İZVERİ

Köşe yazısı

YA SENİNKİLER RAHİP?

CHP’nin kendi masalına inanmasının ve gerçeklikle hesaplaşmaktan kaçışının anatomisi

Yayınlandı: 8 Ekim 2026 01:07

Güncellendi: 8 Ekim 2026 23:56

Paylaş

YA SENİNKİLER RAHİP?

CHP’nin kendi masalına inanmasının ve gerçeklikle hesaplaşmaktan kaçışının anatomisi

Don Kişot’u yaşadığı hayal dünyasından vazgeçirmek için rahibi çağırırlar.

Rahibin sesi sakin, derin ve kendinden emindir:

— Hadi, in atından Alonso. Kasabaya dönelim. Yeni maceralar bulur, yeni hikâyeler okuruz. İstersen sana İncil’i baştan yeniden okurum. İçinde birbirinden etkileyici pek çok hikâye var.

Don Kişot, Sancho ile çıktığı yolculuğun zaten başlı başına bir macera olduğunu söyler. Aynı hikâyeleri tekrar tekrar okumaktan sıkıldığını anlatır.

Rahip öfkelenir.

Onu kendine getireceğine inandığı o büyük gerçeği yüzüne haykırır:

— Ama yaşadığını zannettiğin maceralar gerçek değil Alonso! Hepsi hayal ürünü! Anlıyor musun? Hayal ürünü! Hepsi!

Don Kişot atının üzerinde dimdik durur.

Gözlerini ufuktan ayırmaz.

Sonra rahibe tek bir soru sorar:

— Ya seninkiler, rahip?

İşte bazen bütün bir siyasi tartışmayı açıklamaya bir tek soru yeter.

Ya seninkiler?

Bugün CHP’ye bakarken insanın aklına ister istemez bu soru geliyor.

Çünkü siyasette en tehlikeli yanılgı, rakibinin gerçeklikten koptuğunu düşünürken kendi kurduğun hikâyenin içine hapsolmaktır.

Önce bir hikâye anlatırsın.

Sonra o hikâyeyi tekrar edersin.

Sonra çevrendekiler aynı hikâyeyi tekrar eder.

Bir süre sonra o hikâyeye inanmaya başlarsın.

En sonunda ise hikâyene inanmayan herkesi “gerçeği görememekle” suçlarsın.

İşte siyasi körlük tam olarak burada başlar.


CHP uzun zamandır yalnızca iktidarla mücadele etmiyor.

Aynı zamanda kendi yarattığı siyasi gerçeklikle de mücadele ediyor.

Çünkü bir parti için en büyük tehlike seçim kaybetmek değildir.

Seçim kaybedilebilir.

Lider değişebilir.

Kadrolar değişebilir.

Strateji değişebilir.

Asıl tehlike, kaybettiğin halde neden kaybettiğini anlayamamaktır.

Daha da kötüsü, anlayamadığın yenilgiyi başarı hikâyesine dönüştürmektir.

İşte o zaman siyasi muhasebe biter, propaganda başlar.

Başarısızlık “süreç” olur.

Yanlış tercih “stratejik karar” olur.

İç kavga “demokratik rekabet” olur.

Kadroculuk “örgütsel dayanışma” olur.

Yakınlık “liyakat” olur.

Koltuk paylaşımı “siyasi sorumluluk” olur.

Ve sonunda herkes birbirine aynı cümleyi söylemeye başlar:

“Biz doğru yoldayız.”

Peki…

Gerçekten öyle mi?


Siyasetin acımasız bir kuralı vardır:

Rakibinizin kötü olması sizin iyi olduğunuz anlamına gelmez.

İktidarın hataları, muhalefetin doğrularının kanıtı değildir.

Ekonomik kriz, otomatik olarak muhalefete oy yazmaz.

Toplumsal hoşnutsuzluk, kendiliğinden iktidar değişikliğine dönüşmez.

Seçmen bir siyasi partiye sırf karşı tarafı beğenmediği için sonsuza kadar mahkûm değildir.

Seçmen alternatif arar.

Güven arar.

