İZVERİ

Köşe yazısı

BAŞIMIZA GELEN “PLANLI FAKİRLEŞTİRME”DİR

Bir ülke nasıl fakirleşir? Para birimi neden erir? Enflasyonun faturası neden hep aynı insanların cebinden çıkar?

Yayınlandı: 18 Ekim 2026 22:30

Paylaş

BAŞIMIZA GELEN “PLANLI FAKİRLEŞTİRME”DİR

Bir ülke nasıl fakirleşir? Para birimi neden erir? Enflasyonun faturası neden hep aynı insanların cebinden çıkar?

Türkiye'de ekonomi konuşulurken tartışma çoğu zaman birkaç rakama sıkıştırılıyor:

Dolar kaç lira?

Faiz kaç?

Enflasyon yüzde kaç?

Asgari ücret ne kadar?

Oysa bütün bu rakamların arkasında çok daha büyük bir mesele var:

Türkiye'nin insanları neden fakirleşti?

Bu soruyu sormadan yalnızca kur, faiz veya enflasyon tartışmak, yangının neden çıktığını konuşmadan termometrenin kaç derece olduğunu tartışmaya benzer.

Çünkü Türkiye'de yaşanan sorun yalnızca fiyatların yükselmesi değildir.

Emeğin değerinin düşmesi, Türk lirasının satın alma gücünün erimesi, orta sınıfın küçülmesi, servet dağılımının bozulması ve toplumun geleceğe ilişkin güveninin zayıflaması aynı ekonomik sürecin farklı sonuçlarıdır.

Bu nedenle “planlı fakirleştirme” ifadesini kullanırken neyi kastettiğimizi doğru ortaya koymak zorundayız.

Burada iddia edilen şey, birilerinin gizli bir odada oturup “Bu toplumu nasıl fakirleştiririz?” diye plan yaptığı değildir.

Daha ciddi ve daha kanıtlanabilir bir iddia var:

Sonuçları öngörülebilen ekonomik politika tercihleri uzun süre uygulanmış, bu tercihlerin yarattığı riskler defalarca dile getirilmiş, sonuçlar ortaya çıktığında ise maliyet toplumun geniş kesimlerine yüklenmiştir.

İşte hesap sorulması gereken yer burasıdır.


2023'TE SORULAN SORU

2023 yılında yapılan ekonomik değerlendirmede oldukça basit bir uyarı vardı:

Piyasalarla inatlaşmadan, ekonomik gerçeklere uygun bir faiz politikası uygulansaydı Türk lirası üzerindeki baskı daha sınırlı kalabilir; doların 11-12 TL civarında tutulması mümkün olabilirdi.

Bugün bu cümleyi matematiksel bir kehanet gibi sunmanın anlamı yok.

Çünkü hiçbir ciddi ekonomi analizi, “şu faiz uygulanırsa kur kesinlikle şu rakam olur” basitliğinde değildir.

Döviz kurunu faiz kadar;

  • enflasyon beklentileri,

  • Merkez Bankası rezervleri,

  • cari açık,

  • dış finansman ihtiyacı,

  • risk primi,

  • küresel faizler,

  • sermaye hareketleri,

  • siyasi ve ekonomik güven

gibi birçok değişken belirler.

Dolayısıyla 11-12 TL bir kader rakamı değil, alternatif bir politika senaryosunun öngörüsüdür.

Fakat bugün o öngörünün üzerinde durmamızın asıl nedeni başka.

Çünkü 2023'te yapılan uyarı bize şunu hatırlatıyor:

Ekonomide tercihlerin sonuçları vardır.

Ve yanlış tercihler, yalnızca ekonomi kitaplarında kalmaz.

Mutfağa girer.

Kiraya girer.

Markete girer.

Emeklinin maaşına girer.

İşçinin sofrasına girer.


EKONOMİNİN SOĞUK MATEMATİĞİ

Ekonomi ideolojik sloganlardan bağımsız olarak bazı mekanizmalarla çalışır.

Enflasyon yüksekken para politikasının güvenilirliği zayıflarsa, Türk lirası üzerindeki baskı artabilir.

