İZVERİ

Köşe yazısı

Öteki Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Kişi aşkta, siyasette, felsefede ya da günlük yaşamda neyi tercih edecektir: Ağırlığı mı, hafifliği mi? İhaneti mi, bağlılığı mı?

Yayınlandı: 27 Eylül 2026 15:14

Güncellendi: 8 Ekim 2026 22:31

Paylaş

 Öteki Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Milan Kundera, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği'nde hayatın yalnızca bir kez yaşanmasının yarattığı o tuhaf hafifliği sorgular.

Kişi aşkta, siyasette, felsefede ya da günlük yaşamda neyi tercih edecektir: Ağırlığı mı, hafifliği mi? İhaneti mi, bağlılığı mı?

Çünkü hayatı bir kez yaşarız.

Ve hayatı yeniden deneme şansımız yoktur.

Bu yüzden yaptığımız seçimlerin ağırlığı ya da hafifliği ile hayatın geri dönülmezliği arasında garip bir gerilim vardır.

Ama insanlığın en büyük ağırlığı belki de başka bir yerde saklıdır:

Öteki olmanın dayanılmaz ağırlığında.

Bir insanı “öteki” ilan ettiğiniz anda onun hikâyesi ağırlaşırken, bizim kendimizi ikna etme yükümüz hafifler.

Çünkü “öteki” dediğimizde artık karşımızda bütün hikâyesiyle duran bir insan yoktur.

Bir etiket vardır.

Ve insan zihni, karşısındakini tek bir etikete sığdırdığı anda onu anlamak zorunda kalmaktan kurtulur.

 Bu nedenle öteki olmanın ağırlığını anlatan en güzel filmlerden biri, Yeşil Yol'dur.

Oldukça iri bir adam olan John Coffey, iki küçük kızı tecavüz ederek öldürmek suçundan idama mahkûm edilmiştir. Ürkütücü görünümünün aksine oldukça ince, hassas ve karmaşık bir iç dünyası olan John Coffey'nin bazı doğaüstü güçleri de vardır. İnsanların acısını hisseder, iyileştirir; hatta başkalarının hastalığını ve acısını kendi bedeninden geçirerek onları hafifletir.

Ama onun iç dünyasının ve insanlara şifa vermesinin hiçbir önemi yoktur.

Çünkü o yalnızca iri yarı, saf bir Afro-Amerikalıdır.

Yani ötekidir.

Ve tam da toplumun zihninde oluşturulmuş “suçlu” görüntüsüne uygundur.

Oysa çocukları o öldürmemiştir.

John Coffey'nin yaptığı, kızları iyileştirmeye çalışmaktan ibarettir.

Çünkü onun içinde insanları iyileştiren ve iyileştirirken de insanların acılarını üzerine alan olağanüstü bir şifacı güç vardır.

Ama insanlar önce bedenini gördüler.

Sonra rengini.

Çünkü insanların zihinsel şablonları vardır.

Birini “iyi”, diğerini “kötü”; birini “bizden”, diğerini “onlardan” ilan etmek ister.

Ve masumiyet, önyargımıza çarptığı için görünmez olur.

Belki de insanlığın en büyük trajedilerinden biri budur:

Masumiyet bazen suçsuz olduğu için değil, yanlış yerde durduğu için görünmez olur.

2023 seçimlerinde yaşanan bazı süreçler bana bu filmi hatırlatıyor.

Kemal Kılıçdaroğlu yalnızca bir aday olarak çıkmadı karşımıza.

Önüne ve önümüze bir kimlik de konuldu.

Bir “öteki” kimliği.

Alevi kimliği bazen açıkça, çoğu zaman örtülü biçimde seçim tartışmasının parçası oldu.

Oysa Kılıçdaroğlu'nun seçim kampanyasında anlattığı hikâyeye bakınca başka bir Türkiye vardı.

“Hiçbir çocuk yatağa aç girmeyecek” diyordu. Çocukların okulda beslenmesini, ailelerin sosyal güvenceye kavuşmasını anlatıyordu. Emekliler için 15 bin liralık bayram ikramiyesi sözü veriyordu.

“85 milyonun cumhurbaşkanı olacağım” diyordu.

Helalleşmek diyordu.

Ve belki de tam burada, Yeşil Yol ile 2023 arasında görünmeyen bir köprü kuruluyordu.

Helalleşmek bir şifadır.

Hem de insanın ruhuna dokunan en derin şifa biçimlerinden biridir.

 Ve şifa mucizedir.

Helalleşmek ise ruhun en büyük şifasıdır.

Helalleşmek geçmişi silmek değil, geçmişin acısının geleceği zehirlemesine izin vermemektir.

