İZVERİ.

Köşe yazısı

BUTLAN OLAN KILIÇDAROĞLU DEĞİL, ÖZGÜR ÖZEL’DİR!

Siyasetin en büyük tehlikelerinden biri, paranın siyasete girmesi değildir. Asıl tehlike, paranın siyasetin kendisi haline gelmesidir.

Yayınlandı: 4 Eylül 2026 09:16

Paylaş

BUTLAN OLAN KILIÇDAROĞLU DEĞİL, ÖZGÜR ÖZEL’DİR!

PARA, SİYASET, DELEGE, KURULTAY, MUTLAK BUTLAN VE PARANIN GÜCÜYLE TÜRKİYE SİYASETİNE YÖN VERME TEHLİKESİ

Siyasetin en büyük tehlikelerinden biri, paranın siyasete girmesi değildir.

Asıl tehlike, paranın siyasetin kendisi haline gelmesidir.

Çünkü para siyasete yalnızca seçim kampanyalarını finanse etmek için girdiğinde bir araçtır. Fakat para; siyasi iradeyi belirlemeye, delegeleri yönlendirmeye, adayları belirlemeye, makam dağıtmaya, parti yönetimlerini şekillendirmeye ve kamu gücüne ulaşmaya başladığında artık yalnızca ekonomik bir güç olmaktan çıkar.

Siyasi güce dönüşür.

Siyasi güç devlet gücüne ulaştığında ise mesele çok daha tehlikeli bir hale gelir.

Çünkü artık soru:

“Kim daha çok oy aldı?”

olmaktan çıkar.

Asıl soru:

“Kim, hangi ekonomik ve siyasi güç ilişkileri sayesinde o oyu aldı?”

haline gelir.

İşte Türkiye'nin bugün CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı etrafında yaşadığı tartışmayı bu açıdan değerlendirmek gerekiyor.

Bu mesele sadece Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel arasındaki bir genel başkanlık yarışı değildir.

Bu mesele sadece CHP'nin iç meselesi de değildir.

Bu mesele, Türkiye'de siyasi iradenin nasıl oluştuğu, delege iradesinin nasıl şekillendiği, paranın siyasette ne kadar etkili olduğu, siyasi makamların menfaat ilişkileriyle bağlantısının bulunup bulunmadığı ve nihayet siyasetin devlet yönetimine nasıl taşındığı meselesidir.

Çünkü siyasi partiler, iktidara giden yoldur.

Parti içinde güç sahibi olanlar, iktidara geldiklerinde devlet yönetiminde güç sahibi olabilir.

Parti içinde ekonomik güçle oluşturulan bir siyasi ağ, yarın devlet içinde siyasi bir güç ağına dönüşebilir.

Bu nedenle bir siyasi partinin içindeki para–siyaset ilişkisi, yalnızca parti üyelerini ilgilendiren bir konu değildir.

Türkiye'nin tamamını ilgilendirir.


PARA SİYASETE GİRDİĞİNDE NE OLUR?

Önce mekanizmayı görmek gerekir.

Para siyasi güce dönüşür.

Siyasi güç parti içinde makam üretir.

Makam kamu gücüne ulaşır.

Kamu gücü ekonomik değer üretir.

Ekonomik değer yeniden siyasete aktarılır.

Sonra daha fazla para, daha fazla siyasi güç satın alır.

Ve ortaya şu döngü çıkar:

PARA → SİYASET → MAKAM → KAMU GÜCÜ → EKONOMİK ÇIKAR → DAHA FAZLA PARA → DAHA FAZLA SİYASİ GÜÇ

İşte demokratik sistem açısından asıl tehlike budur.

Çünkü bu döngü bir kez kurulduğunda siyaset fikirlerin, projelerin ve halkın taleplerinin yarıştığı bir alan olmaktan çıkabilir.

Yerine:

ilişkiler,

sadakat,

menfaat,

makam,

iş,

adaylık,

para

ve güç pazarlıkları geçebilir.

Böyle bir düzende siyasi parti üyesi yurttaş olmaktan çıkar.

Delege seçmen olmaktan çıkar.