Liyakat arar.

Tutarlılık arar.

Ve en önemlisi, inandığı sözü söyleyen değil, söylediğine inanan siyasetçi arar.

İşte burada CHP’nin kendisine sorması gereken soru ortaya çıkıyor:

Toplum gerçekten sizin anlattığınız CHP’yi mi görüyor?

Yoksa sizin kendi içinizde anlattığınız CHP ile toplumun gördüğü CHP arasında büyük bir uçurum mu var?

Bu soruyu sormadan “halk bizi anlamıyor” demek kolaydır.

Ama belki mesele halkın anlamaması değildir.

Belki mesele, partinin kendisini topluma anlatamamasıdır.


Demokrasi meselesi de burada başlıyor.

Bir siyasi parti demokrasiye yalnızca rakibinin kapısında ihtiyaç duymaz.

Demokrasi önce kendi evinin içinde sınanır.

Eleştiriye tahammül edebiliyor musunuz?

Muhalif sesleri susturmadan dinleyebiliyor musunuz?

Kongrelerde gerçekten özgür irade ortaya çıkabiliyor mu?

Örgüt üyeleri tercihlerini baskı görmeden ifade edebiliyor mu?

Kendi genel başkanınızı, belediye başkanınızı, milletvekilinizi eleştirdiğinizde dışlanıyor musunuz?

Bir insanın siyasi geleceğini belirleyen şey yeteneği ve emeği mi, yoksa kime yakın olduğu mu?

Bunlar küçük sorular değildir.

Bunlar bir siyasi partinin demokratik karakterini belirleyen temel sorulardır.

Çünkü demokrasi, “Biz demokratız” demekle değil, sizin hoşunuza gitmeyen insanın da konuşmasına izin vermekle ölçülür.

Kendi taraftarınızın konuşmasına izin veriyorsanız bu demokrasi değildir.

Kendi düşüncenize karşı çıkanın konuşmasına da izin verebiliyorsanız işte o zaman demokrasiden söz edebilirsiniz.


Liyakat meselesi daha da çarpıcı.

Türkiye’de yıllardır herkes liyakatten söz ediyor.

Ama iş kendi çevresine geldiğinde kavramın anlamı birden değişiyor.

Rakibin yaptığı atama:

“Yandaşlık.”

Kendi yaptığın atama:

“Liyakat.”

Rakibin kadrolaşması:

“Partizanlık.”

Kendi kadrolaşman:

“Örgütlenme.”

Rakibin yakınlarını göreve getirmesi:

“Nepotizm.”

Kendi çevrene kapı açman:

“Güven ilişkisi.”

Peki bunun adı nedir?

Bunun adı ilke değildir.

Çifte standarttır.

Siyasetçi kendi tarafına uygulamadığı ölçüyü rakibine uyguluyorsa, ortada hukuk ya da demokrasi savunusu değil, siyasi araçsallaştırma vardır.

Ve vatandaş bunu görür.

Hem de çok net görür.


Bir başka mesele daha var:

Siyasi hafıza.

Siyasetçinin en büyük düşmanı bazen arşivdir.

Çünkü arşiv unutmaz.

Dün söylediğin söz bugün karşına çıkar.

Dün eleştirdiğin davranış bugün yaptığında hatırlanır.

Dün “asla” dediğin şey bugün gerçekleştiğinde insanlar sana şunu sorar:

“Hani asla?”

Dün savunduğun ilkeyi bugün neden terk ettiğini açıklamak zorundasın.

Buna “siyaset değişir” diyebilirsin.

Elbette siyaset değişir.

Ama değişen koşullar ile değişen ilkeler aynı şey değildir.

Politika değişebilir.

Strateji değişebilir.

Yöntem değişebilir.

Ama her değişime “zorunluluk” diyerek ilkesizliği meşrulaştıramazsınız.

Çünkü siyaset, hafızasız insanların oyunu değildir.


CHP’nin tarihsel ağırlığı da bu yüzden bir ayrıcalık değil, daha büyük bir sorumluluktur.

