasetine, sermaye eleştirisinden ekonomik alternatif arayışına

Türk solunun bugün yaşadığı krizi yalnızca seçim sonuçları, örgütsel bölünmeler, liderlik tartışmaları veya sandıktaki başarısızlıklar üzerinden okumak, meselenin özünü ıskalamaktır.

Asıl sorun çok daha derindedir:

Türk solu toplumu değiştirme iddiasını mı kaybetmiştir, yoksa toplumu değiştirme fikrini yeniden mi tanımlamaktadır?

Bu soru, bugün solun kendisine sormaktan kaçamayacağı sorudur.

Çünkü sol, tarihsel olarak yalnızca iktidara talip olan bir siyasi hareket değildi. Aynı zamanda toplumun nasıl örgütleneceğine, üretimin kimin yararına yapılacağına, servetin nasıl bölüşüleceğine, emeğin siyasal ve ekonomik gücünün nasıl artırılacağına ilişkin kapsamlı bir iddia taşıyordu.

Sınıf vardı.

Emek vardı.

Sermaye vardı.

Mülkiyet ilişkileri vardı.

Üretim vardı.

Ve bütün bunların üzerinde temel bir soru yükseliyordu:

Toplumun ürettiği zenginliğe kim sahip olacak?

Bugün Türk solunun en büyük problemi, belki de bu sorunun giderek siyasal gündemin kenarına itilmesidir.


SOLUN BÜYÜK İDEOLOJİK KIRILMASI

  1. yüzyılın sonunda Sovyetler Birliği'nin dağılması yalnızca sosyalist devletler sisteminin çözülmesi değildi. Aynı zamanda bütün dünyada sosyalist düşüncenin kendisini yeniden sorgulamasına yol açan büyük bir tarihsel kırılmaydı.

Kapitalizmin zaferini ilan edenler çıktı.

“Tarihin sonu”ndan söz edildi.

Piyasanın alternatifsiz olduğu söylendi.

Devletin küçültülmesi, özelleştirme, finansallaşma ve küreselleşme neredeyse kaçınılmaz tarihsel süreçler gibi sunuldu.

Solun önemli bir bölümü ise bu yeni döneme karşı kendi alternatifini üretmek yerine, giderek kapitalizmin sonuçlarını daha adil biçimde yönetme arayışına sıkıştı.

Burada kritik bir ayrım ortaya çıktı:

Sosyalizm kapitalizmin insancıllaştırılması mıdır, yoksa kapitalizmin aşılması mı?

Eğer sol yalnızca daha yüksek ücret, daha fazla sosyal yardım, daha iyi kamu hizmeti ve daha adil vergi sistemi talep eden bir siyasal harekete indirgenirse, sosyal demokrasinin önemli hedeflerini savunabilir; fakat sosyalizmin tarihsel dönüşüm iddiasını zayıflatmış olur.

Çünkü sosyalizmin temel meselesi yalnızca bölüşüm değildir.

Üretim ilişkileridir.


KAPİTALİZMİ ELEŞTİRMEK YETMEZ

Bugün solun kapitalizme yönelik eleştirileri hâlâ güçlüdür.

Gelir dağılımındaki adaletsizlik…

Servet yoğunlaşması…

Güvencesiz çalışma…

Taşeronlaşma…

İşsizlik…

Yoksulluk…

Konut krizi…

Eğitim ve sağlık hizmetlerine erişimde eşitsizlik…

Bunların tamamı kapitalist ekonominin yarattığı veya derinleştirdiği sorunlarla ilişkilendirilebilir.

Fakat sosyalist siyasetin asıl sınavı burada başlar.

Kapitalizmin sorunlarını anlatmak kolaydır.

Zor olan, onun yerine ne konulacağını anlatmaktır.

Sermaye egemenliğini eleştiriyorsanız;

sermayenin alternatifi nedir?

Büyük şirketlerin ekonomik gücünü nasıl sınırlayacaksınız?

Çalışanların işletmeler üzerinde nasıl söz sahibi olmasını sağlayacaksınız?

Kooperatifleri nasıl gerçek bir ekonomik güç haline getireceksiniz?

Stratejik sektörlerde kamusal mülkiyetin sınırları ne olacak?

Özel mülkiyet ile toplumsal mülkiyet arasındaki denge nasıl kurulacak?

Teknolojik gelişmenin yarattığı verimlilikten kim yararlanacak?

Yapay zekâ milyonlarca insanın emeğini dönüştürdüğünde ortaya çıkan toplumsal zenginlik kimin olacaktır?

İşte sosyalist düşüncenin bugün yeniden cevaplaması gereken sorular bunlardır.

Çünkü kapitalizme itiraz etmek sosyalizmin başlangıcıdır; sosyalizm ise bundan sonra ne yapılacağını söylemek zorundadır.