Siyasetçi kamu hizmeti üretmekten uzaklaşır.

Makam bir hizmet alanı değil, yatırımın getirisi gibi görülmeye başlanır.

Ve en tehlikelisi de budur.

Çünkü siyaset yatırım aracına dönüşürse, devlet de yatırımın hedefi haline gelir.


DELEGE OYU NEDEN BU KADAR ÖNEMLİ?

Çünkü delege, siyasi partinin karar mekanizmasının en önemli halkalarından biridir.

Delege yalnızca oy kullanan bir kişi değildir.

Genel başkanı seçer.

Parti yönetimini belirler.

Partinin siyasi yönünü etkiler.

Kurultayda kullanılan birkaç yüz veya birkaç bin oy, bir siyasi partinin başına kimin geçeceğini belirleyebilir.

O nedenle delegenin iradesi özgür olmak zorundadır.

Delege istediği adaya oy verebilir.

Fikrini değiştirebilir.

Bir adayı beğenebilir.

Diğerinden nefret edebilir.

Bir siyasi çizgiyi tercih edebilir.

Bütün bunlar siyasetin doğal parçasıdır.

Ama bir delegenin oyunun karşılığı:

para,

iş,

makam,

adaylık,

ihale,

siyasi gelecek

veya başka bir menfaat haline geliyorsa, o zaman mesele değişir.

Çünkü artık ortada yalnızca siyasi tercih yoktur.

İrade üzerinde etki iddiası vardır.


PARA KARŞILIĞI OY İDDİASI NEDEN TEHLİKELİDİR?

CHP'nin 4-5 Kasım 2023 Kurultayı sonrasında kamuoyuna yansıyan en ağır tartışmalardan biri de budur.

Bazı delegelere para verildiği yönündeki iddialar ortaya atıldı.

Bazı delegelere belediye başkanlığı veya belediye meclis üyeliği adaylığı teklif edildiği ileri sürüldü.

Bazı delege ve yakınlarının belediyelerde veya belediye iştiraklerinde işe yerleştirildiği iddiaları gündeme geldi.

Market kartları dağıtıldığı ileri sürüldü.

Bazı delegelerden kullandıkları oyların fotoğraflarını göndermelerinin istendiği iddiaları kamuoyuna yansıdı.

Burada hukuk açısından önemli bir noktayı tekrar vurgulamak gerekiyor:

Bunların tamamı kesinleşmiş ceza hükmü değildir.

Bunlar soruşturma ve dava dosyalarına yansıyan iddialardır.

Dolayısıyla hiçbir siyasi tarafın lehine veya aleyhine bu iddiaları kesinleşmiş gerçek gibi sunmak doğru değildir.

Fakat diğer taraftan:

“Bunlar sadece siyasi dedikodu.”

deyip geçmek de doğru değildir.

Çünkü iddialar savcılık soruşturmalarına konu olmuş, mahkeme dosyalarına girmiş ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararında delege iradesinin fesada uğratıldığı yönündeki değerlendirmeler yer almıştır.

İşte bu nedenle mesele ciddidir.


DELEGE İRADESİ FESADA UĞRATILDIYSA NE OLUR?

Bir siyasi partinin genel başkanını belirleyen kurultay delegelerinin iradesi özgür değilse, ortaya çıkan sonuç da tartışmalı hale gelir.

Çünkü genel başkanlık seçimi, delegelerin oylarına dayanır.

Delegelerin oyları, kurultay sonucunu belirler.

Kurultay sonucu, genel başkanı belirler.

Genel başkan parti yönetimini oluşturur.

Parti yönetimi siyasi kararları alır.

İktidar olduğunda ise bu siyasi kadrolar devlet yönetiminde görev üstlenebilir.

Dolayısıyla:

Delege iradesi → parti yönetimi → siyasi iktidar → devlet yönetimi

şeklinde uzanan bir zincir vardır.

İşte zincirin ilk halkasında para veya menfaat ilişkileri varsa, bunun sonuçları yalnızca kurultay salonunda kalmaz.

Siyasi sistemin tamamını ilgilendirir.


