17 EKİM DÜNYA YOKSULLUKLA MÜCADELE GÜNÜ
AÇLIĞIN DİLİ OLMAZ, YOKSULLUĞUN VATANI
Yoksulluk hakkında konuşmak kolaydır.
Bir gün belirlenir.
17 Ekim gelir.
Birleşmiş Milletler'in ve uluslararası kuruluşların raporları yayımlanır.
Televizyonlarda birkaç grafik gösterilir.
Siyasetçiler “yoksullukla mücadele” der.
Zenginler adına konuşanlar “sosyal yardım”dan söz eder.
Yoksullar adına konuştuğunu söyleyenler birkaç slogan atar.
Sonra herkes kendi hayatına döner.
Ama yoksul, ertesi sabah yine aynı mutfağa uyanır.
Aynı kira.
Aynı borç.
Aynı market fiyatları.
Aynı maaş.
Aynı gelecek kaygısı.
İşte tam burada durmak gerekiyor.
Çünkü yoksulluk bir istatistik değildir.
İstatistiğin arkasındaki insandır.
Bir çocuğun eksilen beslenme çantasıdır.
Bir annenin markette elindeki parayı üç kez saymasıdır.
Bir babanın maaş gününü beklerken borç istemesidir.
Bir emeklinin yıllarca çalıştıktan sonra hâlâ “Bu ay faturaları nasıl ödeyeceğim?” diye düşünmesidir.
Bir üniversite öğrencisinin mezun olduktan sonra iş bulamamasıdır.
Bir işçinin sabah karanlığında fabrikaya gidip akşam karanlığında eve dönmesine rağmen hâlâ yoksul olmasıdır.
Ve bütün bunların üzerine birilerinin çıkıp:
“Biraz daha çalışsaydınız.”
demesidir.
İşte asıl öfke burada başlıyor.
YOKSULLUK BİR KADER DEĞİLSE, KİMİN TERCİHİDİR?
Bize yıllardır yoksulluğun bireysel bir mesele olduğu anlatılıyor.
Daha çok çalış.
Daha çok kazan.
Tasarruf et.
Kendini geliştir.
Girişimci ol.
Risk al.
Başarılı ol.
Peki soralım:
Herkes aynı yerden mi başlıyor?
Bir çocuk servet sahibi bir ailenin evinde doğduğunda önünde duran hayatla, asgari ücretli bir ailenin çocuğunun önündeki hayat gerçekten aynı mıdır?
Birinin doğduğu gün elinde sermaye vardır.
Diğerinin elinde yalnızca emeği.
Birinin özel okulu vardır.
Diğerinin devlet okulunda dahi ulaşmakta zorlandığı imkânlar.
Birinin ailesi üniversite boyunca ekonomik güvence sağlar.
Diğeri üniversiteye devam edebilmek için çalışmak zorundadır.
Birinin ilk işini bulmasına yardımcı olacak çevresi vardır.
Diğerinin özgeçmişinde yalnızca kendi emeği.
Sonra aynı topluma bakıp:
“Herkes eşit fırsata sahip.”
diyoruz.
Hayır.
Değil.
Ve bunu söylemek, yoksula karşı işlenmiş en büyük ideolojik haksızlıklardan biridir.
Çünkü eşitsiz başlangıçları gizleyip başarıyı yalnızca bireysel yeteneğin sonucu gibi göstermek, sınıfsal ayrıcalığı görünmez hale getirir.
RAKAMLAR YALAN SÖYLEMEZ; AMA RAKAMLARI YORUMLAYANLAR SÖYLEYEBİLİR
Türkiye'de 2025 Gelir Dağılımı İstatistikleri, gelir bilgilerinin 2024 yılına ait olduğunu gösteriyor.
En yüksek gelire sahip yüzde 20'lik kesim toplam gelirin yüzde 48'ini alıyor.
En düşük yüzde 20'nin aldığı pay ise yalnızca yüzde 6,4.
