DEVLET ALEVİLİĞİ TANIMLAYABİLİR Mİ?
Aleviliği Tanımayan Devlet, Aleviliği Tanımlama Hakkını da Kendinde Görmemeli
Bazı meseleler vardır; üzerinde konuşmaya başladığınız anda, aslında başka bir meselenin kapısını açtığınızı fark edersiniz.
Millî Eğitim Bakanlığı Hayat Boyu Öğrenme Genel Müdürlüğünün Alevilik ve Bektaşilik üzerine hazırladığı eğitim programı da bana göre tam olarak böyle bir mesele.
İlk bakışta konu bir eğitim programı gibi görünüyor.
Bir müfredat hazırlanmış.
Alevilik-Bektaşilikte edebiyat ve sanat…
Semah…
Alevilik-Bektaşiliğe giriş…
Yolun İzinde…
İlk bakışta son derece masum başlıklar.
Hatta kimileri çıkıp:
“Ne var bunda? Alevilik anlatılıyor işte.”
diyebilir.
Ben tam tersine, meselenin tam da burada başladığını düşünüyorum.
Çünkü asıl soru Aleviliğin öğretilip öğretilmemesi değildir.
Asıl soru şudur:
Aleviliği kim öğretecek, hangi bilgiye dayanarak öğretecek ve daha önemlisi Aleviliğin ne olduğuna kim karar verecek?
Bu üç soru cevaplanmadan hazırlanacak herhangi bir program, ne kadar iyi niyetli olursa olsun, beraberinde ciddi bir temsil ve meşruiyet problemi getirir.
Çünkü bir inancı öğretmek ile bir inancı tanımlamak arasında çok ince fakat çok önemli bir çizgi vardır.
Ve devlet, bu çizgiyi geçtiği anda eğitim veren kurum olmaktan çıkıp inanç hakkında epistemik otorite kullanan bir aktöre dönüşür.
İşte benim itirazım tam olarak burada başlıyor.
DEVLETİN BİLMESİ İLE DEVLETİN TANIMLAMASI AYNI ŞEY DEĞİLDİR
Modern devletin bilgi üretme kapasitesi son derece güçlüdür.
Müfredat hazırlar.
Kurumlar kurar.
Üniversiteler açar.
Arşivler oluşturur.
İstatistik tutar.
Uzmanlar yetiştirir.
Böylece yalnızca yönetmez; aynı zamanda toplum hakkında bilgi üretir ve ürettiği bilgiyi kurumsallaştırır.
Fakat burada kritik bir problem vardır:
Bir devletin bir konu hakkında bilgi üretmesi, o konunun nihai tanımlayıcısı olduğu anlamına gelmez.
Devlet Aleviliği araştırabilir.
Alevilik hakkında akademik çalışmalar yaptırabilir.
Alevilik tarihini üniversitelerde inceletebilir.
Alevi edebiyatını, musikisini, sözlü kültürünü, tarihini ve toplumsal yapısını araştırabilir.
Bunların hiçbirinde sorun yoktur.
Sorun, devletin ürettiği bilginin zamanla:
“Alevilik budur.”
noktasına taşınmasıdır.
Çünkü o noktada akademik araştırmadan başka bir alana geçersiniz.
Artık bilgi üretmiyorsunuz.
Kimlik tanımlıyorsunuz.
Bu ikisi birbirinden tamamen farklıdır.
Peki Alevilik Nedir?
İşte burada iş biraz zorlaşıyor.
Çünkü Aleviliği tek bir cümleyle tarif etmek kolay değildir.
Alevilik tarihsel olarak farklı coğrafyalarda, farklı topluluklarda ve farklı ocak sistemleri içerisinde çeşitli biçimlerde yaşanmıştır.
Aleviliğin sözlü aktarımı, yazılı kaynaklarla birlikte ama onlardan bağımsız olarak da varlığını sürdürmüştür.
Ocaklar vardır.
Pirler vardır.
Analar vardır.
Dede-talip ilişkileri vardır.
Cem vardır.
Cem yalnızca bir “ritüel” değildir.
Deyiş vardır.
Nefes vardır.
Muhabbet vardır.
Rızalık vardır.
Musahiplik vardır.
Yol vardır.
Erkân vardır.
Bütün bunların birbirleriyle kurduğu tarihsel ve inançsal ilişki vardır.
Üstelik Aleviliğin farklı ocakları ve gelenekleri arasında aynı kavramın farklı yorumları da bulunabilir.
İşte bu nedenle Aleviliği birkaç başlık altında standartlaştırmak, akademik açıdan da ciddi bir metodolojik soruyu beraberinde getirir:
Hangi Alevilik?