4-5 KASIM 2023: DEĞİŞİMİN BAŞLANGICI

CHP 4-5 Kasım 2023 tarihinde 38. Olağan Kurultayı'nı yaptı.

Genel başkanlık yarışında Kemal Kılıçdaroğlu ile Özgür Özel karşı karşıya geldi.

İlk turda sonuç alınamadı.

İkinci turda Özgür Özel kazandı.

Kılıçdaroğlu kaybetti.

Özgür Özel CHP'nin yeni Genel Başkanı oldu.

Bu sonuç, CHP'de önemli bir değişim olarak değerlendirildi.

Fakat kurultaydan sonra tartışmalar bitmedi.

Tam tersine başladı.

Kurultay sürecinde delegelerin iradesinin etkilenip etkilenmediği tartışıldı.

Para iddiaları gündeme geldi.

Menfaat iddiaları gündeme geldi.

Adaylık vaatleri tartışıldı.

Belediye imkanlarının kullanıldığı iddiaları ortaya atıldı.

Ve mesele sonunda hukuk önüne taşındı.


SİYASETTE PARA İLE MAKAM ARASINDAKİ SINIR NEDEN ÖNEMLİ?

Çünkü makam kamu gücüdür.

Bir makamın ekonomik karşılığı olabilir.

Bir belediye başkanlığı yüzlerce, binlerce insanın hayatını etkileyebilir.

Bir milletvekilliği yasama gücüdür.

Bir bakanlık devlet gücüdür.

Bir genel başkanlık ise milyonlarca seçmeni temsil eden siyasi gücün başıdır.

Eğer bir siyasi sistemde:

“Sen bana destek ver, ben sana makam vereyim.”

anlayışı normalleşirse, siyaset kamu hizmeti olmaktan çıkar.

Pazarlığa dönüşür.

İşte burada demokrasi ciddi bir yara alır.

Çünkü halkın seçtiği kişi, halka değil, kendisini o makama taşıyan ilişki ağına karşı sorumluluk hissetmeye başlayabilir.

Bu da devlet yönetimi açısından çok tehlikelidir.


PARA İLE SİYASET ARASINDAKİ DÖNGÜ DEVLETE ULAŞIRSA

Düşünün:

Bir kişi siyasi parti içinde ekonomik gücünü kullanarak güç kazanıyor.

Bu güç sayesinde delegeler üzerinde etkili oluyor.

Delegelerin desteğiyle parti içinde makam elde ediyor.

Partinin yönetiminde söz sahibi oluyor.

Parti iktidara geliyor.

Aynı kişi veya çevresi devlet yönetiminde etkili hale geliyor.

Sonra kamu gücü ekonomik değer üretiyor.

Ekonomik değer yeniden siyasi yapıya dönüyor.

İşte bu noktada demokrasi ile ekonomik çıkar arasındaki sınır ortadan kalkmaya başlar.

Devletin kararları vatandaşın yararından çok ekonomik güç sahiplerinin çıkarları doğrultusunda şekillenebilir.

Böyle bir sistemin adı demokratik yönetim değildir.

Siyasi oligarşidir.

Ve bunun sonu çok ağırdır.


DEVLET PARASI OLANIN DEVLETİNE DÖNÜŞEMEZ

Devlet, ekonomik gücü olanların özel mülkü değildir.

Devletin makamları bir siyasi grubun kişisel kullanım alanı değildir.

Belediyeler parti içi güç mücadelelerinin finansman merkezi değildir.

Kamu kurumları siyasi sadakat dağıtma mekanizması değildir.

Devlet kaynakları siyasi destek satın almak için kullanılamaz.

Çünkü devletin parası, vatandaşın parasıdır.

Kamu kaynakları, kamu yararı içindir.

Siyasi partinin içindeki bir güç mücadelesinde kamu kaynaklarının kullanıldığı iddiası bile başlı başına ciddi bir soruşturma konusudur.

Bu nedenle siyasetin finansmanı ile kamu gücünün kullanımını birbirinden ayırmak zorundayız.


VE HUKUK DEVREYE GİRDİ

Kurultayla ilgili iddialar büyüdü.

Savcılık soruşturması başladı.

