FRANSA’DAN GÜNEY AMERİKA’YA: GENÇLER DÜNYAYA SIĞMIYOR
1968’den 2026’ya: İtiraz artık üniversitede değil, lisede başlıyor
Dünyanın farklı ülkelerinde gençler yeniden sokakta.
Ancak Fransa’daki son hareketin dikkat çekici bir farkı var:
Bu kez sokağı üniversiteliler değil, liseliler başlattı.
Eylül 2026’da Paris banliyösü Créteil’de başlayan lise protestoları kısa sürede Fransa’nın farklı bölgelerine yayıldı. Öğretmen eksikliği, kalabalık sınıflar, kötüleşen okul koşulları, yetersiz kaynaklar, üniversiteye geçiş sisteminin yarattığı baskı ve geleceğe ilişkin kaygılar liselilerin temel itirazları arasında yer aldı.
Ve birkaç gün içinde mesele yalnızca okul koşulları olmaktan çıktı.
Liseliler sokağa çıktı. Polis karşılarına dikildi. Üniversiteliler onlara katıldı.
Ekim ayının başında protestoların binden fazla liseye ulaşması, hareketin Fransa çapında ciddi bir boyuta ulaştığını gösterdi.
“BİZE ÖĞRETMEN GÖNDERİN, POLİS DEĞİL”
Fransa’daki protestoların en çarpıcı taraflarından biri tam da burada ortaya çıkıyor.
Gençlerin söylediği şey son derece basit:
Daha iyi eğitim istiyoruz.
Daha fazla öğretmen.
Daha az kalabalık sınıf.
Daha iyi okul binaları.
Eşit eğitim imkânı.
Üniversiteye geçişte daha adil bir sistem.
Ve geleceğe dair gerçek bir umut.
Saint-Denis gibi ekonomik olarak dezavantajlı bölgelerdeki öğrenciler, yıllardır süren eğitim eşitsizliklerini özellikle vurguluyor. Bazı okullarda öğretmen ve sosyal hizmet personeli eksikliği, fiziksel koşulların kötü olması ve öğrencilerin kendilerini sistemin dışında hissetmesi protestoların önemli nedenleri arasında.
Bu nedenle protestolarda ortaya çıkan bir cümle aslında bütün tartışmayı özetliyor:
“Öğretmen istiyoruz, polis gönderiliyor.”
Bu yalnızca Fransa'nın meselesi değildir.
Bu, dünyanın birçok ülkesinde gençlerin karşı karşıya kaldığı daha büyük bir sorunun işaretidir:
Gelecek neden bu kadar pahalı?
ÖĞRENCİ–POLİS ÇATIŞMASI
Protestolar büyüdükçe gerilim de arttı.
Bazı eylemlerde taş, havai fişek ve başka cisimlerin polise atıldığı; bazı bölgelerde araç ve binaların zarar gördüğü olaylar yaşandı. Buna karşılık güvenlik güçlerinin göz yaşartıcı gaz, cop ve diğer müdahale araçlarını kullandığı görüntüler kamuoyunda büyük tartışma yarattı.
Özellikle bazı gençlerin yaralanması, “Kamu düzeni nasıl sağlanmalı?” sorusunu yeniden gündeme taşıdı.
Bir tarafta kamu düzenini sağlamakla görevli polis var.
Diğer tarafta henüz lise çağında olan gençler.
İşte burada demokrasinin en zor sınavlarından biri ortaya çıkıyor:
Devlet, gençlerin öfkesini yalnızca bastırmaya mı çalışacak, yoksa o öfkenin nedenlerini de dinleyecek mi?
Çünkü şiddet meşru bir protesto yöntemi değildir.
Ama şiddetin ortaya çıkması, protestonun altında bulunan gerçek sorunların otomatik olarak ortadan kalktığı anlamına da gelmez.
Nitekim Fransa'da polis müdahaleleri sonrasında çok sayıda soruşturma açıldı; yaralanan öğrenciler ve özellikle reşit olmayanlara yönelik müdahaleler ciddi biçimde tartışılmaya başladı.
1968’DEN FARKLI BİR GENÇLİK
1968'de dünyanın üniversitelerinde başlayan gençlik hareketlerinin dili daha ideolojikti.
Devrim vardı.
Sınıf mücadelesi vardı.
Anti-emperyalizm vardı.
Sosyalizm tartışmaları vardı.
Bugünün gençlerinde ise aynı ideolojik kelimeler her zaman kullanılmıyor.
Ama sorunların önemli bir bölümü hâlâ tanıdık:
Eşitsizlik.
Geleceksizlik.
Barınma sorunu.
Güvencesiz çalışma.
Eğitimin ticarileşmesi.
Zengin ile yoksul arasındaki uçurum.
1968 kuşağı:
“Dünyayı değiştirelim.”
Bugünün gençliği ise:
“Bu dünyada yaşayabilecek bir gelecek istiyoruz.”
Aradaki fark çok büyük.
Çünkü bugünün genci daha lise sıralarındayken geleceğinin nasıl şekilleneceğini düşünmek zorunda.
Üniversiteye girecek mi?
İş bulabilecek mi?
Ev kiralayabilecek mi?
Borçlanmadan yaşayabilecek mi?