Bu iki rakamı yan yana koyun.
Toplumun beşte biri gelirin neredeyse yarısını alıyor.
Başka bir beşte birlik kesim ise gelirin yaklaşık on altıda birine razı.
Sonra bize “herkes fırsat eşitliğine sahip” deniyor.
Hangi fırsat?
Kimin fırsatı?
Kimin sermayesi?
Kimin mirası?
Kimin bağlantısı?
Kimin eğitimi?
Kimin zamanı?
Kimin güvencesi?
Sınıfsal eşitsizliği görmeden fırsat eşitliğinden bahsetmek, biraz da aynaya bakmadan toplumu tarif etmeye benziyor.
YOKSULLUK YALNIZCA TÜRKİYE'NİN MESELESİ DEĞİL
Dünya da farklı bir tablo sunmuyor.
Dünya Bankası, 2025 yılında küresel aşırı yoksulluk sınırını satın alma gücü paritesine göre günlük 3 dolar olarak güncelledi. Bu yeni ölçüte göre 2022'de yaklaşık 838 milyon insan aşırı yoksulluk içinde yaşıyordu.
Şimdi şu çelişkiye bakın:
İnsanlık uzaya araç gönderiyor.
Yapay zekâ geliştiriyor.
Genetik hastalıkları çözmeye çalışıyor.
Milyarlarca dolarlık teknoloji şirketleri kuruluyor.
Finans piyasalarında trilyonlarca dolar hareket ediyor.
Ama yüz milyonlarca insan hâlâ temel ihtiyaçlarını karşılamakta zorlanıyor.
O zaman soruyu değiştirelim:
Dünya yeterince üretmiyor mu?
Hayır.
Asıl mesele:
Üretilen zenginlik nasıl bölüşülüyor?
KAPİTALİZMİN EN BÜYÜK BAŞARISI ÜRETMEK, EN BÜYÜK SORUNU PAYLAŞMAK MI?
Burada Marx'ın sorusu hâlâ canlıdır.
Çünkü Marx'ın temel meselesi yalnızca “zenginler zengin, yoksullar yoksul” demek değildi.
Asıl mesele, değerin nasıl üretildiği ve nasıl bölüşüldüğüydü.
İşçi üretir.
Sermaye örgütler.
Kâr ortaya çıkar.
Fakat ortaya çıkan toplam değerin paylaşımında işçinin pazarlık gücü zayıfladığında, üretkenlik artarken ücretlerin aynı hızda artmadığı bir yapı ortaya çıkar.
Uluslararası Çalışma Örgütü'nün verileri tam da burada dikkat çekici.
ILO'ya göre küresel emek gelirinin toplam gelir içindeki payı 2004 ile 2024 arasında 1,6 puan geriledi. Kurum, bunun nedenleri arasında teknolojik dönüşüm, otomasyon, küreselleşme ve işçilerin pazarlık gücündeki gerilemeyi sayıyor.
ILO'nun başka bir analizinde ise 1999-2024 arasında yüksek gelirli ülkelerde emek verimliliğinin yüzde 29, reel ücretlerin ise yüzde 15 arttığı belirtiliyor.
Burada insanın aklına çok basit bir soru geliyor:
Üretkenlik artıyorsa, çalışan insan neden aynı ölçüde zenginleşmiyor?
Bu soruyu sormak radikalizm değildir.
Bu soru, ekonominin en temel sorusudur.
YOKSULLUKLA MÜCADELE Mİ, YOKSULLUĞU YÖNETMEK Mİ?
Burada siyasete dönelim.
Çünkü bazı siyasal sistemler yoksulluğu ortadan kaldırmak yerine yoksulluğu yönetmeyi tercih eder.
Yoksulu tamamen ortadan kaldırmaz.
Onu tamamen aç da bırakmaz.
Bir miktar yardım verir.
Bir miktar destek sağlar.
Bir miktar kredi verir.
Bir miktar borçlandırır.