Ve çoğumuz  2023'te en çok görmemiz gereken şifayı görmedik.

Ya da görmemize izin verilmedi.

 Tıpkı John Coffey'nin çocukları kurtarmaya çalışırken onların yanında bulunması nasıl aleyhine çevrildiyse, bir siyasetçinin toplumu iyileştirme vaadi de hakkında üretilen hikâyelerin altında kayboldu.

Belki de asıl trajedi budur.

İyileştirecek olanı, zayıf, kazanamaz aday olduğuna ikna eden kara propagandalar yapmak…

İçindeki ışığı görmek yerine gölgesine bakmak.

Ve masumiyetini saflık sanmak…

Çünkü insan bazen karşısındakinin içindeki ışığı göremeyecek kadar kendi karanlığına gömülür.

Belki John Coffey'nin hikâyesindeki mistik taraf da tam burada başlıyor.

O yalnızca çocukları kurtarmaya çalışan bir adam değildi.

Onları iyileştirirken o büyük acıyı kendi bedeninde ve ruhunda taşımasıydı asıl mesele.

Yani dokunduğu acıyı kendi bedeninden geçirerek iyileştiren biriydi.

Yeşil Yol'daki şifa tam da bu nedenle yalnızca doğaüstü bir güç değildir. Aynı zamanda acının başkasına dokunduğunda nasıl paylaşılabileceğini anlatan güçlü bir metafordur. John Coffey'nin iyileştirme gücü, başkasının acısını kendi üzerine alma pahasına işler.

Ama acıya rağmen yine de o iyileştirmeye devam eder…

Çünkü onun mucizesi yalnızca şifa verebilmesi değildir.

Kendisine yapılan kötülüğe rağmen insan kalabilmesidir.

Bazen siyaset de böyle bir hikâyeye dönüşüyor.

Şifa verecek olanın şifasını görmemek…

Kendisine yönelen hakaretlere, haksızlıklara, linçlere rağmen sessizce beklemek…

Lüksün, şatafatın değil; paylaşmanın, dayanışmanın ve birlikte yaşamanın şifacısı olmak…

Ve iyileştirmek isteyen bu insanın kendisine ne kadar acı verildiğinin görülmemesi…

John Coffey'nin başkalarının acılarını kendi içine alması gibi, Kılıçdaroğlu da yıllarca siyasetin bütün öfkesini, hakaretini, yenilgisini ve suçlamasını taşıdı.

Ama yine de “intikam” demedi.

“Birlikte yaşayalım” dedi.

 Ama çoğumuz şifayı istemedik.

Çünkü öfke hızlıdır.

Önyargı hızlıdır.

Korku hızlıdır.

Nefret hızlıdır.

Bir insan hakkında hüküm vermek bir saniye sürer.

Onu anlamak ise emek ve zaman ister.

Belki de bu yüzden bazı insanları anlayabilmek için yalnızca göz yetmiyor…

Kalp gerekiyor.

Üstelik siyaset için de, hayat için de aynı şey geçerli.

Bize sunulan görüntünün arkasındaki insanı görebilecek kadar yavaşlamamız gerekiyor.

Korku, öfke, nefret hızlıdır ve insanı ecele götürür.

Sevgi ve güzel olan her şey ise yavaşlamamızı sağlar.

Bir insanın hikâyesini, onu etiketlemeden dinleyebilelim diye… manzaranın tadını doyasıya seyredelim diye yavaşlamak gerekir…

Belki de insan olmak biraz da budur:

 Ve kimsesizlerin kimsesi olmak o kadar kıymetli ve o kadar şifalıdır ki…

Kimsesizlerin, yoksulların, dezavantajlı grupların, emeklilerin, çocukların, gençlerin ve hayatın kıyısında bırakılmış herkesin derdine şifa olmak isteyen insanlardan, siyasetçilerden korkmayın.

Tam tersine, onlara sahip çıkın.

Çünkü şifaya ihtiyacı olanları görmek kadar, şifa vermek isteyenleri korumak da insanlığın sorumluluğudur.

Şifacılar da bazen şifaya muhtaçtır.

Onları da korumak gerekir.

Ve belki de asıl sorulması gereken soru hâlâ aynı:

İnsanlar şifacılardan neden hep korktu?

Belki de korktukları şey şifacının gücü değildi.

Kendi yaralarının iyileşmesiyle birlikte yıllardır taşıdıkları öfkenin, korkunun ve düşmanlığın da anlamını yitirecek olmasından korkuyorlardı.

Çünkü bazen insan yarasına o kadar alışır ki, iyileşmek bile ona yabancı gelir.

 

 

 

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

5 dk