Dava süreçleri başladı.

Kurultayın iptali talep edildi.

Sonunda konu Ankara Bölge Adliye Mahkemesi'nin önüne geldi.

21 Mayıs 2026 tarihinde Ankara Bölge Adliye Mahkemesi 36. Hukuk Dairesi, CHP'nin 4-5 Kasım 2023 tarihli 38. Olağan Kurultayı'nın mutlak butlanla malul olduğuna ve kurultayın yapıldığı tarihten itibaren iptaline karar verdi.

Kararın tedbir bölümünde ise Özgür Özel ve mevcut parti organlarının görevden uzaklaştırılması ve kurultay öncesinde görevde bulunan Kemal Kılıçdaroğlu ile önceki parti organlarının karar kesinleşinceye kadar görevi üstlenmesi öngörüldü.

İşte CHP'deki tartışmanın en kritik dönüm noktası burasıdır.


MUTLAK BUTLAN NE DEMEKTİR?

Mutlak butlan, hukukta kesin hükümsüzlük anlamına gelir.

Fakat mutlak butlan ile yokluk aynı şey değildir.

Ayrıca butlan bir insanın üzerine yapıştırılan bir sıfat değildir.

Bu nedenle teknik olarak:

“Özgür Özel butlan oldu.”

demek doğru hukuk dili değildir.

Hukuken doğru ifade:

“Özgür Özel'in genel başkan seçildiği kurultay mutlak butlanla malul kabul edildi.”

Ancak siyasi açıdan ortaya çıkan sonuç açıktır.

Özgür Özel'in genel başkanlığı 4-5 Kasım 2023 Kurultayı'nda yapılan seçim sonucunda doğmuştur.

Kurultayın hukuki geçerliliği ortadan kaldırılırsa, o kurultaydan doğan genel başkanlık sıfatının hukuki temeli de etkilenir.

İşte bu nedenle siyasi tartışmada:

“BUTLAN OLAN KILIÇDAROĞLU DEĞİL, ÖZGÜR ÖZEL'DİR!”

denmektedir.

Kılıçdaroğlu 2023 kurultayından önce Genel Başkandı.

Özgür Özel ise 2023 kurultayında seçilerek göreve geldi.

Dolayısıyla kurultayın hukuki kaderi, Özgür Özel'in o kurultaydan doğan genel başkanlığının kaderini doğrudan ilgilendirir.


KILIÇDAROĞLU NEDEN GÖREVE DÖNDÜ?

Kılıçdaroğlu'nun konumu burada ayrı bir hukuki zemine sahiptir.

Kılıçdaroğlu yeni bir seçim kazanarak genel başkan olmadı.

Mahkeme kararında, 2023 kurultayından önce görevde bulunan genel başkan ve parti organlarının karar kesinleşinceye kadar görevi üstlenmesi tedbiren kararlaştırıldı.

Dolayısıyla:

“Kılıçdaroğlu yeniden seçim kazandı.”

demek doğru değildir.

Doğru ifade:

“Mahkemenin tedbir kararıyla kurultay öncesi yönetimin görevi üstlenmesi öngörüldü.”

şeklindedir.

Bu ayrım önemlidir.

Çünkü burada bir siyasi tercihten değil, mahkemenin verdiği hukuki tedbir kararından söz ediyoruz.


PEKİ ÖZGÜR ÖZEL NEDEN ETKİLENDİ?

Çünkü Özgür Özel'in genel başkanlığı 2023 kurultayına dayanmaktadır.

Kurultay mutlak butlanla malul kabul edilirse, o kurultaydan doğan sonuçların hukuki durumu da etkilenir.

Bu nedenle mevcut yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırılması kararı verilmiştir.

Yani siyasi açıdan:

Özgür Özel'in koltuğu tartışmanın merkezindedir.

Hukuken ise:

Kurultayın geçerliliği tartışmanın merkezindedir.

İki cümle birbirinden farklı görünse de aynı hukuki zincirin farklı noktalarını anlatmaktadır.


2025'TE YENİDEN KURULTAY YAPILDI

CHP, 6 Nisan 2025 tarihinde olağanüstü kurultaya gitti.