Ailesinden bağımsız bir hayat kurabilecek mi?
Diploması gerçekten bir gelecek sağlayacak mı?
KAPİTALİZMİN GENÇLERE VERDİĞİ MESAJ
Kapitalist sistem gençlere yıllardır aynı reçeteyi sunuyor:
Daha çok çalış.
Daha çok oku.
Daha fazla diploma al.
Daha fazla sertifika edin.
Kendini geliştir.
Peki ya sistemin kendisi?
Eğer milyonlarca genç aynı anda eğitim alıyor, diploma sahibi oluyor ama yine de güvencesiz bir gelecekle karşılaşıyorsa, sorun yalnızca gençlerin yeterince çalışmaması olabilir mi?
Belki de mesele bireyde değil, sistemdedir.
Çünkü kapitalizm yalnızca fabrikaları ve bankaları değil, hayatın giderek daha fazla alanını piyasaya dönüştürüyor.
Eğitim bir hizmet.
Barınma bir yatırım aracı.
Sağlık bir sektör.
Bilgi bir ürün.
Zaman bile ekonomik değeri olan bir metaya dönüşüyor.
Genç ise bütün bunların ortasında müşteri haline geliyor.
Okumak için para.
Barınmak için para.
Ulaşmak için para.
Mezun olduktan sonra yaşayabilmek için yine para.
O zaman soru basitleşiyor:
Piyasa insan için mi var, insan piyasa için mi?
FRANSA’DAN GÜNEY AMERİKA’YA
Fransa'da liseliler.
Başka ülkelerde üniversiteliler.
Güney Amerika'da gençlik hareketleri.
Farklı ülkeler, farklı hükümetler, farklı siyasi kültürler...
Ama ortak bir duygu giderek büyüyor:
“Bize vaat edilen gelecek artık bize yetmiyor.”
Bu nedenle bugünün gençlik hareketlerini yalnızca “sol”, “sağ”, “iktidar karşıtı” veya “muhalif” gibi etiketlerle açıklamak yetersiz kalıyor.
Çünkü gençlerin önemli bir bölümünün talebi ideolojik bir iktidar mücadelesinden önce geliyor:
İnsanca yaşamak.
TÜRKİYE’YE BAKARKEN
Türkiye de bu tartışmanın dışında değil.
Burada da gençler eğitimden barınmaya, işsizlikten liyakate, özgürlüklerden demokratik katılıma kadar pek çok konuda gelecek kaygısı yaşıyor.
Üstelik artık sorun yalnızca üniversite öğrencilerinin sorunu değil.
Lise öğrencisi de geleceğini düşünüyor.
Çünkü lise sıralarında başlayan yarış, üniversite sınavına; üniversitede devam eden yarış iş bulmaya; iş bulduktan sonra ise ev kurmaya, geçinmeye ve borç ödemeye dönüşüyor.
Genç daha hayatın başında bir hesap makinesine dönüşüyor.
Ne kadar kazanacağım?
Ne kadar kira ödeyeceğim?
Ne zaman ev sahibi olacağım?
Bu ülkede kalabilecek miyim?
İşte gençliğin asıl isyanı burada başlıyor.
GENÇLERİN TALEBİ AÇIK
Bugün öğrencilerin taleplerini romantikleştirmeye de küçümsemeye de gerek yok.
Talepler son derece somut:
Parasız ve nitelikli eğitim.
Eşit fırsat.
İnsanca barınma.
Kalabalık olmayan sınıflar.
Yeterli öğretmen.
Akademik özgürlük.
Liyakat.
Güvenceli çalışma.
Demokratik katılım.
Ve geleceğe dair umut.
Bunlar lüks değildir.
Bunlar gençlerin toplumdan istediği temel haklardır.
SOKAK YENİDEN KONUŞUYOR
1968'de gençler üniversitelerden sokağa çıktı.
Bugün ise Fransa'da daha üniversite kapısından bile geçmemiş liseliler sokağa çıkıyor.
Bu ayrıntı küçümsenecek bir ayrıntı değildir.
Çünkü bir toplumda lise çağındaki çocuklar geleceği konusunda bu kadar erken öfkelenmeye başlıyorsa, mesele yalnızca gençlik meselesi değildir.
Toplumun geleceğiyle ilgili bir alarmdır.
Fransa'da liseliler eğitim istiyor.
Güney Amerika'da gençler adalet ve gelecek istiyor.
Dünyanın farklı yerlerinde öğrenciler aynı soruyu soruyor:
“Bize nasıl bir gelecek bırakıyorsunuz?”
Ve bu soruya yalnızca polisle cevap verilemez.
Bu soruya yalnızca seçim sloganlarıyla da cevap verilemez.
Gençliğin sorusu ekonomiktir, siyasidir, toplumsaldır ve aynı zamanda insanidir.
Çünkü gençler artık geleceği satın almak istemiyor.
GELECEĞİ KENDİ ELLERİYLE KURMAK İSTİYOR.
Eğitim bir yatırım ürünü değil, haktır.
Barınma bir finansal araç değil, haktır.
Çalışmak bir hayatta kalma savaşı değil, insan onurunun parçasıdır.
Ve gençlik...
Kapitalizmin müşterisi değil, toplumun geleceğidir.