Türk lirası değer kaybederse ithal edilen enerji, hammadde ve ara mallarının maliyeti yükselir.

Türkiye'nin üretim yapısında ithal girdilerin önemli bir ağırlığı olduğu için bu maliyet artışları zaman içinde iç fiyatlara yansır.

Fiyatlar yükselir.

Ücretler aynı hızda artmazsa reel gelir düşer.

Reel gelir düştüğünde vatandaş daha az tüketebilir.

Tasarruf yapamaz.

Borçlanmak zorunda kalabilir.

Çocuklarının eğitiminden, sağlığından, sosyal hayatından ve yaşam kalitesinden kısmaya başlar.

İşte ekonomik istatistiklerde “reel gelir kaybı” diye görünen şey, gerçek hayatta hayat standardının düşmesidir.

Bu nedenle:

Kur artışı → maliyet artışı → enflasyon → reel ücret kaybı → satın alma gücü düşüşü

sadece teorik bir zincir değildir.

Milyonlarca insanın hayatında karşılığı vardır.


ENFLASYON NEDEN SADECE “PAHALILIK” DEĞİLDİR?

Enflasyonun en tehlikeli tarafı, herkesi aynı şekilde vurmamasıdır.

Zengin bir insan için fiyatların yüzde 50 artması ile gelirinin tamamını gıdaya ve kiraya harcayan düşük gelirli bir ailenin aynı enflasyonla karşılaşması aynı şey değildir.

Çünkü yoksulun bütçesinde temel ihtiyaçların ağırlığı daha fazladır.

Kira yüzde 50 arttığında evini değiştiremeyen insanın seçeneği yoktur.

Gıda yüzde 50 arttığında sofradan vazgeçmek zorundadır.

Elektrik ve doğalgaz yükseldiğinde tüketimini azaltmak zorundadır.

Çocuğunun okul masrafı arttığında başka bir harcamayı kısmak zorundadır.

Dolayısıyla yüksek enflasyon sadece fiyatları artırmaz.

İnsanların tercih özgürlüğünü de azaltır.

İşte yoksullaşmanın en görünmez tarafı budur.

İnsanların hayatlarından önce “lüksler” değil, zamanla temel ihtiyaçların bir kısmı çıkar.

Tatilden vazgeçersiniz.

Sonra restorandan.

Sonra sosyal hayattan.

Sonra daha küçük eve geçersiniz.

Sonra arabayı satarsınız.

Sonra çocukların eğitim harcamalarını sorgulamaya başlarsınız.

Ve sonunda insan, kendi hayatındaki küçülmeyi “tasarruf” diye adlandırmaya başlar.

Oysa çoğu zaman bunun adı tasarruf değil:

Fakirleşmedir.


ÜCRET ARTIYOR AMA İNSAN NEDEN FAKİRLEŞİYOR?

Türkiye'deki en büyük algı operasyonlarından biri de burada yapılıyor.

Maaşlar nominal olarak artırılıyor.

Asgari ücret yükseliyor.

Emekli maaşı yükseliyor.

Memur maaşı yükseliyor.

Sonra da:

“Gelirleri artırdık.”

deniliyor.

Hayır.

Nominal gelir ile reel gelir aynı şey değildir.

Maaşınız yüzde 40 artarken hayat pahalılığı yüzde 60 artıyorsa, cebinize daha fazla para girmiş olabilir ama satın alma gücünüz azalmıştır.

Rakam büyümüştür.

Hayat küçülmüştür.

İşte ekonomik manipülasyonların en kolay yapıldığı yer burasıdır.

Vatandaşın eline geçen banknot sayısını artırabilirsiniz.

Ama o banknotların satın alabileceği mal ve hizmet miktarını artıramıyorsanız, refah üretmiş olmazsınız.

Sadece rakam üretmiş olursunuz.


ORTA SINIF NEDEN ÖNEMLİ?

Bir ülkenin ekonomik sağlığını yalnızca en zenginlerin servetiyle ölçemezsiniz.

Orta sınıf, demokratik toplumların ve sürdürülebilir ekonomilerin omurgasıdır.

