İZVERİ

Köşe yazısı

Zamanın ve Mekânın Ötesinde

Biz zamanı saatlerle, mekânı sınırlarla ölçerken; genişleyen evrenin, yıldızların, ışığın ve atomların dünyasında bambaşka bir gerçeklik akıyor.

Yayınlandı: 29 Eylül 2026 11:23

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:31

Paylaş

Zamanın ve Mekânın Ötesinde

Bilim, Einstein’dan kuantum fiziğine uzanan o büyük yolculukta, zamanın ve mekânın sandığımız kadar mutlak olmadığını bize yıllardır fısıldıyor.

Biz zamanı saatlerle, mekânı sınırlarla ölçerken; genişleyen evrenin, yıldızların, ışığın ve atomların dünyasında bambaşka bir gerçeklik akıyor. Zaman ve mekân, insan zihninin gündelik hayatını anlamlandırmak için kurduğu ölçülerden çok daha karmaşık bir dünyanın kapısını aralıyor.

Evet, insan zamanın ve mekânın içinde yaşar.

Çünkü insan bedeni zaman ve mekâna uyumlanmıştır. Bedenimiz doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Bir yere gelir, bir yerde yaşar, bir yere ait olur. Saatlere, takvimlere, evlere, sokaklara, sınırlara ve mesafelere göre hayatını düzenler.

Ama insanın ruhu?

İşte asıl soru burada başlıyor.

Ruh, zamanın ve mekânın çok daha ötesindedir.

İnsanın içindeki merhamet, vicdan, korku, hırs, kibir ve kötülük; zamanın ve mekânın değişmesine göre bütünüyle değişmez.

Yani insanın ruhu ne ise, aslında insan her çağda odur.

Sadece kötülüğünü, iyiliğini, cesaretini ya da korkaklığını o çağın diliyle ifade eder.

Değişen, insan zihninin şekillendirdiği çağdır.

İnsan, zamanın ve mekânın içinde biçimlenen bedeniyle çağın ruhuna uygun şekil alandır. Ama ruhun ne ise, sen her çağda osun.

Ve insan olmanın en büyük sınavı da belki tam burada başlar:

Kendine benzemeyen insana, hangi çağda ne yaptığın…

Hiç kendimize sorduk mu?

Orta Çağ’da yaşasaydım ben kim olurdum?

Cadı avcılarının arasında mı?

Yoksa cadı diye suçlanan bir kadının evini basanların karşısında mı?

Kalabalık “Yakın!” diye bağırırken, kalabalığın sesine mi karışırdım; yoksa bir insanın hayatını kurtarmak için o kalabalığın karşısında mı dururdum?

Peki Kerbela’da yaşasaydım?

Ruhum Hz. Hüseyin’in yanında mı olurdu?

Yoksa onu kuşatanların, ona karşı duranların, ölüm diye bağıranların arasında mı?

Bir başka yer…

Hz. Muhammed’in yaşadığı dönem.

Bilâl-i Habeşî’yi düşünün.

Köle olarak yaşatılan, işkence gören, inancı nedeniyle ağır zulme uğrayan Bilâl’i…

Bir insanın üzerine taş konulurken onun acısını görmezden gelenlerden mi olurdum?

Yoksa o insanın yanında duranlardan mı?

Çünkü insanın kim olduğunu anlamak için ona yalnızca “Sen nesin?” diye sormak yetmez.

Asıl soru şudur:

“Güç eline geçtiğinde, zamansız ve mekânsız evrende bedene sıkışmış ruhunun zamansızlıkta ne yaptığını biliyor musun?”

İşte insanı anlamak biraz da buradan geçiyor.

Sonra İkinci Dünya Savaşı’na geliyoruz.

Hannah Arendt’in Adolf Eichmann üzerinden tartıştığı “kötülüğün sıradanlığı” tam da burada insanın karşısına çıkıyor.

Kötülük her zaman karanlık bir odada, yüzünde canavar ifadesi taşıyan insanların işi değildir.

Bazen emirleri uygulayan, işini yapan, evine gidip ailesiyle yemek yiyen sıradan insanların gündelik davranışlarının içindedir.

İşte insanı asıl ürküten de budur:

Canavarlaşmanın sıradanlaşması.

Bir kötülüğü sorgulamadan yapmak.

 Kalabalık yapıyor diye yapmak.

Emir verildi diye yapmak.

Herkes aynı şeyi söylüyor diye yapmak.

Ve bugün bu yazıyı tam da bunun üzerine yazıyorum.

Bugün “çağdaşım” diyen insanların, kendisinden farklı düşündüğü için başka bir insana, çağın ruhuna uygun uyguladıkları ötekileştirme üzerine…

Örneğin Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, kendi açıklamasında çalışmalarını “partiler üstü” sürdüren bir sivil toplum örgütü olduğunu; hukukun üstünlüğünü, demokrasiyi ve temel hak ve özgürlükleri savunduğunu belirtiyor.

27 Mayıs 2026’da ise CHP yönetimine mahkeme kararıyla getirilen Kemal Kılıçdaroğlu yönetiminden geleceği belirtilen bir bağışı kabul etmeyeceğini açıkladı. ÇYDD bunu, kendi ifadesiyle, kurultay için verilen karara aslında  taraf oldu.

Elbette bir kurumun kendi ilkeleri doğrultusunda bir bağışı kabul edip etmeme hakkı vardır.

Meselem bu değil.

Meselem, insanı ve ilkeleri konuşurken kullandığımız dilin, karşımızdaki insanı ne kadar kolay “öteki” hâline getirebildiği ve taraf olabildiği…

Ve diğer bir örneğe, üstelik kendisini doğrudan sosyal demokrat olarak tanımlayanlara bakalım.

