Çelme
Bazı görüntüler insanın hafızasına kazınır. Unutulmaz. Her akla geldiğinde canını yeniden acıtır.
Takvim yaprakları 8 Eylül 2015’i göstermektedir.
Macaristan-Sırbistan sınırında, savaşın içinden çıkıp canını kurtarmaya çalışan Suriyeli baba Osama Abdul Mohsen, kucağında yedi yaşındaki oğlu Zaid ile koşmaktadır. Kameralar oradadır.
Ve kameranın arkasındaki bir gazeteci ayağını uzatır.
Çelme takar.
Baba ve çocuk yere düşer.
Görüntü dünyaya yayılır. Gazeteci işinden olur. O birkaç saniye, gazetecilik tarihinin en utanç verici görüntülerinden biri olarak insanlık hafızasına kazınır.
Belki de o görüntünün asıl çarpıcılığı, bir gazetecinin yalnızca bir insana değil, insanlığın en savunmasız hâline çelme takmış olmasıdır.
Ve o görüntü bize gazeteciliğin önce insan olmayı gerektirdiğini haykırır.
Çünkü gazetecilik yalnızca kameranın arkasında durmak, kalem tutmak, ekrana çıkmak değildir. Gazetecilik, insanın en savunmasız anında ne yaptığınla da ilgilidir.
Güçsüzün karşısında ayağını uzatıp çelme mi takıyorsun?
Yoksa kameranı, kalemini, kelimelerini gerçeğe mi çeviriyorsun?
Çünkü bazen bir insanın karakteri, güçlülerin karşısında değil; yere düşmek üzere olan birinin yanında belli olur.
Yıllar sonra Türkiye’de bazı gazetecilerin hakikate nasıl çelme taktıklarına tanık olduk, oluyoruz.
Bu kez takvim yaprakları 4-5 Kasım 2023’ü göstermektedir.
CHP’nin 38. Olağan Kurultayı’nda Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlık koltuğundan ayrıldı. Kurultayın nasıl gerçekleştiği ve sonuca ilişkin tartışmalar ise zaman içinde daha da büyüdü.
Sıradan vatandaşların önemli bir bölümü bunu demokratik bir seçim olarak gördü ve ortaya çıkan sonuca saygı duydu.
Fakat ters giden bir şeyler vardı.
Kazanan siyasetçiler ve onları destekleyen bazı gazeteciler, yorumcular ve ekran yüzleri oldukça hırçın, saygısız ve tahammülsüz bir dil kullanmaya başladı.
Özellikle kurultaydan sonra ve siyasal tartışmaların sertleştiği dönemlerde Kılıçdaroğlu’na yöneltilen dil, eleştirinin sınırlarını aşan bir saldırıya dönüştü.
Tıpkı uzaktan bakıldığında görünmeyen, ama insanı bir anda yere seren bir çelme gibi…
Bu kez çelme ayakla değildi.
Kalemleydi.
Sözlerleydi.
Kamerayla, manşetle, yorumla, hakaretle, küçümsemeyle…
Sanki bütün kötülüklerin faili oydu.
Sanki koltuğu o çalmış, haksızlığı o yapmış, düzeni o kurmuştu.
Oysa gazetecinin görevi bir siyasetçiyi sevmek ya da sevmemek değildir.
Hele ki onu yere düşürmek hiç değildir.
Eleştirmek başka şeydir, çelme takmak başka.
Çünkü çelme bazen ayağın ucunda değil, cümlenin içinde saklanır.
Kurultay sonrasında ortaya atılan şaibe iddiaları bugün artık yalnızca kulislerde konuşulan sözlerden ibaret değildir. Soruşturma ve dava dosyalarına giren iddialar arasında bazı delegelere para ve çeşitli menfaatler teklif edilmesi, oy pusulalarının fotoğraflarının istenmesi ve ikinci tur öncesinde Kılıçdaroğlu’nun çekildiğine ilişkin gerçeğe aykırı açıklamalar yapıldığı iddiaları da bulunmaktadır.
Bunların hukuki sonucunu elbette mahkeme belirleyecektir.
Fakat gazetecilik açısından bundan bağımsız, çok daha önemli bir mesele hafızamıza çoktan kazınmıştır.
Bazı gazeteciler gerçeğin peşinden koşmak yerine, sanki kurultayın tarafıymış gibi davrandılar.
Düşene el uzatmak yerine çelme taktılar.
Hatta bazen çelmeyle yetinmeyip tekmelediler.
Bir insanın en savunmasız anında üzerine bu kadar öfkeyle gidilmesi; hakaretlerin, alayların, küçümsemelerin sıradanlaştırılması bize çok acı bir soru bıraktı:
Gazetecilik artık hakikatin yanında durmak değil, ötekine çelme takmak mıydı?
Belki de insanların bazı gazetecilere duyduğu saygının kırıldığı yer tam burasıydı.
Ve belki de en acısı buydu.
Çünkü insan bazen bir gazetecinin yanlış haberine değil, haksızlığın karşısında nasıl konumlandığına bakarak hayal kırıklığına uğrar.
Bir zamanlar hakikatin bekçisi olduğuna inandığı kişinin, hakikatin önüne geçtiğini gördüğünde ise yalnızca gazeteciye değil, kendi inancına da kırılır.
Bu ülkenin “modern yüzü”, “aydınlık yüzü” diye anlatılan bazı gazetecilerin, gazetelerin ve bazı sivil toplum çevrelerinin, söz konusu kendileri olmadığında ne kadar kolay karanlığa gittiklerini gördük.
Kendileri için hak, adalet, özgürlük, liyakat ve güzel olan ne varsa istiyorlardı.
Ama sıra ötekine geldiğinde aynı ölçüyü koruyup korumadıklarını da gördük.
Hak, yalnızca bize geldiğinde hak değildir.
Adalet, yalnızca bizim tarafımıza dokunduğunda adalet değildir.
Özgürlük, yalnızca bizim sesimizi yükseltme hakkımız değildir.
Liyakat de yalnızca bizim istediğimiz kişiye uygulandığında liyakat değildir.
Bize bunu da öğrettiler.
Acı çekerek.
Üzülerek.
Kırılarak.
Çelme yiyerek…
Ama sonra ayağa kalktık.
Çünkü bazen insan, kendisine atılan çelmeyle yürümeyi öğreniyor.
Belki de bize yapılan en büyük iyilik buydu.
Artık hiçbir manşeti hakikat yerine koymamak.
Hiçbir gazeteciyi hakikati savunan sanmamak.
Ve sonunda yalnızca kendi vicdanımızın sesini dinlemeyi öğrenmek.
Bu yüzden belki de teşekkür etmeliyiz.
Bize çelme attıkları için değil.
Çelmeden ayağa kalkmayı öğrettikleri için.
Keşke bazı gazeteler ve gazeteciler, inandığımız o hâlleriyle yani ;masumiyetin, hakkın, hakikatin , ötekinin ve yoksulun yanında kalabilselerdi.
Keşke ışığı gösterenler, ışığın kendisini terk etmeselerdi.
Sahi…
Ne oldu da bir zamanlar ışığın peşinden giden sizler, sonunda karanlığın içinde kayboldunuz?