Ev sahibi olabilen,

çocuğunu iyi bir okulda okutabilen,

tatil yapabilen,

tasarruf edebilen,

beklenmedik bir harcamayı karşılayabilen,

geleceğe yatırım yapabilen bir orta sınıf...

Bunların hepsi ekonomik istikrarın göstergesidir.

Türkiye'de ise geniş bir kesim için bu denklem bozuldu.

İnsanlar artık yalnızca “daha fazla kazanmayı” değil,

kazandığı paranın değerini korumayı düşünüyor.

Bu çok daha büyük bir problemdir.

Çünkü vatandaşın temel sorusu:

“Gelecek yıl daha fazla kazanacak mıyım?”

olmaktan çıkıp:

“Gelecek yıl elimdeki para ne kadar değer kaybedecek?”

haline geliyorsa ekonomide güven sorunu başlamış demektir.


PEKİ BU SÜREÇTEN HERKES Mİ ZARAR GÖRDÜ?

Hayır.

Ve bu soru özellikle önemlidir.

Çünkü yüksek enflasyonun dağıtıcı etkileri vardır.

Borçlunun ve alacaklının durumu aynı değildir.

Sabit gelirlinin ve varlık sahibinin durumu aynı değildir.

Tasarrufunu Türk lirasında tutanla gayrimenkul veya döviz sahibi olanın durumu aynı değildir.

Kirasını ödeyenle kira geliri elde edenin durumu aynı değildir.

Bu nedenle yüksek enflasyon sadece bir fiyat meselesi değildir.

Aynı zamanda servetin yeniden dağıtılması meselesidir.

İşte burada siyaset devreye girer.

Çünkü ekonomik politikaların kimin lehine, kimin aleyhine sonuç doğurduğu siyasi bir sorudur.


“PLANLI” KELİMESİNİN HESABI

Burada tekrar altını çizmek gerekiyor.

“Planlı fakirleştirme” derken gizli bir komplo iddiasında bulunmuyoruz.

Bir hükümetin veya ekonomi yönetiminin “halkı fakirleştirme” niyetini kanıtlamak başka bir meseledir.

Bizim sorduğumuz daha somut:

Bir politika uygulanırken bunun muhtemel sonuçları biliniyor muydu?

Eğer biliniyorsa:

Bu riskler neden göze alındı?

Risk gerçekleştiğinde:

Neden daha erken önlem alınmadı?

Politikanın maliyeti ortaya çıktığında:

Fatura neden özellikle sabit gelirlilerin üzerine yıkıldı?

İşte “planlı” kelimesinin siyasi anlamı burada ortaya çıkıyor.

Bir sonucu istememiş olabilirsiniz.

Ama o sonucu doğuracak politikayı bile bile sürdürüyorsanız, artık sadece niyetiniz değil, sorumluluğunuz tartışılır.

Kamu yönetiminde iyi niyet, kötü sonuçların mazereti değildir.


“DIŞ GÜÇLER” DEMEK HESABI KAPATMAZ

Elbette Türkiye küresel ekonomiden bağımsız değildir.

Amerikan Merkez Bankası'nın faiz kararları Türkiye'yi etkiler.

Petrol fiyatları etkiler.

Küresel sermaye hareketleri etkiler.

Savaşlar etkiler.

Enerji fiyatları etkiler.

Pandemi etkiler.

Bunların hiçbirini inkâr etmiyoruz.

Ama aynı küresel ekonomi içinde farklı ülkeler farklı sonuçlar yaşayabiliyorsa, içerideki politika tercihlerinin de belirleyici olduğu açıktır.

Dolayısıyla her ekonomik başarısızlığı dışarıya bağlamak kolaydır.

Zordur olan, içerideki kararların sorumluluğunu üstlenmektir.

Ekonomide dış faktörler vardır; ama dış faktörler kötü politikaların sınırsız mazereti değildir.


ASIL HESAP SORULMASI GEREKEN SORULAR

Bugün dönüp geçmişe bakarken:

“Dolar neden 11-12 TL olmadı?”

diye sormak eksik kalır.