Cumhuriyetin kuruluşundan gelen bir parti olmak, bugünkü yöneticilere otomatik olarak haklılık kazandırmaz.

Tam tersine, böyle bir tarihsel miras daha yüksek bir ölçü gerektirir.

Atatürk’ün adını anmak kolaydır.

Cumhuriyet değerlerinden söz etmek kolaydır.

Laiklik demek kolaydır.

Halkçılık demek kolaydır.

Sosyal adalet demek kolaydır.

Zor olan, bu kavramları kendi siyasi davranışınızda sınamaktır.

Halkçılık, halkın alkışını almak değildir.

Liyakat, kendi arkadaşlarını göreve getirmek değildir.

Demokrasi, yalnızca rakibinizi eleştirmek değildir.

Şeffaflık, yalnızca başkasının hesabını sormak değildir.

Özgürlük, yalnızca sizin gibi düşünenlerin özgürlüğü değildir.

Eğer bu kavramları kendi içinizde uygulayamıyorsanız, onları kürsülerde ne kadar yüksek sesle söylerseniz söyleyin, içleri boşalır.


Burada CHP’ye yöneltilecek en ağır soru belki de şudur:

Değiştik mi?

Gerçekten mi?

Yoksa sadece isimleri mi değiştirdik?

Gerçekten yeni bir siyasi kültür mü oluşturduk?

Yoksa eski alışkanlıkları yeni aktörlerle mi sürdürüyoruz?

Çünkü bir genel başkanın değişmesi tek başına değişim değildir.

Bir ekibin değişmesi de değildir.

Bir grubun gidip başka bir grubun gelmesi hiç değildir.

Gerçek değişim;

karar alma biçiminin değişmesidir.

Örgüt kültürünün değişmesidir.

Liyakat anlayışının değişmesidir.

Eleştiriye bakışın değişmesidir.

Siyasetçinin kendisini partinin üzerinde görmemesidir.

Ve en önemlisi, hiç kimsenin makamını dokunulmazlık zırhına çevirememesidir.

Aksi halde yapılan şey değişim değil, nöbet değişimidir.


Siyasette kibir, başarısızlıktan daha tehlikelidir.

Çünkü başarısız insan değişebilir.

Ama kendisini başarısız görmeyen insan değişmez.

Kendi hatasını görmeyen yönetici, aynı hatayı tekrarlar.

Aynı hatayı tekrarlayan parti, aynı sonucu alır.

Aynı sonucu alıp hâlâ kendisini haklı gören parti ise sonunda gerçeklikle bağını koparır.

Sonra sokak başka bir şey söyler.

Parti toplantıları başka bir şey söyler.

Sosyal medya başka bir şey söyler.

Televizyon ekranları başka bir şey söyler.

Sandık ise bambaşka bir şey söyler.

Ve parti yöneticileri yine şaşırır:

“Bunu nasıl gördük?”

Aslında mesele görmemek değildir.

Görmek istememektir.


Bunun adı siyasi konfor alanıdır.

İnsanlar yalnızca duymak istediklerini söyler.

Yönetici yalnızca hoşuna giden raporu dinler.

Çevresindekiler onu sürekli över.

Eleştirenler uzaklaştırılır.

Muhalifler “hain” ilan edilir.

Kötü haber getiren sevilmez.

Sonra herkes aynı odada aynı cümleyi kurar:

“Her şey yolunda.”

Dışarı çıkılır.

Ve gerçek hayat suratınıza çarpar.

İşte o zaman sorun başlar.

Çünkü gerçeklik, parti toplantılarında alınan kararlarla değişmez.

Vatandaşın cebindeki para azalırken ekonomik başarı hikâyesi anlatamazsınız.

İnsanlar adalet ararken hukuk sloganı atamazsınız.

Gençler gelecek kaygısı yaşarken sadece “umut” kelimesini tekrar edemezsiniz.

İnsanlar liyakat ararken kendi kadronuzu sorgulanamaz ilan edemezsiniz.

Çünkü toplumun bir sabrı vardır.

Ve o sabır bittiğinde propaganda duvarları yıkılır.


