İZVERİ

Köşe yazısı

CHP HANGİ SİYASİ ANLAYIŞLA YÖNETİLMELİDİR?

Müdafaa-i Hukuk Hareketi, Anadolu ve Rumeli coğrafyasında siyasi ve sınıfsal tüm toplumu kapsayan bir "Millî Mücadele" hareketi olarak doğmuş, CHP kökeni olmuş.

Yayınlandı: 7 Kasım 2026 01:41

Paylaş

Çetin Sağsöz arkadaşımız “Adım Adım İkinci Hançer Vakası!” başlığı altında yazmış olduğu makalesinde; “Mesele, CHP’nin hangi siyasi anlayışla yönetileceği meselesidir.” Şeklinde tespitini yapmış ve çok yerinde bir tespit olduğu için biz geçmişten günümüze yönetilen CHP’ye bakıp, hangi siyasi anlayışla yönetilmesini bilmeyenlere anlatmalıyız.

Öncelikle bilinmesi gereken temel unsurdan başlamalıyız.

Türkiye Cumhuriyeti’nin siyasi tarihinde en uzun geçmişe sahip yapılardan biri olan Cumhuriyet Halk Partisi, köklerini Milli Mücadele yıllarına dayandırır.

Mondros Ateşkes Antlaşması sonrası Anadolu’nun itilaf devletleri tarafından işgal edilmesiyle birlikte Anadolu ve Rumeli'de işgallere karşı halkın kurduğu, Kurtuluş Savaşı'nı organize eden ulusal direniş ve Kuvayı Milliye hareketi olarak Müdüfaa-i Hukuk Hareketi (Cemiyeti) doğar. Bu hareket ideolojik, sınıfsal ve siyasi olarak tüm toplumu (sağından soluna, farklı görüşlerden insanları) kapsayan bir "Millî Mücadele" hareketi olur. Bu hareket; ulusal bağımsızlık, ulusal egemenlik ve anti-emperyalizm temel siyasi söylemleri savunan bölgesel örgütlenmelerdir.

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde, Erzurum ve Sivas Kongreleri'yle bu yapı daha merkezi bir siyasi harekete dönüşmüş, Atatürk ve Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu üyeleri, savaş bittikten sonra bu birlikteliği, 9 Eylül 1923'te Halk Fırkası adıyla siyasi bir partiye dönüştürmüştür. Bu hareketin içinden doğan parti olan CHP’nin tüzüksel ve siyasi tarihsel kökeni olarak kabul görmüştür.

Anadolu’da ve Rumeli'de çeşitli Müdafaa-i Hukuk cemiyetleri kurulmuş, sonra hepsi tek çatı altında birleştirilerek, Halk Fıkrası (Partisi) adını almış, 1926’dan sonra Cumhuriyet Halk Partisi olmuştur.

1924 yılında Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurularak ilk muhalefet denemesi ortaya çıkmış ve aynı dönemde Halk Fırkası’nın adı Cumhuriyet Halk Fırkası olarak değiştirilmiştir.

1930 yılında Gazi Mustafa Kemal Paşa, Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kurulmasını sağlamış ancak SCF’nin içinde ATATÜRK’ün Milli Devlet önerisine karşı çıkanlar olur. Parçalanmış Osmanlı İmparatorluğundan milli bir devlet inşa etmeye çalışan Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK’ün ulus devlet anlayışı SCF’de karşılık bulmayınca parti, rejim karşıtı unsurların toplandığı gerekçesiyle kapatılır.

Bu süreç, Türkiye’de kontrollü çok partili hayat denemesi olarak değerlendirilmekle, 1930’lu yıllarda CHP, devletçilik ve halkçılık ilkeleri doğrultusunda merkezi ekonomi politikalarını sürdürdürür.