Daha ciddi sorular var.

Neden Türk lirasının değerini koruyacak güvenilir bir para politikası zamanında kurulamadı?

Neden enflasyon beklentileri gerektiği kadar erken ve güçlü biçimde yönetilemedi?

Neden piyasa mekanizmasının verdiği sinyaller uzun süre görmezden gelindi?

Neden faiz politikası ekonomik gerçeklerden ziyade siyasi söylemlerin konusu haline getirildi?

Neden kurdaki değer kaybının enflasyon üzerindeki etkisi yeterince hesaba katılmadı?

Neden reel ücretlerin korunması konusunda daha etkili politikalar geliştirilemedi?

Neden enflasyonun yükü düşük ve orta gelirli kesimlerde bu kadar yoğunlaştı?

Ve belki de en önemli soru:

Bu politikaların kazananları ve kaybedenleri kimler oldu?

İşte bu soruya cevap vermeden “ekonomik başarı” tartışması yapılamaz.


RAKAMLARLA HESAPLAŞMAK

Bu nedenle artık siyasi tartışmayı sloganlardan çıkarmak gerekiyor.

Türkiye'nin son yıllardaki ekonomik performansı;

TÜFE ile,

reel ücretlerle,

kişi başına reel gelirle,

döviz kuru ile,

faiz-enflasyon farkıyla,

hanehalkı borçluluğuyla,

konut ve kira maliyetleriyle,

gıda enflasyonuyla,

gelir dağılımı göstergeleriyle

ölçülmelidir.

Çünkü ekonomi rakamlarla konuşur.

Rakamlar da siyasi sorumluluğu görünür hale getirir.

Bir yönetim “vatandaşın gelirini artırdık” diyorsa, sorulacak soru basittir:

Reel olarak ne kadar arttı?

“Ekonomiyi büyüttük” diyorsa:

Bu büyümeden ücretlinin payı ne oldu?

“Enflasyonu düşürdük” diyorsa:

Fiyatlar hangi seviyeden hangi seviyeye geldi ve vatandaşın kaybettiği satın alma gücü ne oldu?

“Refah arttı” diyorsa:

Hangi gelir grubunun refahı arttı?

İşte gerçek hesap sormak budur.


PEKİ ÇÖZÜM NE?

Buraya kadar hesap sorduk.

Fakat yalnızca hesap sormak yetmez.

Türkiye'nin ihtiyacı, yeni bir slogan ekonomisi değil; kurallara dayalı, güvenilir ve toplumsal refahı merkeze alan yeni bir ekonomik düzen anlayışıdır.

Çünkü aynı hataları eleştirmek kolaydır.

Zor olan, yerine ne koyacağınızı anlatmaktır.

1. MERKEZ BANKASI'NA GÜVEN GERİ GETİRİLMELİ

İlk şart güvenilir para politikasıdır.

Merkez Bankası'nın temel görevi fiyat istikrarını sağlamak olmalıdır.

Faiz kararları günlük siyasi ihtiyaçlara göre değil, enflasyon beklentileri, fiyat istikrarı ve finansal koşullar dikkate alınarak verilmelidir.

Piyasaya sürekli farklı mesajlar veren, bir gün başka bir şey söyleyip ertesi gün başka bir karar alan ekonomi yönetimiyle güven oluşturulamaz.

Merkez Bankası'nın itibarı, faiz oranından daha değerlidir.

Çünkü güven kaybedildiğinde yalnızca faiz artırarak güveni bir gecede geri getiremezsiniz.


2. ENFLASYONLA MÜCADELE SADECE FAİZLE YAPILMAMALI

Enflasyonu yalnızca Merkez Bankası'nın üzerine yıkmak da başka bir yanlış olur.

Para politikası ile maliye politikası aynı hedefe yönelmelidir.

Kamu harcamaları disipline edilmeli.

Verimsiz ve önceliği olmayan harcamalar azaltılmalı.

Kamu kaynaklarının nereye aktarıldığı şeffaf hale getirilmeli.

Bütçe açığı kontrol altında tutulmalı.