Bir miktar umut dağıtır.
Ve böylece sistem devam eder.
Yoksul yaşamaya devam eder.
Ama hayatta kalabildiği için sistem de kendisini başarılı ilan eder.
Oysa sosyal devletin görevi insanların yardıma muhtaçlığını yönetmek değil, yardıma muhtaç hale gelmelerini engelleyecek koşulları yaratmaktır.
Bu ayrım çok önemlidir.
Çünkü:
Yardım sosyal politika olabilir.
Ama adalet ekonomik düzenin kendisini değiştirmeyi gerektirir.
SADAKA İLE SOSYAL DEVLET ARASINDAKİ FARK
Bir yurttaşa yardım paketi vermek başka şeydir.
O yurttaşın insanca yaşayabileceği bir ücret almasını sağlamak başka.
Bir aileye gıda kolisi vermek başka.
Gıda fiyatlarının neden ücretlerden hızlı arttığını sorgulamak başka.
Öğrenciye burs vermek başka.
Eğitimin herkes için gerçekten eşit hale getirilmesi başka.
Emekliye destek vermek başka.
Emeklinin çalışmadan da onurlu yaşayabileceği bir emeklilik sistemini kurmak başka.
Sol siyasetin tarihsel farkı burada ortaya çıkar.
Sol, yalnızca yoksula yardım etmez; yoksulluğun nedenlerini sorgular.
Çünkü yoksulluğu yalnızca sonuç olarak görmez.
Onun arkasındaki mülkiyet ilişkilerine,
vergi sistemine,
ücret politikasına,
sendikal örgütlenmeye,
eğitim sistemine,
barınma düzenine,
sağlık sistemine,
finansal yapıya
ve sermaye-emek ilişkisine bakar.
BUGÜNÜN ASIL SINIF MÜCADELESİ
Bugünün sınıf mücadelesi artık yalnızca fabrika kapısında gerçekleşmiyor.
Kirada gerçekleşiyor.
Markette gerçekleşiyor.
Okulda gerçekleşiyor.
Hastanede gerçekleşiyor.
Emeklilikte gerçekleşiyor.
Vergide gerçekleşiyor.
Bankada gerçekleşiyor.
Kredi kartı borcunda gerçekleşiyor.
Hatta evin içinde gerçekleşiyor.
Çünkü ücretiniz yükselirken kira yüzde 50 artıyorsa gerçek ücretiniz artmamıştır.
Maaşınız nominal olarak yükselirken gıda fiyatları daha hızlı artıyorsa hayatınız ucuzlamamıştır.
Ekonomik büyüme gerçekleşirken servet daha fazla yoğunlaşıyorsa toplumun tamamı zenginleşmiş değildir.
Nominal büyüme ile insanca yaşam aynı şey değildir.
İşte siyaset burada başlar.
BİR DE VERGİ MESELESİ VAR
Yoksullukla mücadele etmek istiyorsanız vergi sistemine bakmak zorundasınız.
Çünkü vergi yalnızca devletin para toplama yöntemi değildir.
Vergi aynı zamanda toplumun nasıl bölüşüleceğine ilişkin siyasal bir tercihtir.
Kim daha fazla vergi ödüyor?
Kim daha az?
Ücretlinin gelirinden vergi daha maaşı eline geçmeden kesilirken, servet ve sermaye gelirleri hangi ölçüde vergilendiriliyor?
Dolaylı vergilerin ağırlığı ne?
Tüketim üzerinden alınan vergiler yoksulu mu, zengini mi daha fazla etkiliyor?
Bunlar teknik sorular değildir.
Bunlar sınıfsal sorulardır.
Çünkü yoksulun gelirinin daha büyük kısmını tüketmek zorunda olduğu bir ekonomide tüketim vergileri ağırlaştıkça yük de tersine dağılır.
Bu yüzden gerçek bir sosyal adalet programı:
daha adil vergi, daha güçlü sosyal devlet, daha yüksek emek geliri ve daha güçlü toplu pazarlık olmadan kurulamaz.