Özgür Özel yeniden Genel Başkan seçildi.

Siyasi açıdan bakıldığında bu önemli bir gelişmeydi.

Çünkü delegeler yeniden sandığa gitti.

Özgür Özel yeniden seçildi.

Ancak hukuk açısından soru ortadan kalkmadı:

2023 kurultayının hukuki sakatlığı, 2025 kurultayıyla ortadan kalkar mı?

İşte tartışmanın önemli noktalarından biri buydu.

Ankara Bölge Adliye Mahkemesi ise 2023 kurultayının hukuki geçerliliğine ilişkin verdiği kararın sonraki yönetim süreçlerine de etkisi olduğu yönünde bir değerlendirme yaptı.

Böylece mesele yalnızca 2023 kurultayı olmaktan çıktı.

Sonraki kurultayların ve parti yönetimlerinin hukuki durumu da tartışmaya girdi.


CHP'DE ASIL KRİZ BURADA BAŞLADI

Çünkü artık soru:

“Özgür Özel mi, Kılıçdaroğlu mu?”

olmaktan çıktı.

Soru:

“CHP'NİN 2023'TEN SONRAKİ YÖNETİM ZİNCİRİNİN HUKUKİ DAYANAĞI NEDİR?”

haline geldi.

Eğer 2023 kurultayı hukuken geçerli kabul edilirse, bir tablo çıkar.

Eğer mutlak butlan kararı kesinleşirse, başka bir tablo ortaya çıkar.

Bu nedenle Yargıtay süreci kritik önemdedir.

Bölge Adliye Mahkemesi'nin kararı önemli olmakla birlikte henüz nihai ve kesinleşmiş karar olarak sunulmamalıdır.

Dosya Yargıtay'dadır.

Son hukuki tablo Yargıtay incelemesiyle şekillenecektir.


FAKAT SİYASİ TEHLİKE ORTADAN KALKMIYOR

Yargıtay ne karar verecek?

Bunu hukuk belirleyecek.

Fakat para ile siyaset arasındaki ilişkinin yaratabileceği tehlike bundan bağımsızdır.

Çünkü hangi parti olursa olsun...

Hangi genel başkan olursa olsun...

Hangi siyasi grup olursa olsun...

Bir siyasi partinin içindeki iradenin para ve menfaat ilişkileriyle yönlendirilmesi demokrasi açısından tehlikelidir.

Bu tehlike iktidar partisinde de vardır.

Muhalefet partisinde de vardır.

Merkez sağda da vardır.

Solda da vardır.

Milliyetçi partilerde de vardır.

Yeni kurulan partilerde de vardır.

Kısacası:

PARA–SİYASET İLİŞKİSİ PARTİLER ÜSTÜ BİR DEMOKRASİ SORUNUDUR.


BUGÜN DELEGE, YARIN SEÇMEN

Bir delegenin oyunun para ile yönlendirildiği iddia ediliyorsa, bunun yarın seçmen iradesine dönüşmeyeceğinin garantisi nedir?

Bugün birkaç yüz delegenin iradesi üzerinde ekonomik güç kullanılabilir.

Yarın milyonlarca seçmeni etkileyebilecek medya gücü satın alınabilir.

Yarın ekonomik kaynaklarla propaganda gücü artırılabilir.

Yarın siyasi kampanyalar finanse edilebilir.

Yarın siyasi kararlar ekonomik güç sahiplerinin taleplerine göre şekillenebilir.

İşte bu nedenle mesele küçük değildir.

Bir siyasi partide başlayan ekonomik güç ilişkisi, ülke siyasetinde büyük bir güç mekanizmasına dönüşebilir.


PARANIN GÜCÜYLE TÜRKİYE SİYASETİNE YÖN VERMEK

Türkiye'nin en büyük sorunlarından biri de budur.

Siyaseti kim belirliyor?

Halk mı?

Parti üyeleri mi?

Delegeler mi?

Yoksa ekonomik gücü olan çevreler mi?

Bu sorunun cevabı demokratik sistemin kalitesini belirler.