Merkez Bankası enflasyonu düşürmeye çalışırken kamu maliyesi ters yönde hareket ederse mücadele yarım kalır.


3. VERGİ SİSTEMİ ADALETLİ HALE GETİRİLMELİ

Türkiye'de vergi yükünün önemli bölümünün tüketim üzerinden alınması, düşük gelirli vatandaşın daha ağır yük taşımasına yol açabilir.

Temel ihtiyaçlarda vergi yükü azaltılmalı.

Buna karşılık yüksek gelir ve yüksek servet daha adil biçimde vergilendirilmeli.

Vergi sistemi:

çok kazanandan daha fazla,

az kazanandan daha az

alacak şekilde yeniden düzenlenmeli.

Kayıt dışı ekonomiyle mücadele güçlendirilmeli.

Vergi aflarının sürekli tekrarlanması yerine vergisini zamanında ödeyen vatandaşın hakkı korunmalı.

Çünkü sürekli af çıkarılan bir sistem, dürüst mükellefi cezalandırır.


4. ÜCRETİ ENFLASYONA EZDİRMEYEN SİSTEM KURULMALI

Asgari ücreti yılda bir veya iki kez artırmak tek başına çözüm değildir.

Ücret politikası enflasyon beklentileri ve verimlilikle birlikte ele alınmalıdır.

Çalışanın nominal maaşı yükselirken reel geliri düşüyorsa bunun adı ücret artışı değildir.

Çalışanın satın alma gücü korunmalıdır.

Fakat bunun yolu yalnızca sürekli ücret artırmaktan da geçmez.

Çünkü verimlilik artmadan yalnızca ücretleri artırmak, maliyetleri ve dolayısıyla fiyatları tekrar yukarı çekebilir.

Bu nedenle ücret artışı ile birlikte:

verimlilik,

teknoloji,

eğitim,

yüksek katma değerli üretim

artırılmalıdır.


5. TÜRKİYE İTHALATA BAĞIMLI ÜRETİM YAPISINI DEĞİŞTİRMELİ

Kur şoklarının enflasyona bu kadar güçlü yansımasının önemli nedenlerinden biri üretimde ithal girdilerin ağırlığıdır.

Türkiye'nin enerji, ara malı, teknoloji ve yüksek katma değerli üretimde dışa bağımlılığını azaltması gerekir.

Ama burada da eski devletçilik ile yeni ekonomi arasında doğru denge kurulmalıdır.

Devlet her şeyi kendisi üretmek zorunda değildir.

Fakat devlet:

hangi alanlarda stratejik üretim kapasitesi gerektiğini belirlemeli,

özel sektörün yatırım yapacağı öngörülebilir ortamı yaratmalı,

Ar-Ge'yi desteklemeli,

üniversite-sanayi işbirliğini güçlendirmeli,

yüksek teknolojili üretime finansman sağlamalıdır.

Türkiye'nin ucuz işgücüyle değil, yüksek verimlilik ve yüksek katma değerle rekabet etmesi gerekir.


6. TARIM VE GIDA GÜVENLİĞI STRATEJİK KONU OLARAK ELE ALINMALI

Gıda enflasyonu, yalnızca market fiyatı değildir.

Tarım politikasıdır.

Su politikasıdır.

Enerji politikasıdır.

Lojistik politikasıdır.

Girdi maliyetidir.

Hal ve dağıtım sistemidir.

Depolamadır.

Üretici ile tüketici arasındaki zincirdir.

Çiftçinin üretim maliyetini öngöremediği bir ülkede gıda fiyatlarını kalıcı olarak düşüremezsiniz.

Üreticiye yalnızca kriz çıktığında destek vermek yerine, uzun vadeli üretim planlaması yapılmalıdır.

Hangi bölgede hangi ürünün, hangi su kapasitesiyle, hangi maliyetle üretileceği planlanmalıdır.

Çiftçi ithalat tehdidiyle değil, istikrarlı üretim politikasıyla desteklenmelidir.