SENDİKA NEDEN YOKSULLUKLA MÜCADELENİN MERKEZİNDE OLMALI?
Çünkü tek başına işçinin pazarlık gücü sınırlıdır.
İşçi örgütlü olduğunda ise denklem değişir.
ILO da ücretlerin yükseltilmesi ve yaşam ücretine yaklaşılması için toplu pazarlığın güçlendirilmesini, ücret belirleme kurumlarının geliştirilmesini ve kayıt dışılığın azaltılmasını öneriyor. Kuruma göre düşük gelirli ülkelerde ücretli çalışanların yaklaşık yüzde 50'si düşük ücretli kabul ediliyor.
Demek ki çözüm yalnızca:
“İşverene biraz daha fazla maaş ver.”
demek değildir.
Çözüm:
İşçinin pazarlık gücünü artırmaktır.
Sendikalaşmanın önündeki engelleri kaldırmaktır.
Toplu sözleşmeyi güçlendirmektir.
Taşeronlaşmayı sınırlamaktır.
Kayıt dışı çalışmayı azaltmaktır.
İş güvencesini artırmaktır.
Asgari ücreti gerçek yaşam maliyetleriyle ilişkilendirmektir.
Ve işçinin örgütlenmesini bir “maliyet” değil, demokrasinin ekonomik ayağı olarak görmektir.
BARINMA HAKKI OLMADAN SOSYAL ADALET OLMAZ
Bugün yoksulluğun en görünür biçimlerinden biri barınmadır.
İnsan çalışıyor.
Maaş alıyor.
Ama kazandığının büyük bölümünü kiraya veriyor.
O zaman insanın cebindeki maaşın anlamı kalıyor mu?
Bir toplumda konut yalnızca yatırım aracına dönüşürse, ev bir yaşam alanından çıkıp finansal varlığa dönüşür.
Ve sonuçta:
Evi olan servet biriktirir.
Evi olmayan servet sahibine kira öder.
Bu döngü sınıfsal eşitsizliği yeniden üretir.
Dolayısıyla sosyal konut meselesi yalnızca inşaat meselesi değildir.
Sosyal adalet meselesidir.
Kamunun öncülüğünde büyük ölçekli sosyal konut programları,
boş konutların etkin biçimde vergilendirilmesi,
arsa rantının kamu yararına yönlendirilmesi,
kiracının korunması,
konut üretiminin yalnızca spekülatif yatırım alanı olmaktan çıkarılması
yoksullukla mücadele programının parçası olmalıdır.
EĞİTİM YOKSULLUĞUN MİRASA DÖNÜŞMESİNİ ENGELLEMELİ
Bir çocuğun geleceği ailesinin gelirine ne kadar bağlıysa, toplumdaki sınıfsal hareketlilik o kadar zayıftır.
Eğitim burada en önemli kırılma noktasıdır.
Çünkü iyi eğitim, yoksul bir çocuğun sınıfsal kaderini değiştirebilir.
Ama bunun için eğitim gerçekten kamusal olmalıdır.
Nitelikli olmalıdır.
Ücretsiz olmalıdır.
Çocuğun doğduğu mahalleye göre değişmemelidir.
Ailesinin gelirine göre değişmemelidir.
Özel ders alıp alamamasına göre değişmemelidir.
Yani eğitim sistemi:
zenginlerin ayrıcalığını yeniden üretmek yerine yoksulların önünü açmalıdır.
Bu nedenle okul öncesinden üniversiteye kadar kamusal eğitime yapılan harcama, yalnızca eğitim harcaması değildir.
Uzun vadeli eşitsizlikle mücadeledir.
SAĞLIKTA YOKSULLAŞMA
Bir insan hastalandığında yalnızca sağlığını kaybetmemeli.
Gelirini de kaybetmemeli.
Borçlanmamalı.
Evini satmak zorunda kalmamalı.