Eğer ekonomik gücü olanlar siyasi kararları belirliyorsa, sandık yalnızca şekli bir mekanizmaya dönüşebilir.

Çünkü seçmen sandığa gider.

Ama seçmenin önüne konulan seçenekleri daha önce ekonomik ve siyasi güç sahipleri belirlemiş olabilir.

İşte gerçek tehlike budur.

Demokrasinin yalnızca sandıkta değil, sandığa kadar olan süreçte korunması gerekir.


PARA DEVLETİ YÖNETMEYE BAŞLARSA

En büyük tehlike buradadır.

Para siyaseti yönlendirir.

Siyaset iktidarı belirler.

İktidar devleti yönetir.

Dolayısıyla para, dolaylı olarak devlet yönetimine ulaşır.

Bu nedenle:

PARANIN SİYASETE HÜKMEDİĞİ BİR SİSTEM KURMAK ZORUNDAYIZ.

Çünkü devletin kararları ekonomik güç sahiplerinin çıkarlarına göre şekillenmeye başlarsa, vatandaşın hakkı geri plana itilir.

Kamu yatırımı siyasi çıkar için yapılır.

Kamu kadroları siyasi sadakat için dağıtılır.

İhaleler ekonomik çevrelere göre şekillenir.

Adaylıklar siyasi destek karşılığında belirlenir.

Parti yönetimleri ekonomik güç odaklarının etkisi altına girer.

Sonra toplum:

“Siyaset zaten zenginlerin işi.”

demeye başlar.

İşte o noktada demokrasi toplumsal olarak da çökmeye başlar.


DEVLETİ PARASI OLAN DEĞİL, HUKUK YÖNETMELİ

Bir ülkede ekonomik olarak güçlü olmak suç değildir.

Zengin olmak suç değildir.

Siyasete destek vermek de demokratik hakkın bir parçası olabilir.

Ancak ekonomik gücün siyasi iradeyi satın alması başka bir şeydir.

Devlet kararlarını ekonomik çıkar karşılığında şekillendirmek ise bambaşka bir şeydir.

Bu nedenle siyaset ile para arasındaki sınır çok net çizilmelidir.

Siyasi partilerin finansmanı şeffaf olmalıdır.

Kurultay süreçleri denetlenebilir olmalıdır.

Delege seçimleri şeffaf olmalıdır.

Parti içi harcamalar denetlenmelidir.

Aday belirleme süreçleri açık olmalıdır.

Kamu kaynaklarının siyasi amaçlarla kullanılması engellenmelidir.

Ve siyasi makamların ekonomik çıkar karşılığında dağıtıldığı iddiaları ciddi biçimde araştırılmalıdır.


ÇÜNKÜ MAKAMIN FİYATI OLMAZ

Bir siyasi makamın fiyatı varsa, o makam artık kamu hizmeti makamı değildir.

Bir belediye başkanlığının bedeli varsa, demokrasi yara almıştır.

Bir milletvekilliğinin bedeli varsa, temsil mekanizması yara almıştır.

Bir delegelik oyunun bedeli varsa, parti içi demokrasi yara almıştır.

Bir genel başkanlığın arkasında ekonomik bir pazarlık varsa, siyasi sistem yara almıştır.

İşte bu yüzden mesele yalnızca bir kurultayın sonucu değildir.

Mesele siyasetin hangi yöntemlerle yapıldığıdır.


CHP'NİN BU SÜREÇTEN ÇIKARMASI GEREKEN DERS

CHP, kendi içinde bu tartışmayı yalnızca:

“Kılıçdaroğlu taraftarları ne diyor?”

veya:

“Özgür Özel taraftarları ne diyor?”

diye okumamalıdır.

Daha büyük sorular sormalıdır.

Delegelerin iradesi nasıl korunacak?

Kurultaylar nasıl şeffaflaştırılacak?

Siyasi finansman nasıl denetlenecek?

Belediye kaynaklarının parti içi mücadelede kullanılmasının önüne nasıl geçilecek?

Adaylık süreçleri nasıl demokratikleştirilecek?

Parti içindeki ekonomik ilişkiler nasıl denetlenecek?