1935 yılı CHP’nin yaptığı Büyük Kurultay ile siyasi yapısında önemli değişiklikler meydana gelir. Devlet teşkilatı ve bürokrasiye iyice hâkim olması sağlanmış; Partinin temel ilkeleri, devletin ilkeleri haline getirilmiş ve CHP il başkanları kendi illerinin valiliklerini, partinin genel sekreteri ise İçişleri Bakanı görevini üstlenmiş, katı ve otoriter parti yönetimini uygulamaya başlamıştır. İsmet İnönü devletçi ve merkezi planlamacı bir sanayileşme modelini savunurken; Gazi Mustafa Kemal Atatürk, Celal Bayar’ın öncülüğünde özel sektörün ve liberal/serbest piyasaya eğilimli politikaların ağırlık kazanmasını desteklemiş, milli bir devlet anlayışını mandacılık ile değil bağımsız bir anlayış ile olacağını söylevlerinden ve Nutuk'tan anlayabiliyoruz.

Diğer yandan Recep Peker’in hazırladığı ve TBMM üzerinde denetim/faşist konsey benzeri bir yapı öngören raporun, İsmet İnönü tarafından imzalanması, Atatürk tarafından uygun bulunmamış ve tepkiyle karşılanmış olması ile 1929 dünya iktisat buhranı, Atatürk'ün bağımsız milli devlet anlayışının bütün planlarını bozmuş olması ile İsmet İnönü'nün baskıcı devlet anlayışını benimsemiş olması, siyasi ayrılıkları getirmiştir.

Bu siyasi ayrılıkları, Gazi Mustafa Kemal Atatürk, İktisat Vekili’ni görevden alıp yerine büyük umutlar bağladığı İş Bankası Umum Müdürü Celal Bayar’ı atadığı zaman anlıyoruz. Bu durumdan son derece rahatsız olan İnönü, bir gece Çankaya sofrasında ipleri kopartırcasına, “Bu ülke daha ne kadar sarhoş masasında idare edilecek?” diyerek Atatürk’e isyan etmesi her şeyin başı ve sonu olur...

Aslında bu siyasi ayrılık geçmişte açık ve netti. Şöyle ki; 1 Haziran 1919'da İsmet İnönü’nün, “Kardeşim Kazımcığım” diyerek Kazım Karabekir’i ülkeyi ABD mandasına sokmaya ikna etmeye çalıştığı mektubu, o dönemde Halide Edip Adıvar ve doktor olan eşi Adnan Adıvar ile İsmet İnönü gibi şahsiyetlerin, bağımsızlığı kabul etmeyip mandacılığı kabul etmesi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün milli devlet anlayışıyla örtüşmemesinden anlıyoruz!..

Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün zehirlenmesiyle dengeler değişmiş ve bir süredir dinlenmekte olan İsmet İnönü, 10 Kasım 1938’de Gazinin vefatından sonra siyasetteki en üst makama yani Cumhurbaşkanlığı’na mecliste seçilmeden getirilmesi mandacılığı gün üzüne çıkartmıştı.

İsmet Paşa, siyasi konumunu daha da güçlendirecek hukuki süreci 26 Aralık 1938’de toplanan CHP Kongresi’nde değiştirilen parti tüzüğüyle, sürekli genel başkan olarak seçilmesi sağlanmış ve “Millî Şef” unvanını alır. Artık siyasette hâkim olan dil “Tek Parti, Tek Millet, Tek Lider” şeklinde olmuş, kamu otoriteleri CHP yönetimi ile irtibatlı olarak ülke yönetirken, kişisel çıkarları önde tutmuşlardı.

Kısa süre sonrada Reisi Cumhur İsmet İnönü, Başvekil Refik Saydam (Sağlık Bakanı olarak ve Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü'nü kurarak aşı üretimini başlatan ve Gazi’nin zehirlendiğini bilen, bildiğini açıklamaması için 11 Kasım'da Başbakanlığa getirilen), Dahiliye Vekili Faik Öztrak, Milli Eğitim Bakanı Vekili Hasan Ali Yücel, Ulaştırma Bakanı Ali Çetinkaya olarak imzalarının bulunduğu 11 Nisan 1939 tarihli kararnamede, “Alman Devlet Reisi Hitler’in 50. sene-i devriyesi münasebetiyle yapılacak merasime, Hükümetimiz namına Nafia Vekili General Ali Fuat Cebesoy’un reisliğinde Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral Asım Gündüz ile Mebus General Pertev Demirhan, Falih Rıfkı Atay, Yunus Nadi, Necmettin Sadak ve Hüseyin Cahit Yalçın’dan oluşan bir heyet gönderilmesi icra vekilleri heyetince onanmıştır” ifadeleri Cumhuriyet gazetesinin 1932 ve 1941 tarihli iki nüshasının birinci sayfalarının “Milli Şefimiz ile Führer arasında samimi tebrikler” manşeti ile “Kemalist Türkiye’den Faşist İtalya’ya selam” başlığı altında Reisi Cumhur İsmet İnönü’nün İtalya’ya gideceğini yazıyor olması Atatürk’ün liderliğinde olan CHP’den yönetimin uzaklaşmış olduğu görülür.