Çocuğunun eğitiminden kısmamalı.
Sağlık hakkı bu yüzden sosyal devletin merkezindedir.
Bir toplumda zengin daha iyi sağlık hizmeti satın alabilirken yoksul temel sağlık hizmetine erişmekte zorlanıyorsa, sınıfsal eşitsizlik bedenin içine kadar girmiş demektir.
Yoksulluk artık yalnızca cüzdanda değil, yaşam süresinde ve yaşam kalitesinde görünür.
PEKİ ÇÖZÜM NE?
Burada romantik sloganlarla yetinmeyelim.
Somut bir sosyal adalet programına ihtiyaç var.
1. EMEK GELİRİNİ ARTIRMAK
Asgari ücret yalnızca “geçinme sınırı” üzerinden değil, insanca yaşam maliyeti üzerinden belirlenmeli.
Ücretler enflasyon karşısında geriden gelen bir mekanizma olmaktan çıkarılmalı.
Toplu sözleşme kapsamı genişletilmeli.
2. SENDİKAL ÖZGÜRLÜĞÜ GÜÇLENDİRMEK
İşçinin örgütlenmesi cezalandırılmamalı.
Toplu pazarlık mekanizmaları güçlendirilmeli.
Taşeronlaşma ve güvencesiz çalışma sınırlandırılmalı.
3. VERGİ ADALETİ
Ücretlilerin üzerindeki vergi yükü azaltılmalı.
Dolaylı vergilerin ağırlığı düşürülmeli.
Servet, rant ve yüksek gelir gruplarının vergi katkısı artırılmalı.
Vergi sistemi daha progresif hale getirilmeli.
4. SOSYAL KONUT
Konut bir yatırım aracı olmaktan önce barınma hakkı olarak görülmeli.
Kamunun sosyal konut üretimi artırılmalı.
Kira yükünü azaltacak uzun vadeli politikalar oluşturulmalı.
5. KAMUSAL EĞİTİM
Eğitimde sınıfsal ayrışmayı azaltacak güçlü bir kamusal yatırım programı uygulanmalı.
Çocukların başarısı ailesinin gelirine değil, yeteneğine ve emeğine bağlı olmalı.
6. EVRENSEL SOSYAL KORUMA
Sosyal yardım sistemi yurttaşı bürokratik ve siyasal bağımlılığa sokan bir mekanizma olmaktan çıkarılmalı.
Temel sosyal haklar vatandaşlık hakkı haline getirilmeli.
7. EMEKLİLİKTE ONURLU YAŞAM
Emeklilik, insanın çalışma hayatının sonunda cezalandırıldığı bir dönem olmamalı.
Emekli maaşı yalnızca hayatta kalmaya değil, insanca yaşamaya yetecek düzeyde olmalı.
8. KAMUSAL SAĞLIK
Sağlık hizmeti gelir düzeyine göre farklılaşmamalı.
Hastalık insanı ekonomik olarak yoksullaştırmamalı.
9. ÇOCUK YOKSULLUĞUYLA MÜCADELE
Çocuk yoksulluğu ayrı bir politika alanı olarak ele alınmalı.
Okul yemekleri,
beslenme desteği,
ücretsiz ulaşım,
ücretsiz eğitim materyalleri,
erken çocukluk eğitimi
ve aile destekleri kamusal bir sistem içinde ele alınmalı.
10. SERVET VE SİYASAL GÜÇ İLİŞKİSİNİ SINIRLAMAK
Çünkü aşırı servet yalnızca ekonomik güç değildir.
Siyasi güce de dönüşebilir.
Oxfam'ın 2026 raporu, 2025'te milyarder servetinin yüzde 16'dan fazla artarak 18,3 trilyon dolara çıktığını; aynı dönemde dünyada her dört kişiden birinin düzenli olarak yeterli gıdaya erişemediğini ve dünya nüfusunun neredeyse yarısının yoksulluk içinde yaşadığını belirtiyor.