SINIF SİYASETİ NEDEN GERİLEDİ?

Türk solunun bugün yaşadığı en önemli ideolojik tartışmalardan biri de sınıf siyasetinin geri plana itilmesidir.

Bir zamanlar solun temel sorularından biri şuydu:

“Üretimden kim kazanıyor, kim kaybediyor?”

Bugün ise siyasal tartışmaların önemli bir bölümü kimlikler üzerinden yürütülüyor.

Kimlik siyasetinin bütünüyle yanlış olduğunu söylemek mümkün değildir.

Kadınların eşitliği, laiklik, özgürlükler, etnik ve kültürel haklar, inanç özgürlüğü, çevre ve demokratikleşme sol siyasetin vazgeçebileceği meseleler değildir.

Ancak burada önemli bir sorun ortaya çıkıyor:

Kimlik ile sınıf arasındaki bağ koparıldığında ne olur?

Kadın işçinin yaşadığı sömürü yalnızca kadın meselesi midir?

Genç işsizin yaşadığı gelecek kaygısı yalnızca gençlik meselesi midir?

Küçük çiftçinin borçluluğu yalnızca tarım politikası meselesi midir?

Emeklinin geçinememesi yalnızca sosyal yardım meselesi midir?

Hayır.

Bütün bu meselelerin arkasında ekonomik güç ilişkileri bulunmaktadır.

Bu nedenle solun kimlik meselelerini reddetmesi değil, onları sınıfsal gerçeklikle yeniden buluşturması gerekir.

Çünkü insan yalnızca bir kimlikten ibaret değildir.

İnsan aynı anda kadın veya erkek, Türk veya Kürt, Alevi veya Sünni, genç veya yaşlı olabilir.

Ama aynı zamanda:

işçidir, işverendir, çiftçidir, esnaftır, emeklidir, öğrencidir.

Ve kapitalist toplumda bu ekonomik konumlar, insanın yaşamını belirleyen en güçlü ilişkiler arasındadır.


SOL HALKTAN MI UZAKLAŞTI?

Belki de en rahatsız edici soru budur.

Sol neden işçi sınıfının geniş kesimleriyle eskisi kadar güçlü bir organik bağ kuramıyor?

Neden küçük esnaf, çiftçi, işçi, emekli ve düşük gelirli yurttaşların önemli bir bölümü solun doğal siyasal adresi haline gelmiyor?

Bu sorunun cevabını yalnızca toplumda aramak kolaycılık olur.

Sol önce kendisine bakmalıdır.

Seçim zamanı emekçilerin kapısını çalmak yetmez.

Onların gündelik hayatının içinde olmak gerekir.

Fabrikada olmak gerekir.

Tarlada olmak gerekir.

Pazarda olmak gerekir.

Sendikada olmak gerekir.

Mahallede olmak gerekir.

Kooperatifte olmak gerekir.

Çünkü sosyalizm halka yukarıdan ekonomik ve siyasi ders vermek değildir.

Halkın kendi örgütlü gücünü yaratmasına yardımcı olmaktır.


SOSYALİZM YOKSULA YARDIM ETMEK DEĞİLDİR

Sosyalizmin bir başka büyük yanlış anlaşılması da onun yoksullara yardım etmekten ibaret görülmesidir.

Oysa sosyalist düşüncenin sorusu:

“Yoksula nasıl yardım ederiz?”

değildir.

Asıl soru:

“Neden bazıları sürekli zenginleşirken bazıları sürekli yoksullaşıyor?”

sorusudur.

Çünkü sorun yalnızca gelir değildir.

Sorun mülkiyettir.

Sorun üretim araçlarının kimlerin elinde olduğudur.

Sorun ekonomik kararları kimlerin verdiğidir.

Sorun çalışanların ürettikleri değer üzerinde ne kadar söz sahibi olduğudur.

Dolayısıyla sosyalizm yalnızca gelirin yeniden dağıtılması değildir.

Aynı zamanda ekonomik iktidarın demokratikleştirilmesi meselesidir.

Bir işçinin ücretinin artırılması elbette önemlidir.

Ama o işçinin hayatını doğrudan etkileyen işletmenin yönetiminde hiçbir sözünün bulunmaması da sorgulanmalıdır.


KAMUCULUK YENİDEN DÜŞÜNÜLMELİDİR

Türk solunun yeniden düşünmesi gereken alanlardan biri de kamuculuktur.

Fakat 20. yüzyılın klasik devletçiliğini aynen tekrar etmek de yeterli değildir.

Bugünün kamuculuğu;

devlet her şeyi yapsın

anlayışına indirgenmemelidir.

Kamuculuk, toplumun geleceğini belirleyen stratejik alanların yalnızca kâr mantığına terk edilmemesidir.