7. KONUTU YATIRIM ARACI OLMAKTAN ÇIKARIP BARINMA HAKKINI GÜÇLENDİRMEK GEREKİR

Konut fiyatları yalnızca inşaat maliyetiyle açıklanamaz.

Arsa politikası, kredi koşulları, kira piyasası, nüfus hareketleri ve spekülatif talep de önemlidir.

Devletin görevi herkese bedava ev vermek değildir.

Ama dar ve orta gelirli insanların konuta erişimini mümkün kılacak uzun vadeli bir konut politikasını oluşturmak zorundadır.

Sosyal konut üretimi artırılmalı.

Kamu arazileri rant için değil, kamusal konut politikası için kullanılmalı.

Konut finansmanı uzun vadeli ve öngörülebilir hale getirilmeli.

Kiracının da ev sahibinin de hakkını koruyan dengeli bir sistem kurulmalıdır.

Çünkü barınma hakkı, piyasanın tamamen kendi haline bırakılabilecek kadar basit bir mesele değildir.


8. KAMU İHALELERİ VE KAMU KAYNAKLARI ŞEFFAF OLMALI

Ekonomik güven yalnızca faizle oluşmaz.

Devletin parasının nasıl harcandığı da güven meselesidir.

Kamu ihaleleri şeffaf olmalı.

İhale süreçleri denetlenebilir olmalı.

Kamu-özel işbirliği projelerinin bütün mali yükümlülükleri vatandaşın görebileceği şekilde açıklanmalı.

Devletin vatandaşından topladığı vergi, belli şirketlerin veya dar grupların zenginleşme aracına dönüşmemeli.

Kamunun parası milletin parasıdır.

Ve milletin parasının hesabı millete verilmelidir.


9. SOSYAL DEVLET SADAKA DAĞITMAK DEĞİLDİR

Yoksullukla mücadele yalnızca yardım paketleri dağıtmak değildir.

Gerçek sosyal devlet:

insana iş verir,

çocuğa nitelikli eğitim verir,

ailenin sağlık giderini karşılar,

barınma imkanını güçlendirir,

emeklinin insanca yaşamasını sağlar.

Yoksulluğu yönetmek başka şeydir.

Yoksulluğu azaltmak başka.

Sosyal yardım, vatandaşın devlete bağımlı hale getirildiği bir mekanizma değil, insanın yeniden kendi ayakları üzerinde durmasını sağlayan geçici bir güvenlik ağı olmalıdır.


10. EKONOMİDE KURAL VE KURUMSAL DEVLET YENİDEN İNŞA EDİLMELİ

Türkiye'nin en büyük ekonomik sorunlarından biri yalnızca enflasyon değildir.

Öngörülemezliktir.

Yatırımcı yarın hangi kuralın değişeceğini bilmiyorsa yatırım yapmaz.

Vatandaş parasının yarın ne kadar değer kaybedeceğini bilmiyorsa tasarruf yapmaz.

Şirket vergi ve hukuk sisteminin nasıl uygulanacağını bilmiyorsa uzun vadeli yatırım yapmaz.

Dolayısıyla ekonomik programın merkezine:

hukuk güvenliği,

kurumsal bağımsızlık,

şeffaflık,

hesap verebilirlik,

öngörülebilirlik

yerleştirilmelidir.

Çünkü sermaye sadece düşük vergi aramaz.

Güven arar.


11. EKONOMİK BÜYÜME DEĞİL, İNSAN REFAHI HEDEF OLMALI

Türkiye'nin artık yalnızca:

“Gayrisafi yurt içi hasıla ne kadar büyüdü?”

sorusuna bakması yeterli değildir.

Şunları da sormalıdır:

İnsanların reel geliri arttı mı?

Çocuk yoksulluğu azaldı mı?

Genç işsizliği düştü mü?

Orta sınıf güçlendi mi?

Konut erişilebilir hale geldi mi?

Hanehalkı tasarruf edebiliyor mu?

Gelir dağılımı düzeldi mi?

Çünkü ekonomi insanların hayatını iyileştirmek için vardır.

İnsanların hayatını zorlaştıran bir büyüme modeli, rakamlar büyüse bile toplumsal açıdan başarılı sayılamaz.


