MEKKE ANLAŞMASI ÜZERİNDEN BİR DIŞ POLİTİKA TARTIŞMASI: BÜLENT KUŞOĞLU NE ANLATMAK İSTEDİ?
Bir yanda ekonomik ve güvenlik iş birliği, diğer yanda askerî ittifak tartışması… Türkiye'nin Orta Doğu'daki geleceği açısından asıl mesele, imzalanan anlaşmanın nasıl yorumlanacağı değil, ülkeye ne getireceğidir.
CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Kuşoğlu'nun Mekke Anlaşması üzerine yaptığı açıklamalar, Türkiye'nin dış politikada nasıl bir yol izlemesi gerektiğine ilişkin önemli bir tartışmayı yeniden gündeme taşıdı.
Kuşoğlu, 30 Ekim'de Ankara'da düzenlenen Orta Doğu konulu panelde, Mekke Anlaşması'nın askerî bir ittifaka dönüşmesinden yana olmadıklarını, bunun ekonomik ve güvenlik iş birliği çerçevesinde değerlendirilmesini desteklediklerini söyledi.
Daha da önemlisi, sözlerini şu ifadeyle netleştirdi:
"Asker gönderme, Yemen'e asker gönderme ya da başka bir tarafa asker gönderme tabii ki kabul edebileceğimiz konular değil."
Bu açıklama, üzerinde durulmayı hak ediyor.
Çünkü Türkiye'nin Orta Doğu politikası, yalnızca diplomatik ziyaretlerden, masalarda verilen fotoğraflardan veya uluslararası toplantılarda kurulan cümlelerden ibaret değildir. Her anlaşmanın arkasında ekonomik, siyasi ve askerî sonuçlar vardır.
ANLAŞMANIN ADI DEĞİL, SONUÇLARI ÖNEMLİ
Mekke Anlaşması'nın Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasındaki ortak savunma boyutu, meselenin neden dikkatle ele alınması gerektiğini gösteriyor.
Kamuoyuna yansıyan anlaşma çerçevesinde taraflardan birine yönelik dış kaynaklı silahlı saldırının diğer tarafları da ilgilendirmesi öngörülüyor.
İşte tam bu noktada şu soru ortaya çıkıyor:
Bir ülkenin güvenliğini güçlendirmek amacıyla kurulan ittifak, yarın başka bir coğrafyada askerî yükümlülüğe dönüşürse Türkiye nasıl bir tutum alacak?
Kuşoğlu'nun asker gönderilmesine karşı çıkan açıklaması bu açıdan önemli bir sınır çiziyor. Ancak bu sınırın nasıl korunacağı, anlaşmanın hangi hükümlerinin kabul edilebilir olduğu ve Türkiye'nin olası yükümlülüklerinin nasıl belirleneceği de açıklığa kavuşturulmalı.
TÜRKİYE ORTA DOĞU'DA ETKİLİ OLMALI AMA NASIL?
Kuşoğlu, Türkiye'nin bölgedeki gelişmelere pasif kalamayacağını, özellikle İsrail, Mısır ve Yunanistan arasındaki iş birliklerinin Türkiye'nin çıkarları bakımından dikkate alınması gerektiğini de ifade etti.
Burada önemli bir ayrım var.
Aktif dış politika yürütmek başka, bölgesel çatışmaların tarafı olmak başkadır.
Türkiye'nin ekonomik çıkarlarını koruması, ticaret yollarının güvenliğini sağlaması, diplomatik ağırlığını artırması elbette önemlidir. Ancak bunların hangi araçlarla gerçekleştirileceği, ülkenin geleceğini doğrudan ilgilendirir.
Diplomasi, askerî müdahalenin alternatifi olabilmelidir. Türkiye'nin tarihsel birikimi de bölgesel barışın önemini hatırlatmaktadır.
CHP'NİN BU KONUDAKİ TUTUMU NETLEŞMELİ
Kuşoğlu'nun açıklamalarında dikkat çeken bir başka nokta da CHP'nin bölgesel güvenlik, ekonomik ve kültürel iş birliklerini barışçıl oldukları sürece desteklediğini söylemesi.
Ancak böylesine önemli bir dış politika başlığında yalnızca genel ilkeleri açıklamak yeterli olmayacaktır.
CHP'nin şu sorulara açık yanıt vermesi gerekiyor:
Mekke Anlaşması'nın hangi hükümleri Türkiye'nin çıkarlarına uygundur?
Askerî yükümlülükler doğurabilecek maddelere yaklaşım nedir?
Türkiye'nin Yemen veya başka bir ülkedeki olası askerî faaliyetlerine ilişkin kırmızı çizgileri nelerdir?
Ekonomik ve güvenlik iş birliğinin askerî ittifaktan ayrılmasını sağlayacak mekanizma nedir?
Bunlar yalnızca CHP'nin değil, Türkiye'nin bütün siyasi aktörlerinin cevaplaması gereken sorulardır.
SON SÖZ: TÜRKİYE'NİN İHTİYACI YENİ CEPHELER DEĞİL, GÜÇLÜ BİR DİPLOMASİDİR
Bülent Kuşoğlu'nun Mekke Anlaşması değerlendirmesi, Türkiye'nin bölgesel iş birliklerine nasıl yaklaşması gerektiği konusunda tartışmaya değer bir çerçeve ortaya koyuyor.
Fakat unutulmamalıdır ki uluslararası anlaşmalar iyi niyetli açıklamalarla değil, hükümleriyle ve uygulamadaki sonuçlarıyla değerlendirilir.
Türkiye'nin ekonomik gücünü artıran, güvenliğini güçlendiren, diplomatik ilişkilerini geliştiren her girişim dikkatle ele alınmalıdır. Ancak ülkeyi başka ülkelerin çatışmalarına sürükleyebilecek ihtimaller de görmezden gelinmemelidir. Çünkü Türkiye'nin evlatları başka ülkelerin hesaplarının parçası değildir.
Türkiye'nin ihtiyacı yeni savaşların yükünü taşımak değil, bölgesinde barışın kurulmasında söz sahibi olmaktır.
Ve siyaset kurumunun görevi, bu ülkenin geleceğini ilgilendiren anlaşmalarda yalnızca neyi desteklediğini değil, neye neden karşı çıktığını da millete açıkça anlatmaktır.