Enerji.

Su.

Ulaşım.

Sağlık.

Eğitim.

Konut.

Gıda.

Madenler.

Altyapı.

Bunların her birinde temel soru aynıdır:

Toplumsal ihtiyaç mı belirleyici olacak, sermayenin kârlılık hesabı mı?

Sosyalist siyasetin bugün bu soruya somut cevaplar üretmesi gerekiyor.


ASLINDA SORUN: SOLUN TOPLUMSAL HEGEMONYA KURAMAMASI

Bir siyasi hareket yalnızca kendi seçmenini ikna ederek toplumsal dönüşüm gerçekleştiremez.

Toplumun farklı kesimleriyle konuşabilmek zorundadır.

İşçiyle konuşabilmelidir.

Çiftçiyle konuşabilmelidir.

Esnafla konuşabilmelidir.

Memurla konuşabilmelidir.

Gençle konuşabilmelidir.

Emekliyle konuşabilmelidir.

Muhafazakâr yurttaşla da konuşabilmelidir.

Milliyetçi yurttaşla da konuşabilmelidir.

Bu, onların bütün düşüncelerini kabul etmek anlamına gelmez.

Onlarla ortak bir toplumsal gelecek kurabilecek bir dil geliştirmek anlamına gelir.

Solun problemi tam da burada ortaya çıkmaktadır:

Kendisini anlatmak konusunda başarılı olabilir.

Fakat kendisi dışındaki toplum kesimlerinin dünyasını anlamakta zorlandığında, siyasal hegemonya kurma kapasitesi de daralır.


YENİ BİR SOSYALİST PROGRAM ŞART

Bugün Türk solunun ihtiyacı geçmişin sloganlarını tekrarlamak değildir.

Yeni bir programdır.

Ve bu program;

emek,

üretim,

mülkiyet,

kamuculuk,

kooperatifçilik,

teknoloji,

yapay zekâ,

konut,

tarım,

eğitim,

sağlık,

vergi adaleti

ve ekonomik demokrasi üzerine kurulmalıdır.

Çünkü dünya değişiyor.

Yapay zekâ üretim süreçlerini dönüştürüyor.

Robotlaşma emeğin niteliğini değiştiriyor.

Platform ekonomisi yeni bir çalışan sınıfı yaratıyor.

Finans sermayesi üretim üzerindeki etkisini büyütüyor.

Konut giderek bir barınma hakkından çok yatırım aracına dönüşüyor.

Tarımda küçük üreticinin ekonomik kırılganlığı artıyor.

Bütün bunlar sosyalist düşüncenin önüne yeni sorular koyuyor.

Yeni sorulara eski cevaplarla karşılık verilemez.


SONUÇ: SOLUN MESELESİ ÖLMEK DEĞİL, NE OLACAĞINA KARAR VERMEKTİR

Türk solunun tamamen ortadan kalktığını söylemek doğru değildir.

Fakat eski siyasal dilin ve eski örgütlenme biçimlerinin bugünün toplumsal gerçekliğini açıklamakta yetersiz kaldığını kabul etmek gerekir.

Bugün solun önünde üç temel tehlike bulunmaktadır:

Sınıf siyasetini kaybetmek.

Kapitalizme alternatif üretme iddiasını kaybetmek.

Toplumla kurduğu organik bağı kaybetmek.

Bunların üçü birleştiğinde ortaya yalnızca seçimlerde zorlanan bir siyasi hareket değil, tarihsel iddiasını kaybetme riski taşıyan bir sol çıkar.

O nedenle mesele “sol öldü mü?” sorusundan ibaret değildir.

Asıl soru şudur:

Sol yeniden neyi değiştirmek istiyor?

Kapitalizmin biraz daha adil yönetilmesini mi?

Yoksa üretimin, mülkiyetin ve ekonomik iktidarın demokratikleştirildiği başka bir toplumsal düzeni mi?

Çünkü sosyalizmi sosyalizm yapan şey yalnızca eşitlik talebi değildir.

Eşitsizliği üreten mekanizmayı değiştirme iddiasıdır.

Ve belki de Türk solunun bugün en çok ihtiyacı olan şey yeni bir slogan değil, yeniden bir tarihsel iddia ortaya koyabilme cesaretidir.

Sınıfı yeniden siyasetin merkezine koymadan, üretimi yeniden tartışmadan, mülkiyet ilişkilerini sorgulamadan ve sermayenin ekonomik iktidarını demokratikleştirmeden solun yaşadığı kriz çözülemez.

Çünkü düzenin adaletsizliklerini anlatmak muhalefettir; o düzenin yerine başka bir düzen kurabileceğini göstermek ise tarihsel bir siyasal iddiadır.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

7 dk