Sosyal Demokrasi Derneği, kendi açıklamasında demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet, dayanışma ve hukukun üstünlüğünü temel aldığını söylüyor.

Daha da önemlisi, demokratik örgütlenme anlayışını; farklı düşüncelerin özgürce ifade edilebildiği, çoğulculuğun ve karşılıklı saygının esas olduğu bir yapı olarak tarif ediyor.

Sonra 28 Eylül 2026’da, Sosyal Demokrasi Derneği Onur Kurulu’nun Kemal Kılıçdaroğlu’nun dernek üyeliğinden ihraç edilmesine karar verdiği açıklanıyor. Dernek, kararın tüzüğünde yer alan program ve ilkelerin aksi yönündeki söylem ve eylemler gerekçesiyle alındığını belirtiyor.

Elbette bir derneğin kendi tüzüğüne göre üyelik şartları koyması ve bu kurallara uymadığını düşündüğü bir üye hakkında karar vermesi mümkündür.

 Meselem bu da değil.

Benim sorum başka:

Çoğulculuk dediğimiz şey, yalnızca bizimle aynı düşünenlerin özgürlüğü müdür?

Sosyal demokrat olduğunu söyleyen birinin, kendisine yakın görmediği bir insanı kolayca aforoz etmesi…

Hangi çağın alışkanlığı?

Başka bir çağda yaşasaydınız, elinizde olan güce göre neler yapardınız?

Çünkü zaman ve mekân insan zihninin algısıdır.

Bugün çağdaşlık adına yaptığımız bazı şeyler, belki de çağdaşlığın değil; insanın içindeki eski reflekslerin başka bir çağdaki görünümüdür.

Çağ değişir.

Kelimeler değişir.

Kıyafetler değişir.

Araçlar değişir.

Teknoloji değişir.

Ama insanın içindeki bazı ilkel refleksler, şaşırtıcı biçimde aynı kalır.

Bugün bunu siyasi alanda da görüyoruz.

Örneğin kendisini çağdaşlık ve ilericilik değerleriyle tanımlayan çevrelerde, Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik dışlayıcı tavırlar üzerinden yaşanan tartışmalar bana tam da şu soruyu sorduruyor:

İnsanları gerçekten fikirleri nedeniyle mi eleştiriyoruz, yoksa önce onları bir “taraf” olarak görüp sonra insanlıklarını mı unutuyoruz?

Burada mesele Kılıçdaroğlu da değil aslında.

Mesele, insanların kendi tarafını haklı görmesi ve diğerlerini yok sayması.

Peki, nereden geliyor bu kesinlik?

 Size, kendi hakikatinizi başkasının insanlığından üstün görme ayrıcalığını kim veriyor?

Bugün “İlkelerimize aykırı” diyorsunuz.

Başka bir çağda “cadı” derdiniz.

Başka bir yerde “köle”.

Başka bir zamanda “öteki”…

Kelimeler değişiyor.

Çağlar değişiyor.

Gerekçeler değişiyor.

Ama insanı yargılayan zihniyet değişmediği sürece hikâye değişmiyor.

İnsanı linç kalabalığının içine itme arzusu aynı kalıyor.

İşte benim sorguladığım tam da bu.

Çünkü bazı insanlar hangi çağda yaşarsa yaşasın, tercihleri hep aynı olur.

Belki de mesele hangi çağda yaşadığımız da değil.

O çağın karanlığında kim olduğumuzdur.

Ama bunları böyle yazdığıma bakmayın.

İnsan olmak o kadar zor ki…

Çoğu zaman ben de bu karanlığa kapıldım, kapılıyorum.

Çünkü ruhumuz zamansız ve mekânsız bir varoluşun içindeyken, bedenimiz olmayan zaman ve mekânı değil; zamanı ve mekânı olan bu dünyayı yaşamak zorunda.

Ve zamanın ve mekânın olmadığı o büyük evrende, ruhumuzun zamana ve mekâna alıştırılmış bir bedene sıkıştırılmış olması, gerçek ruhumuzun sesini takip etmeyi hiç de kolaylaştırmıyor.

Belki de en büyük çelişkimiz bu.

Ruhumuz sonsuzluğu ararken bedenimiz saate bakıyor.

Ruhumuz sınırları aşmak isterken zihnimiz sınırlar çiziyor.

Ruhumuz insanı görmek isterken, aklımız onu etiketlere ayırıyor.

Yine de tercihlerimiz kim olduğumuzu gösteriyor.

Daha da önemlisi, ruhumuzun kim olduğunu…

İnsan hangi çağda yaşarsa yaşasın, hangi kalabalığın içinde bulunursa bulunsun, bir gün mutlaka bir tercih yapmak zorunda kalıyor:

Kalabalığın “Öldürün!” sesine mi katılacak?

Yoksa ölümü göze alıp ötekini korumak için ateşe mi yürüyecek?

İşte insanın gerçek sınavı belki de burada başlıyor.

Çünkü insanın kim olduğunu, ne söylediği kadar; güç karşısında ne yaptığı, kalabalık karşısında nerede durduğu ve kendisine benzemeyene nasıl davrandığı gösteriyor.

Ve insanın karşısına çıkan o kadim soru değişmiyor:

Benim ruhum kim?

Ve belki de asıl mesele, zamanın ve mekânın ötesindeki o büyük evrende ruhumuzun ne olduğu değil…

Bu dünyada, zamana ve mekâna tutsak edilmiş ruhumuzun ne yaptığıdır.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

6 dk