Ve en önemlisi:

DELEGENİN OYU KİMSENİN MALI OLMAYACAK.

Delege istediği adaya oy verecek.

Kimse ondan oyunun fotoğrafını istemeyecek.

Kimse ona:

“Beni destekle, sana iş bulayım.”

demeyecek.

Kimse:

“Beni destekle, seni aday yapayım.”

demeyecek.

Kimse:

“Beni destekle, sana makam vereyim.”

demeyecek.

İşte gerçek parti demokrasisi budur.


SONUÇTA MESELE KILIÇDAROĞLU VE ÖZGÜR ÖZEL'İ AŞIYOR

Bugün isimler üzerinden kavga edilebilir.

Kılıçdaroğlu savunulabilir.

Özgür Özel savunulabilir.

Bir başka aday desteklenebilir.

Bunların hepsi siyasetin doğal parçasıdır.

Ama hukuk başka bir şeydir.

Hukuk:

“Kurultay geçerli miydi?”

diye sorar.

“Delege iradesi özgür müydü?”

diye sorar.

“Kanunun emredici hükümlerine uyuldu mu?”

diye sorar.

“Kurultayda ortaya çıkan irade hukuken korunabilir mi?”

diye sorar.

Ve Ankara Bölge Adliye Mahkemesi bu sorulara çok ağır bir cevap vermiştir:

MUTLAK BUTLAN.

Kurultayın yapıldığı tarihten itibaren iptal.

Mevcut yönetimin tedbiren görevden uzaklaştırılması.

Kurultay öncesi yönetimin görevi üstlenmesi.

Ancak son hukuki söz henüz söylenmiş değildir.

Çünkü dosya Yargıtay'dadır.

Bu nedenle hukuken kesinleşmiş nihai karar ile istinaf kararını birbirine karıştırmamak gerekir.


AMA SİYASETÇİLERİN DE KAÇAMAYACAĞI BİR GERÇEK VAR

Hangi mahkeme ne karar verirse versin, şu soru artık Türkiye siyasetinin gündeminden düşmemelidir:

PARA SİYASİ İRADEYİ SATIN ALABİLİR Mİ?

Eğer cevabımız:

“Hayır.”

ise, bunun gereğini yapmak zorundayız.

Delege oyu korunacak.

Parti içi seçimler şeffaf olacak.

Kamu kaynakları siyasi mücadelede kullanılmayacak.

Adaylıklar pazarlık konusu olmayacak.

Makamlar ekonomik güçle dağıtılmayacak.

Siyasi finansman denetlenecek.

Ve devlet yönetimi ekonomik güç sahiplerinin özel çıkar alanına dönüştürülmeyecek.

Çünkü aksi halde bugün CHP'nin kurultayında tartıştığımız şey, yarın Türkiye'nin seçimlerinde karşımıza çıkabilir.


ASIL TEHLİKE: GÖRÜNMEYEN GÜÇ

Demokrasinin en tehlikeli düşmanı her zaman açıkça görünen güç değildir.

Bazen asıl tehlike görünmeyen güçtür.

Kimse seçim sonucunu açıkça değiştirmez.

Ama ekonomik gücüyle adayları etkiler.

Kimse sandığı kaldırmaz.

Ama seçmenin önüne çıkacak seçenekleri belirler.

Kimse demokrasiyi açıkça ortadan kaldırmaz.

Ama siyasi iradeyi ekonomik ilişkilerle kuşatır.

Sonra sandık kurulur.

Ve herkes:

“Demokrasi var.”

der.

İşte buna karşı dikkatli olmak gerekir.

Çünkü demokrasi sadece sandığın varlığı değil, sandığın arkasındaki iradenin özgürlüğüdür.


VE BÜTÜN MESELE BURADA DÜĞÜMLENİYOR

Bir siyasi parti, kendi içinde demokrasiyi koruyamazsa, ülkeye demokrasi vaat ettiğinde inandırıcılığını kaybeder.

Bir siyasi parti, kendi delegesinin iradesini ekonomik güçten koruyamazsa, halkın iradesini ekonomik güçten nasıl koruyacaktır?