Anadolu Aleviliği mi?
Bektaşilik mi?
Ocak merkezli gelenekler mi?
Kentleşmeyle birlikte dönüşen Alevilik mi?
Diaspora Aleviliği mi?
Akademik literatürde tanımlanan Alevilik mi?
Alevilerin kendi sözlü hafızalarında yaşayan Alevilik mi?
Bunların hepsini tek bir başlık altında toplamak mümkün olabilir.
Ama bunların hepsini tek bir tanıma indirgemek mümkün değildir.
İşte burada devletin hazırladığı bir müfredatın sınırları ortaya çıkar.
SEMAHI ANLATMAK ALEVİLİĞİ ANLATMAK MIDIR?
Programda semahın bulunması elbette anlaşılabilir.
Ama semah üzerinden Aleviliği açıklamaya kalktığınızda ciddi bir indirgemecilik ortaya çıkar.
Çünkü semahı yalnızca kültürel bir dans olarak ele almak ne kadar eksikse, onu Aleviliğin bütününü temsil eden bir sembol haline getirmek de o kadar eksiktir.
Aynı şey deyişler için de geçerlidir.
Bir öğrencinin Alevi ozanlarının deyişlerini öğrenmesi değerlidir.
Ama deyişi yalnızca edebî bir metin olarak ele aldığınızda, onun inanç aktarımındaki işlevini gözden kaçırabilirsiniz.
Bir nefesi yalnızca müzik eseri olarak dinlerseniz, onun taşıdığı düşünsel ve inançsal dünyayı kaybedebilirsiniz.
Bir cemi yalnızca folklorik bir etkinlik olarak gösterirseniz, onun toplumsal ve inançsal anlamını boşaltmış olursunuz.
İşte burada çok temel bir problemle karşılaşıyoruz:
Aleviliği kültür olarak anlatmak başka, Aleviliği inanç olarak anlatmak başka şeydir.
Ve Türkiye'de yıllardır Alevilik tartışmasının en önemli problemlerinden biri de zaten budur.
Aleviliği kabul edilebilir bir kültürel kategoriye indirgemek.
Müzik.
Semah.
Edebiyat.
Festival.
Folklor.
Oysa Aleviler açısından mesele bundan çok daha derindir.
Çünkü bir topluluğun inancını yalnızca dışarıdan gözlemlenebilen kültürel pratiklerine indirgerseniz, o topluluğun kendi anlam dünyasını da eksiltmiş olursunuz.
DEVLETİN ÇELİŞKİSİ TAM DA BURADA BAŞLIYOR
Şimdi meseleyi Türkiye'nin somut gerçekliği içerisinde düşünelim.
Devlet uzun yıllardır Alevilik konusunda hukuki ve siyasal tartışmaların merkezinde.
Cemevlerinin statüsü tartışılıyor.
Alevilerin ibadet mekânı olarak gördüğü cemevlerinin hukuki konumu tartışılıyor.
Eşit yurttaşlık talepleri tartışılıyor.
Alevilerin kamusal alanda eşit tanınma talepleri tartışılıyor.
Diyanet'in Alevilik karşısındaki konumu tartışılıyor.
Aleviliğin din mi, mezhep mi, inanç mı, kültürel gelenek mi olduğu tartışılıyor.
Yani devlet açısından Aleviliğin statüsü konusunda hâlâ önemli tartışmalar devam ediyor.
Fakat aynı devlet şimdi Aleviliğin nasıl öğretileceği konusunda bir eğitim programı hazırlıyor.
İnsan ister istemez soruyor:
Cemevlerinin statüsü konusunda bu kadar tartışma yaşayan bir devlet, Aleviliğin pedagojik tanımını hangi kesinlik üzerinden yapıyor?
Daha açık soralım:
Bir devlet, vatandaşının ibadet mekânı konusunda hâlâ tartışmalı bir konumdaysa, o vatandaşın inancının müfredatını hangi epistemik yetkiyle belirliyor?
İşte bu sorunun cevabı verilmelidir.
BİR DE AİHM’İN VERDİĞİ KARARLAR VAR
Üstelik bu tartışmayı yalnızca benim kişisel kanaatimmiş gibi görmek de mümkün değil.
Türkiye'de Alevilik ve eğitim meselesi, yıllar önce Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin önüne taşındı.
Ve AİHM, Türkiye'nin zorunlu din eğitimi uygulaması konusunda son derece önemli iki karar verdi.
İlki Hasan ve Eylem Zengin/Türkiye kararıdır.