CHP hükümeti 18 Haziran 1941 günü Ankara’da, “Türkiye – Almanya Dostluk Antlaşması” imzalanır. İmzaya giden süreçte Hitler tarafından gönderilen “Türkiye Cumhurbaşkanı, Ekselans Bay İsmet İnönü, Ankara,” diye başlayan 1 Mart 1941 tarihli mektup sebep olur.

Mektuptan bir paragrafta; “Ben de Ekselans, size bu fırsattan yararlanarak resmen bildiririm ki, Almanya’nın bu önlemleri, hiçbir şekilde Türkiye’nin toprak bütünlüğüne veya siyasi yapısına yönelmiş değildir. Aksine, birlikte yürüttüğümüz büyük ve hayati savaşın hatıralarıyla ve bu savaşı izleyen ıstıraplı yılların hatıralarıyla dolu olarak, size, Almanya ve Türkiye arasında gerçek dostluğa dayanan bir iş birliği için gelecekte dahi bütün koşulların var olduğuna kesin olarak inandığımı belirtmek isterim...” İmza: Hitler, Alman Reichı Führeri.

1939-1945 yılları süren II. Dünya Savaşı’na ülkeyi uzak tutmak isteyen I. Dünya Savaşı’nı yaşamış ve tecrübe kazanmış “Milli Şef” ülkeyi savaşa sokmamış lakin CHP içindeki savaşı önleyememiştir. CHP’den ayrılan muhalif kanat Celal Bayar ve Aydın Menderes öncülüğünde, 1946 yılında Demokrat Parti kurulmuş ve sözcülüğüne Menderes getirilmiş ve akabinde CHP hükümetine ağır eleştirilerde bulunmuştur. Eleştirilerin başında ise iktidarın bütçesi vardır. Halk partisinin halktan uzak bir siyasetini ağır bir şekilde eleştirmesi Demokrat Parti’nin 14 Mayıs 1950 seçimlerinde iktidara gelmesini sağlamıştır.

Seçime birçok muhalefet partisi katılmış olmasına rağmen, iktidar mücadelesi CHP ile DP arasında geçmiş, CHP Genel Başkanı İnönü’nün rakibi DP Genel Başkanı Celal Bayar olmuştu. Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e başbakanlık yapmış ve onunla uzun yıllar birlikte çalışmış iki lider, siyasette karşı karşıya gelerek, demokratik hayatın ve çok partili düzenin yerleşmesinde önemli bir sorumluluğu yerine getirmişler lakin çıkar ve menfaat peşinde olan ABD mandacılığını isteyen siyasi görüşün hortlaması, 27 yıldır aralıksız ülkeyi yöneten CHP’nin iktidarı kaybetmesine sebep olmuştur. CHP, 69 milletvekile düşerken, DP’nin 408 milletvekili kazanmış olması, halkçı partinin halktan uzak olduğunu göstermiştir.

DP'nin 10 yıllık iktidarı, ABD mandalığını isteyen güruhun, 27 Mayıs 1960'da askeri darbe ile isteği yerine gelmiş ve ordu yönetime el koymuş olmasıyla Cumhuriyet tarihimizde Cumhurbaşkanının zehirlenmesi ve başbakanın asılarak idam edilmesi CHP yönetiminin halk ile bağdaşmadığını millete göstermiş oldu.

CHP, 1961-1965 döneminde bu kez koalisyon hükümetlerinin büyük ortağı olarak iktidarda gelmiş ve başbakan da partinin lideri İsmet İnönü olmuştu.