Bir siyasi parti, kendi içindeki para ilişkilerini denetleyemezse, devlet yönetimindeki ekonomik ilişkileri nasıl denetleyecektir?

İşte bu yüzden CHP'nin yaşadığı süreç, CHP'nin sınırlarını aşan bir demokrasi testidir.

Türkiye'nin tamamı için bir uyarıdır.


SON SÖZ: DEVLET PARANIN DEĞİL, HALKIN OLMALIDIR

Bugün herkes:

“Kılıçdaroğlu mu?”

“Özgür Özel mi?”

diye soruyor.

Oysa asıl soru daha büyük:

“TÜRKİYE SİYASETİNİ KİM YÖNLENDİRECEK?”

Halk mı?

Yoksa paranın gücü mü?

Siyasi partilerde delegelerin özgür iradesi mi?

Yoksa ekonomik ve siyasi çıkar ilişkileri mi?

Devletin hukuku mu?

Yoksa parası güçlü olanların oluşturduğu görünmez güç ağları mı?

İşte Türkiye'nin geleceği açısından asıl mücadele budur.

Çünkü para siyaseti satın alırsa, siyaset devleti yönetir.

Siyaset ekonomik çıkarların aracı haline gelirse, devlet de ekonomik çıkarların hedefi olur.

Ve devlet ekonomik çıkarların hedefi haline geldiğinde vatandaşın hakkı, hukukun üstünlüğü ve demokratik temsil zayıflar.

Bu yüzden:

PARA SİYASETİ YÖNETMEMELİ.

SİYASET PARANIN ARACI OLMAMALI.

DELEGE OYU SATIN ALINMAMALI.

MAKAM PAZARLIK KONUSU OLMAMALI.

KAMU KAYNAKLARI SİYASİ MENFAAT İÇİN KULLANILMAMALI.

DEVLETİN KAPISI PARASI OLANLARA DEĞİL, HUKUKA VE HALKA AÇIK OLMALI.

Ve bugün CHP'deki tartışmanın siyasi manşeti ne kadar sert olursa olsun, hukukun dili açık olmalıdır:

BUTLAN OLAN KILIÇDAROĞLU DEĞİL, ÖZGÜR ÖZEL'DİR!

Ancak hukuken:

Mutlak butlan Özgür Özel'in şahsına değil, Özgür Özel'i genel başkanlığa taşıyan 4-5 Kasım 2023 tarihli kurultayın hukuki geçerliliğine ilişkindir.

Kurultay mutlak butlanla malul kabul edildiği için, o kurultaydan doğan Özgür Özel yönetiminin hukuki konumu etkilenmiştir.

Kılıçdaroğlu'nun görevi üstlenmesi ise yeni bir seçim sonucundan değil, mahkemenin verdiği tedbir kararından kaynaklanmaktadır.

Ve dosyanın nihai hukuki kaderi henüz Yargıtay incelemesi sonucunda belli olacaktır.

Fakat hangi karar çıkarsa çıksın, Türkiye'nin alması gereken ders değişmemelidir:

SİYASET PARA İLE DEĞİL, İRADE İLE YÖNETİLMELİDİR.

DEVLET PARA GÜCÜYLE DEĞİL, HUKUKLA YÖNETİLMELİDİR.

DELEGENİN OYU MENFAATİN DEĞİL, ÖZGÜR İRADENİN ÜRÜNÜ OLMALIDIR.

VE HİÇBİR SİYASİ KOLTUK, HİÇBİR EKONOMİK GÜÇ, HİÇBİR SİYASİ GRUP HUKUKTAN ÜSTÜN OLMAMALIDIR.

Çünkü mesele sonunda bir kişinin genel başkan olup olmamasından çok daha büyüktür.

Mesele:

TÜRKİYE'Yİ KİM YÖNETECEK?

Parası olanlar mı?

Güçlü ilişkileri olanlar mı?

Siyasi makamları pazarlık konusu yapanlar mı?

Yoksa...

HALKIN ÖZGÜR İRADESİ, HUKUK VE DEMOKRASİ Mİ?

Türkiye'nin geleceği açısından cevap verilmesi gereken soru budur.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

15 dk