Don Kişot’un rahibe sorduğu soru bu nedenle çok daha büyüktür:

“Ya seninkiler?”

Bu yalnızca rahibe sorulmuş bir soru değildir.

Bugün bütün siyasi partilere sorulması gereken sorudur.

İktidara:

Ya sizin anlattığınız başarı hikâyesi?

Muhalefete:

Ya sizin anlattığınız değişim hikâyesi?

Parti yöneticilerine:

Ya sizin anlattığınız demokrasi?

Kadrolara:

Ya sizin anlattığınız liyakat?

Liderlere:

Ya sizin anlattığınız halkçılık?

Ve hepimize:

Ya bizim inandığımız hikâyeler?


CHP’nin bugün ihtiyacı daha yüksek sesli propaganda değildir.

Daha dürüst bir muhasebedir.

Kendi içinden çıkıp kendisine bakabilme cesaretidir.

Kendisini alkışlayanlarla değil, gerektiğinde yüzüne gerçeği söyleyenlerle yol yürüme cesaretidir.

Çünkü bir siyasi partiyi bazen rakipleri değil, kendi etrafında oluşturduğu yankı odası çökertir.

Herkes aynı şeyi söylüyorsa, kimse gerçekten düşünmüyor olabilir.

Herkes lideri alkışlıyorsa, belki de kimse ona gerçeği söylemeye cesaret edemiyordur.

Herkes “başarı” diyorsa, belki de kimse sonuçlara bakmıyordur.

Ve herkes “değişim” diyorsa, belki de değişen yalnızca isimlerdir.


Sonunda mesele Don Kişot’un deli olup olmadığı değildir.

Mesele, kimin kendi hayalini gerçek sandığıdır.

Yel değirmenlerini dev sanmak elbette bir yanılgıdır.

Ama kendi küçük çevrenizi bütün toplum sanmak daha büyük bir yanılgıdır.

Kendi alkışınızı halk desteği sanmak…

Kendi kongrenizi demokrasi sanmak…

Kendi kadronuzu liyakat sanmak…

Kendi stratejinizi başarı sanmak…

Kendi propagandanızı gerçek sanmak…

Bunların hepsi aynı hastalığın farklı belirtileridir:

Gerçeklikten kopmak.

Ve gerçeklikten kopan bir siyaset, ne kadar yüksek sesle konuşursa konuşsun, sonunda sandığın sessizliğiyle yüzleşir.

İşte o gün artık mazeretlerin anlamı kalmaz.

Ne rakibin hatası kurtarır.

Ne medya.

Ne algı.

Ne slogan.

Ne geçmiş başarılar.

Ne de tarihsel miras.

Çünkü sandık tek bir soru sorar:

“Sonuç ne?”


Belki de CHP’nin bugün kendisine soracağı en önemli soru, “Nasıl kazanırız?” değildir.

Ondan önce şu soruyu sormalıdır:

“Neden kaybettik?”

Ve bu soruya gerçekten cevap verebiliyorsa, ikinci soru gelir:

“Neyi değiştirmemiz gerekiyor?”

Ama bunun için önce siyasi cesaret gerekir.

Kendi yanlışını kabul etme cesareti.

Kendi adamına hesap sorma cesareti.

Kendi liderini eleştirme cesareti.

Kendi örgütünü sorgulama cesareti.

Kendi hikâyeni yırtıp yeniden başlama cesareti.

Çünkü bazen yeniden başlamak için yeni bir hikâye yazmak gerekmez.

Eski yalanı anlatmayı bırakmak yeterlidir.

Ve belki de bütün bu tartışmanın sonunda geriye yalnızca Don Kişot’un o unutulmaz sorusu kalır:

“YA SENİNKİLER RAHİP?”

Çünkü başkasının hayalini teşhis etmek kolaydır.

Asıl mesele, kendi hayalinin içinde yaşadığını kabul edecek kadar cesur olabilmektir.

Ve siyasette gerçek devrim, başkasını gerçekliğe çağırmak değil;

önce kendine dönüp “Ben gerçekten gerçeği mi görüyorum?” diye sorabilmektir.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

8 dk