Böylece; 10 Ekim 1965'te yapılan genel seçimde, kendisini "DP'nin mirasçısı" olarak konumlandıran Süleyman Demirel'in liderliğinde Adalet Partisi (AP), yüzde 53 oyla iktidara gelir lakin o da mandacı zihniyetin hışmına uğrar ve 12 Mart 1971'deki muhtıraya kadar devam eder.

CHP ise 1965 seçimlerindeki yenilgisi sonrası kendisini daha sol çizgide konumlandırmaya başlar. Bu konuma gelen Cumhuriyet Halk Partisi, çok sola kaydığını (12 Eylül 1980 öncesi) iddia eden bazı siyasetçilerin ayrılması sonucu bölünür.

1966 kongresinde Ortanın Solu Hareketi'nin temsilcileri, Parti Meclisi'nde çoğunluğu ele geçirince, o hareketin sözcüsü Bülent Ecevit, Parti Meclisi tarafından genel sekreter seçilir.

1967'de Cumhuriyet Halk Partisi'nin çok sola kaydığı eleştirisini yapan Turan Feyzioğlu liderliğinde bir grup siyasetçi, Güven Partisi'ni kurar ve parlamentoda temsil edilen bir parti haline gelir.

Ecevit, 12 Mart 1971 Muhtırası'nın Cumhuriyet Halk Partisi'ni, hedef aldığını söyleyerek, genel sekreterlik görevinden istifa eder. Yani mandacı hizadan çıkan CHP'yi durduran bir Türk Silahlı Kuvvetleri görür ve anlarız!

14 Mayıs 1972'de, Bülent Ecevit'în CHP Genel Başkanı seçilmesi sonucu o dönem parti içinde Ecevit'in muhalifi olan ve 'Göbekçiler' olarak adlandırılan ekip, Kemal Satır liderliğinde partiden ayrılırlar ve Cumhuriyetçi Parti'yi (CP) kurarlar. Cumhuriyetçi Parti akabinde Güven Partisi (GP) ile birleşerek Cumhuriyetçi Güven Partisi (CGP) olur.

12 Eylül 1980 darbesinden sonrada Necdet Calp'ın liderliğindeki Halkçı Parti (HP), Erdal İnönü'nün liderliğindeki Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ve Bülent Ecevit'in eşi Rahşan Ecevit'in liderliğindeki Demokratik Sol Parti (DSP), hep CHP içinden çıkan parti olurlar. İşte bu partiler meselenin ideolojik ayrışmadan çok iktidar mücadelesi için olduğunu gösterdiler.

CHP, 2002-2007 döneminde Meclis'teki Deniz Baykal liderliğinde muhalefet partisi olarak bulunurken, ABD mandalığı altında olan cemaatin (FETÖ/PDY) 2010 yılında hazırladığı operasyonla seks kasedi olduğu iddia edilen gizli kamera görüntülerinin yayımlanmasının ardından Deniz Baykal'ın istifa etmesiyle yapılan CHP'nin 33. Olağan Kurultayı'na tek aday olarak giren Kemal Kılıçdaroğlu, partinin yeni genel başkanı seçilir. Doğal olarak yeni yöneticilerde seçilir!..

Bu seçimden sonra CHP'den ayrılanlardan Emine Ülker Tarhan 14 Kasım 2014'te, Anadolu Partisi'ni; 2018’de Öztürk Yılmaz, Yeni Parti’yi; 17 Mayıs 2021'de de Muharrem İnce, Memleket Partisi'ni kurar.

Mustafa Sarıgül de önce CHP'den, ardından DSP'den istifa ederek 2020'de Türkiye Değişim Partisi'ni kurar.

CHP 2010'dan sonra, yani Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığında 'yeni CHP' diye tanımladığımız, kurucu köklerinden biraz uzaklaşarak daha farklı bir siyaset yapma tarzına yönelmesi hançeri taşıyanların gazabına sırtından hançerlenerek uğrar.