İşte asıl tehlike burada.
Servetin siyaseti satın alabilecek kadar büyümesi.
Çünkü ekonomik eşitsizlik bir noktadan sonra demokrasi eşitsizliğine dönüşür.
SOLUN KENDİNE DE SORMASI GEREKEN SORULAR VAR
Fakat burada yalnızca kapitalizmi eleştirip sol siyaseti eleştirmemek de kolaycılık olur.
Solun da kendisine sorması gereken sorular vardır.
Neden emekçilerin örgütlü gücü zayıfladı?
Neden sendikalar milyonlarca insanın hayatına dokunan güçlü toplumsal aktörler olmaktan uzaklaştı?
Neden sol siyaset zaman zaman işçinin mutfağından kopup yalnızca kültürel ve kimliksel tartışmaların içine sıkıştı?
Neden genç işsiz, kiracı, emekli ve asgari ücretli aynı siyasal hikâyenin öznesi haline getirilemedi?
Neden işçi sınıfının günlük ekonomik sorunları bazı siyasal tartışmalarda ikinci plana itildi?
Ve en önemlisi:
Sol, yoksullar adına konuşmakla mı yetinecek, yoksa yoksulların kendi siyasal gücünü yeniden örgütleyebilecek mi?
Çünkü gerçek solculuk yoksulların fotoğrafını paylaşmak değildir.
Yoksulların pazarlık gücünü artırmaktır.
Gerçek sosyal demokrasi yoksullara acımak değildir.
Onları güçlü yurttaşlar haline getirmektir.
YOKSULLUĞUN EN BÜYÜK DÜŞMANI ÖRGÜTLÜ TOPLUMDUR
Tarih bize bir şey öğretiyor:
İşçi örgütlendiğinde ücretler değişti.
Sendikalar güçlendiğinde çalışma saatleri değişti.
Kadınlar örgütlendiğinde haklar genişledi.
Emekliler örgütlendiğinde sosyal güvenlik gelişti.
Toplum kamusal eğitim talep ettiğinde eğitim yaygınlaştı.
İnsanlar sağlık hakkı için mücadele ettiğinde sosyal devlet büyüdü.
Yani sosyal hakların hiçbiri gökten inmedi.
Kazanıldı.
Bu yüzden yoksullukla mücadele yalnızca ekonomik bir program değil, aynı zamanda demokratik bir örgütlenme projesidir.
VE SONUNDA SİYASETE GELİYORUZ
Şimdi soralım:
Bir ülkede zenginler daha zengin olurken yoksulların sayısı veya kırılganlığı artıyorsa, kim sorumlu?
İşçi çalıştığı halde yoksulsa, kim sorumlu?
Emekli hayatının sonunda geçinemiyorsa, kim sorumlu?
Genç üniversite bitirip ailesinin evine dönüyorsa, kim sorumlu?
İnsan maaşının yarısını kiraya veriyorsa, kim sorumlu?
Çocuklar eğitimde doğdukları aileye göre ayrışıyorsa, kim sorumlu?
Bunların hiçbirinin cevabı:
“Talihsizlik.”
olamaz.
Bunların tamamı kamu politikalarının konusudur.
Dolayısıyla sorumluluk da siyasidir.
ÇÜNKÜ YOKSULLUK SADECE CEBİMİZİ DEĞİL, DEMOKRASİYİ DE YOKSULLAŞTIRIR
Yoksul insanın özgürlüğü de daralır.
İşini kaybetmekten korkar.
Ev sahibinden korkar.
Borçtan korkar.
Hastalıktan korkar.
Çocuğunun geleceğinden korkar.
Bu korkular arttıkça insanın siyasal davranış alanı da daralır.
Geçimini kaybetmekten korkan insan, hak ararken daha çekingen olabilir.
İşini kaybetmekten korkan işçi örgütlenmekten çekinebilir.
Borçlu insan daha kolay bağımlı hale gelebilir.