AİHM 9 Ekim 2007 tarihli kararında, Alevi bir ailenin çocuğunun zorunlu Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine ilişkin başvurusunu değerlendirdi. Mahkeme, Aleviliğin kendine özgü nitelikleri bulunan bir inanç olduğunu ve mevcut müfredatın Alevi inancının temel unsurları ile ibadetlerine yeterli yer vermediğini tespit etti. Mahkeme ayrıca din eğitiminde nesnellik ve çoğulculuk ölçütlerinin karşılanması gerektiğini vurgulayarak, Türkiye'nin eğitim sisteminde Sözleşme'ye Ek 1 No.lu Protokol'ün 2. maddesi bakımından ihlal bulunduğuna karar verdi.
Burada dikkat edilmesi gereken nokta son derece önemli:
AİHM, devletin Alevilik hakkında hiçbir şey anlatamayacağını söylemedi.
Tam tersine, sorun nasıl anlattığıydı.
Yani mesele eğitimin varlığı değil; eğitimin nesnel, eleştirel ve çoğulcu olup olmadığıydı.
AİHM kararında, Türkiye'deki din kültürü ve ahlak bilgisi derslerinde Alevi inancının itikat ve ibadet unsurlarının yeterince öğretilmediğine dikkat çekildi. Mahkeme, Alevilik hakkında yalnızca bazı tarihsel şahsiyetlere veya sınırlı başlıklara yer verilmesinin, bu eksikliği gidermeye yetmediğini belirtti.
Şimdi buradan bugünkü tartışmaya gelelim.
Aradan yıllar geçmiş.
Devlet bugün Alevilik hakkında yeni eğitim programları hazırlıyor.
O halde sorulması gereken soru çok açık:
2007'de AİHM'in ortaya koyduğu nesnellik ve çoğulculuk ölçütlerinden ne kadar ders çıkarıldı?
Daha önemlisi:
Bugün hazırlanan program, Aleviliği devletin kendi kategorileri içerisinde yeniden mi tanımlıyor, yoksa Alevilerin kendi tarihsel ve inançsal çeşitliliğini gerçekten görünür mü kılıyor?
Bu soruların cevaplarını istemek son derece meşrudur.
Çünkü AİHM'in 2007 kararından sonra konu kapanmadı.
Tam tersine, sorun yeniden Mahkeme'nin önüne geldi.
Bu kez Mansur Yalçın ve Diğerleri/Türkiye davasında.
AİHM 16 Eylül 2014 tarihli bu kararında, 2007 tarihli Hasan ve Eylem Zengin kararından sonra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi müfredatında değişiklikler yapılmış olmasına rağmen, temel sorunun tam olarak giderilmediğini değerlendirdi. Mahkeme, müfredatın hâlâ büyük ölçüde çoğunluğun benimsediği İslam anlayışı etrafında yapılandırıldığını ve Aleviliğin kendine özgü özelliklerinin birkaç başlık veya sınırlı bilgiyle yeterince karşılanamayacağını belirtti.
Daha da önemlisi, Mahkeme zorunlu ders ile ebeveynlerin dini veya felsefi inançları arasındaki gerilimi ortadan kaldıracak yeterli bir sistem bulunmadığı sonucuna vardı ve ihlalin devam ettiğine karar verdi. Kararda, Türkiye'nin eğitim sisteminin ebeveynlerin inançlarına saygı gösterilmesini sağlayacak yeterli araçlara sahip olmadığı ve sorunun yapısal bir nitelik taşıdığı açıkça ifade edildi.
Şimdi burada durup düşünelim.
2007'de AİHM:
“Müfredat nesnel ve çoğulcu değil.”
diyor.
2014'te yeniden:
“Yapılan değişiklikler temel sorunu ortadan kaldırmaya yetmedi.”
diyor.
Ve biz bugün 2026'da yeni bir Alevilik eğitim programını tartışıyoruz.
O halde artık şu soruyu sormak bir tercih değil, demokratik bir zorunluluktur:
Bu yeni program, AİHM'in yıllar önce ortaya koyduğu nesnellik, çoğulculuk ve inanç özgürlüğü ilkelerinin neresinde duruyor?
MESELE SADECE “ALEVİLİK ANLATILIYOR MU?” DEĞİL
Çünkü burada çok büyük bir kavramsal hata yapılabilir.
Bir müfredatta Alevilik kelimesinin geçmesi, o müfredatın Alevileri temsil ettiği anlamına gelmez.
Bir kitapta Alevilikten söz edilmesi, o kitabın Aleviliği doğru ve çoğulcu biçimde anlattığı anlamına gelmez.
Bir programda semahın bulunması, o programın Aleviliğin inanç dünyasını kavradığı anlamına gelmez.