FAKİRLEŞME KADER DEĞİLDİR

Türkiye'nin fakirleşmesi kaçınılmaz bir doğa olayı değildir.

Enflasyon deprem değildir.

Kur artışı meteorolojik bir olay değildir.

Faiz politikası kader değildir.

Bunların tamamı insan eliyle alınan kararların sonucudur.

Dolayısıyla sonuçlarının da siyasi sorumluluğu vardır.

2023 yılında ortaya konulan “faiz daha rasyonel bir zeminde tutulabilseydi ve piyasalarla inatlaşılmasaydı dolar 11-12 TL civarında kalabilirdi” değerlendirmesinin bugün hâlâ tartışılıyor olması, tek başına o tahminin doğruluğunu kanıtlamaz.

Fakat çok daha önemli bir şeyi hatırlatır:

Ekonomide erken uyarıları küçümsemenin maliyeti vardır.

Ve o maliyet yalnızca bilanço tablolarında görünmez.

Markette görünür.

Kirada görünür.

Emeklinin cüzdanında görünür.

İşçinin sofrasında görünür.

Gençlerin gelecek planlarında görünür.

Orta sınıfın küçülen hayatında görünür.

Bu nedenle artık soruyu değiştirmek zorundayız.

Dolar kaç lira?

Faiz kaç?

Enflasyon kaç?

Bunların hepsi önemli.

Ama hepsinden daha önemli soru şu:

TÜRKİYE NEDEN FAKİRLEŞTİ?

Ve hemen arkasından:

BU FAKİRLEŞMEYİ ÖNLEMEK MÜMKÜNKEN NEDEN ÖNLENMEDİ?

Cevabı yalnızca geçmişte aramak da yetmez.

Çünkü Türkiye'nin önünde hâlâ iki seçenek var.

Birincisi, aynı döngüyü sürdürmek:

yüksek enflasyon → ücret artışı → yeniden yüksek enflasyon → kur baskısı → yeni zamlar → yeniden ücret artışı...

Bu, fakirliği yönetmektir.

İkincisi ise döngüyü kırmaktır:

fiyat istikrarı → güvenilir para politikası → mali disiplin → üretim ve verimlilik artışı → reel gelir artışı → güçlü orta sınıf.

Türkiye'nin ihtiyacı ikinci yoldur.

Bunun için de mucizeye değil, kuruma, kurala, üretime, adalete ve uzun vadeli akla ihtiyaç vardır.

Çünkü ekonomide kalıcı refah, bir gecede basılan parayla değil;

üretilen değerle,

artan verimlilikle,

korunan satın alma gücüyle,

adil bölüşümle

yaratılır.

Ve artık bu ülkenin insanlarına sadece “maaşınızı artırdık” demek yetmez.

Vatandaş şunu sormalıdır:

“Maaşım arttı ama hayatım neden küçüldü?”

İşte gerçek hesaplaşma bu soruyla başlar.

Çünkü bir ekonomik politikanın değerini yalnızca onu uygulayanların niyeti belirlemez.

Ortaya çıkardığı sonuçlar da belirler.

Ve sonuç ortadaysa artık mazeret değil, hesap gerekir.

Kim karar verdi?

Kim uyardı?

Kim dinlemedi?

Kim kazandı?

Kim kaybetti?

Ve en önemlisi:

BU FATURAYI NEDEN YİNE HALK ÖDEDİ?

Türkiye'nin ihtiyacı artık yoksulluğu yönetmek değil, yoksulluğu üreten mekanizmaları değiştirmektir.

Çünkü gerçek ekonomik bağımsızlık, yalnızca güçlü bir devlet bütçesine sahip olmak değildir.

İnsanın emeğinin karşılığını alabildiği, parasının değerini koruyabildiği, çocuğunun geleceğinden korkmadığı ve orta sınıfın yeniden güçlendiği bir ülke kurabilmektir.

Asıl hedef budur.

Ve bunun adı yalnızca ekonomik büyüme değil:

TOPLUMSAL REFAHTIR.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

13 dk