CHP, 31 Mart 2024'te yapılan yerel seçimlerde, İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun divan başkanı olmasıyla hukuka uymayan yok hükmünde olan bir seçimi, bilerek isteyerek ileriye dönük Cumhurbaşkanı olmak için Özgür Özel'in liderliğine geçmesini sağlayarak yapar. Burada tarih tekrar tekerrür edip menfaat ve çıkar için yönetimi ele geçirmek olduğu görülür.

Bu görülme sonucu, bir takım CHP'liler tarafından, seçimin yok hükmünde olduğu gerekçesi ile mahkemeye başvururlar ve mahkemeninde yok hükmünde kararı ile parti içinde bir demokratik mücadele yürütmenin imkanı kalmayınca, genel başkanlık ve Cumhurbaşkanlığı hedefi olan isimler, partiden ayrılıp yeni bir parti kurarlar. Bu kurulan yeni partiyle sandıkta başarı kazanacağını ve böylece meselenin tekrar CHP'yi ele geçirmek olduğu anlaşılmaktadır.

İşte; Çetin Sağsöz'ün, “Mesele, CHP’nin hangi siyasi anlayışla yönetileceği meselesidir." şeklinde yerinde tespitini daha iyi anlamış olmaktayız.

Bu tespitin sabit halde, doğru olduğunu, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca hazırlanmış iddianame ve mahkemeye verilmiş ifadeler ile açıklayacak olursak:

Türkiye'nin önde gelen akaryakıt şirketlerinden TECO Petrolcülük A.Ş.'nin kurucusu ve sahibi iş adamı Sarp Yalçınkaya, İstanbul Büyükşehir Belediyesi (İBB) odaklı soruşturmada ikinci kez verdiği ‘etkin pişmanlık’ ifadesinde “Özel jete birçok hediye paketinin, valizin yüklendiğini bizzat gördüm” diyerek devam eden Sarp Yalçınkaya; "Fatih KELEŞ, Murat’a 'Gördüğün gibi parti işi tamam, parti artık bizde, biz ne dersek parti de bundan sonra o olacak, şimdiki hedefimiz Ekrem İMAMOĞLU’nun Cumhurbaşkanı olmasıdır, nasıl ki partinin ele geçirilmesi için bir fon oluşturuldu ve bu hususta başarılı olunduysa şimdi de Cumhurbaşkanı seçimi için büyük bir fona ihtiyacımız var, bu fona katkı verenler abat olacak, Artık kara göründü, daha çok verme zamanı, alma zamanımız yaklaşıyor, şunun şurasında 2 sene kaldı, imar, iskan, ruhsat sıkıntısı olanları piyasadan bulalım, hangi ilçede büyükşehirde iş varsa kapalım, 1 milyon dolar ve üzerinde para alacağımız her işi üstlenelim, küçük işler ile vakit kaybetmeyelim, imarsız büyük arsalar bulalım, imara açtıralım, kazandığımız paraların yarısını Cumhurbaşkanlığı fonuna, yarısını da cebimize koyalım' dedi. Bu sözleri bizzat Fatih KELEŞ’ten duydum.

Benzer şeyleri zaten Murat da sohbetlerimizde bana söylerdi." şeklinde ifadesi CHP'yi yönetecek siyasi anlayışı görmüş ve öğrenmiş olarak, bu yöneticilerin kafasında, ne Atatürk ne de Kuvayı Milliye ruhu vardır. Böylece CHP'nin hangi siyasi anlayışla yönetileceği meselesini, kökündeki milli mücadeleyi bilerek topluma anlatmak zorundayız.

Meseleyi, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün; "Özgürlük ve bağımsızlık benim karekterimdir... Ben, milletimin ve büyük ecdadımın en kıymetli mirasından olan bağımsızlık aşkı ile yaratılmış bir adamım! ... Bence bir millette şerefin, haysiyetin, namusun ve insanlığın yerleşmesi ve yaşaması, mutlaka o milletin hürriyet ve bağımsızlık sahibi olmasına bağlıdır." anlayışına sahip liyakatlı yöneticileri getirmekle çözeriz.

Yoksa; CHP'de, tarih devamlı tekerrür edecektir!

Kalın sağlıcala...

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

10 dk