Bu nedenle ekonomik özgürlük ile siyasal özgürlük birbirinden ayrı değildir.
Ekonomik olarak tamamen bağımlı bir yurttaşın siyasal özgürlüğü de eksiktir.
İşte sosyal adaletin demokrasiyle ilişkisi burada ortaya çıkar.
SON SÖZ: YOKSULLUKLA DEĞİL, YOKSULLUĞU ÜRETEN DÜZENLE MÜCADELE
17 Ekim'de birkaç saatliğine yoksulları hatırlayıp ertesi gün unutmak istemiyorsak, meseleye daha cesur bakmalıyız.
Yoksula acımayacağız.
Yoksulu küçümsemeyeceğiz.
Yoksulluğu romantikleştirmeyeceğiz.
Yoksulluğu kader olarak kabul etmeyeceğiz.
Ve yoksula:
“Sen neden başaramadın?”
diye sormadan önce,
“Bu toplum neden milyonlarca insanın emeğine rağmen yoksulluk üretmeye devam ediyor?”
diye soracağız.
Çünkü mesele yalnızca zenginlerin çok zengin olması değildir.
Mesele, yoksulların çok az seçeneğe sahip olmasıdır.
Mesele yalnızca servetin büyümesi değildir.
Mesele servetin siyaseti satın alabilecek kadar güçlenmesidir.
Mesele yalnızca işsizliğin olması değildir.
Mesele çalışan insanların dahi yoksul kalabilmesidir.
Mesele yalnızca açlık değildir.
Mesele açlığın normalleştirilmesidir.
Ve nihayet mesele yalnızca para değildir.
Mesele iktidardır.
Kim karar veriyor?
Kim kazanıyor?
Kim ödüyor?
Kim susuyor?
Kim konuşabiliyor?
Kim örgütlenebiliyor?
Kim geleceğini güvence altına alabiliyor?
İşte yoksullukla mücadele bütün bu soruların cevabını değiştirme mücadelesidir.
Ve burada son sözü yeniden söyleyelim:
AÇLIĞIN DİLİ OLMAZ.
YOKSULLUĞUN VATANI OLMAZ.
Ama yoksulluğu üreten ekonomik ve siyasal ilişkilerin bir tarihi vardır.
Bir sınıf ilişkisi vardır.
Bir iktidar ilişkisi vardır.
Ve değiştirilebilir bir geleceği vardır.
Çünkü hiçbir çocuk yoksul doğduğu için eksik değildir.
Hiçbir işçi emeğinin karşılığını alamadığı için değersiz değildir.
Hiçbir emekli hayatının sonunda yoksulluğa mahkûm edilmek zorunda değildir.
Hiçbir genç doğduğu sınıfa mahkûm değildir.
Ve hiçbir toplum, milyonlarca insanın hayatını “piyasa böyle” diyerek açıklamak zorunda değildir.
Piyasa bir doğa kanunu değildir.
Ekonomi bir kader değildir.
Bütçe bir matematik zorunluluğu değildir.
Bunların hepsi siyasal tercihlerdir.
Ve siyasal tercihler değişebilir.
İşte gerçek umut da tam burada başlar:
Yoksulluğa razı olmayan insanlarda.
Emeğinin hakkını isteyen işçide.
Onurlu bir emeklilik isteyen yaşlıda.
Geleceğini isteyen gençte.
Çocuğunun daha iyi yaşamasını isteyen annede.
Ve bütün bunları birbirinden ayrı kaderler olarak değil, aynı toplumsal meselenin parçaları olarak gören örgütlü yurttaşta.
Çünkü gerçek mücadele yoksullara yardım etmekle bitmez.
Asıl mücadele, bir daha kimsenin yardıma muhtaç kalmayacağı bir toplum kurmaktır.
Ve bunun adı yalnızca ekonomik büyüme değildir.
Bunun adı sosyal adalettir.
Bunun adı eşit yurttaşlıktır.
Bunun adı insan onurudur.





