Devrimlerin Kutsal Cinayetleri
Yoksulluğu biliyordu.
Yok sayılmanın, ötekileştirilmenin, emeğin görünmez kılınmasının ne demek olduğunu daha çocukken öğrenmişti. Belki de bu yüzden en büyük hayali, bütün bunları ortadan kaldıracak bir devrimdi.
Ta ki devrim adına başka insanların ezildiğini, yok sayıldığını ve öldürüldüğünü görene kadar…
İşte orada, inandığı devrim ile kendisine “ideal dünya” diye anlatılan şey arasındaki uçurum açıldı. İnandığı devrim fikri sarsıldı, hatta bir anlamda yıkıldı.
Çünkü onun için devrim, insanı kurtarmak içindi; insanı devrim adına feda etmek için değil.
Bu insan Albert Camus’ydü.
Camus, Başkaldıran İnsan ile kendi mahallesine, kendi siyasal geleneğine itiraz etti. Ona göre en büyük hata, başkaldırı ile devrimi birbirine karıştırmaktı.
Çünkü onun inandığı devrim insanı yaşatmak içindi. Oysa ona “devrim” diye anlatılan dünyada insanlar eziyet görüyor, acı çekiyor, öldürülüyordu.
Ve bu ölümler, insanları ikna etmek için kullanılan birer kutsal cinayete dönüşüyordu.
Tıpkı insan kurban ayinlerinde olduğu gibi…
Birileri öldürülüyor, sonra o ölüm daha büyük ve daha kutsal bir amaca bağlanıyordu. Sanki insan hayatı, uğruna kurban edilebilecek bir araçmış gibi…
Camus tam da buna itiraz ediyordu.
Camus, başkaldırı ile devrimin aynı şey olmadığını söylüyordu.
Başkaldırı, adaletsizliğe karşı söylenen bir “Hayır!”dır. İnsanın onurunu korumak için ayağa kalkmasıdır. Ama bir sınırı vardır: Zalime karşı çıkarken zalime dönüşmemek.
Devrim ise bir düşünceyi, bir ideolojiyi ve geleceğe ilişkin bir ideali mutlaklaştırdığında tehlikeli hâle gelebilir. Çünkü o zaman bugünün insanı, yarının güzel dünyası uğruna feda edilebilir.
İşte Camus’nün itirazı tam da buradaydı:
Hiçbir gelecek ideali, bir insanın hayatından daha değerli değildir.
Bir devrim adalet uğruna adaletsizliği meşrulaştırıyorsa, kendi amacına ihanet etmiş demektir.
Çünkü insanı kurtarmak için yola çıkıp insanı öldürmeye başladığınız anda, artık kurtardığınız şey insan değildir; yalnızca davanın kendisidir.
Arkadaşı Sartre’la ayrıştığı yer de buydu.
Camus, “Amaç ne olursa olsun araçlar ahlaki olmalıdır; insana zulmeden hiçbir rejim savunulamaz” diyordu.
Sartre ise tarihin kanlı olduğunu, dünyayı değiştirmek için elleri kirletmenin ve gerektiğinde şiddeti göze almanın kaçınılmaz olabileceğini savunuyordu.
Camus ise kendi mahallesine dönüp bütün bu zalimlikler için:
“Kral çıplak!” dedi.
Ama kendi tarafına itiraz etmek, karşı tarafa itiraz etmekten çok daha zordur.
Dışlandı. Ötekileştirildi. Düşünceleri küçümsendi. Devrimi anlamadığı söylendi.
Çünkü bazı davalarda soru sormak bile ihanet sayılır.
Kendi mahallene “Burada da yanlış var” dediğinde, bir anda dünün yoldaşı olmaktan çıkıp bugünün düşmanı ilan edilebilirsin.
Tıpkı bugün kendilerini devrimci olarak tanıtanların bazılarının Kemal Kılıçdaroğlu’nu dışladıkları gibi…
Çünkü Kılıçdaroğlu insan ayrımı yapmadı.
Ölümü değil, yaşamı ve helalleşmeyi kutsadı.
Yoksulluğun bütün mahallelerde ortak bir sorun olduğunu söyledi.
Onun devrimi, sıradan insanları sömürerek, kandırarak yapılacak bir devrim değildi. Halkı sömüren 5’li çeteleri yok ederek, sömürü düzeninin kendisini değiştirmekti.
Çünkü gerçek dava, sömürünün asıl nedenine yönelirse devrim olur.
İnsanları birbirine düşürerek değil, birbirini tanıyarak, birbirini severek ve birbirinin acısını anlayarak sömürü düzenini devirmek…
Asıl devrim belki de budur.
Çünkü dava kutsallaştığında insan kolayca unutulur.
Önce dava gelir.
Sonra dava uğruna yapılanlar meşrulaştırılır.
Sonra acılar “zorunlu bedel” diye anlatılır.
En sonunda da öldürülen, ezilen, yok sayılan insanlar davanın yanında küçücük bir ayrıntıya dönüşür.
İşte Camus buna inanmadı.
Çünkü onun için insan hayatı, devrimin aracı değildi.
Devrimin amacı insandı.
Bir seçim kazanma uğruna insanlığını yitirmek değildir.
İnsanın tarafı insandır.
Ve belki de bugün en çok unuttuğumuz şey budur.
Yani davayı savunurken, uğruna savaştığımız insanı ne zaman unutmak..
Peki devrimi kazanmak mı daha önemli, yoksa devrimi kazanırken hâlâ insan kalabilmek mi?