Bir eğitim programının başlığına “Alevilik-Bektaşilik” yazılması, içerikte Aleviliğin bütün tarihsel ve inançsal çeşitliliğinin temsil edildiğini göstermez.
Tam tersine, asıl mesele hangi Aleviliğin anlatıldığıdır.
Çünkü AİHM'in kararlarının da bize hatırlattığı gibi, eğitim alanında mesele yalnızca “bilgi verilmesi” değildir.
Verilen bilginin niteliği önemlidir.
Seçilen bilgi önemlidir.
Dışarıda bırakılan bilgi önemlidir.
Bilginin hangi perspektifle aktarıldığı önemlidir.
Ve en önemlisi, öğrencinin karşısına tek ve değişmez bir inanç tanımı konulup konulmadığı önemlidir.
LAİKLİK DEVLETİN İNANCI TANIMLAMASI DEĞİLDİR
Burada laiklik meselesine de değinmek gerekiyor.
Çünkü laikliği yalnızca “din ve devlet işlerinin ayrılması” şeklindeki ezber tanıma sıkıştırmak meseleyi çözmez.
Laik devletin temel meselelerinden biri, farklı inançların karşısında tarafsız bir hukuki mesafe kurabilmesidir.
Devletin görevi vatandaşına hangi inancın doğru olduğunu söylemek değildir.
Hele ki bir inanç geleneğinin içeriğini, o geleneğin kendi toplumsal aktörlerinin yerine geçerek tanımlamak hiç değildir.
Devlet:
“Bu inanç böyledir.”
dediği anda tarafsız konumundan uzaklaşmaya başlar.
Çünkü artık yalnızca hukuk üretmemekte, anlam üretmektedir.
Anlam üretmek ise inanç alanında çok daha hassas bir yetki alanıdır.
“BİZ SADECE EĞİTİYORUZ” DENİLEBİLİR
Elbette programı savunanlar:
“Biz Aleviliği tanımlamıyoruz, sadece eğitim veriyoruz.”
diyebilir.
Peki.
O zaman ikinci soruyu soralım:
Eğitim içeriğini kim hazırlıyor?
Hangi kaynaklar kullanılıyor?
Hangi Alevi ocaklarının görüşleri dikkate alındı?
Hangi pirler ve analarla görüşüldü?
Hangi Alevi kurumları sürece dahil edildi?
Farklı ocakların ve geleneklerin farklılıkları nasıl ele alındı?
Aleviliğin içindeki görüş çeşitliliği nasıl temsil edildi?
Bir akademik yaklaşım olarak farklı görüşler yan yana mı konuldu?
Yoksa devletin uygun gördüğü bir Alevilik anlatısı mı oluşturuldu?
İşte bunların cevapları önemlidir.
Çünkü müfredat da bir iktidar aracıdır.
Bir şeyi müfredata aldığınızda yalnızca öğretmezsiniz.
Aynı zamanda onu seçersiniz.
Neyi anlatacağınıza karar verirken, neyi anlatmayacağınıza da karar vermiş olursunuz.
Dolayısıyla bir müfredat yalnızca bilgi listesi değildir.
Aynı zamanda bir seçme, sınıflandırma ve temsil mekanizmasıdır.
SERTİFİKA MESELESİ KÜÇÜMSENECEK BİR MESELE DEĞİL
Bir başka kritik konu da sertifika meselesidir.
Bugün eğitim sistemimizde giderek yaygınlaşan bir anlayış var:
Bir kurs.
Bir program.
Bir sınav.
Bir sertifika.
Ve ardından yetkinlik.
Oysa inanç geleneklerinde her şey böyle işlemiyor.
Alevi yolunda pirlik, analık, dedelik veya erkân yürütmek yalnızca bilgi edinmekten ibaret değildir.
Bir insan Alevilik konusunda yüzlerce kitap okuyabilir.
Alevilik tarihi konusunda uzmanlaşabilir.
Doktora yapabilir.
Ama bu akademik yetkinlik otomatik olarak onu bir pir yapmaz.
Burada modern bürokratik bilgi sistemi ile geleneksel inanç aktarımı arasında ciddi bir gerilim vardır.
Bürokrasi belge ister.
Gelenek ise meşruiyet arar.
Bürokrasi sertifika üretir.
İnanç topluluğu güven ve kabul üretir.
Bürokrasi yetkiyi kurumdan verir.
Geleneksel yapılarda yetkinin kaynağı farklı tarihsel ve toplumsal mekanizmalara dayanabilir.
Bu nedenle bir devlet kurumunun verdiği sertifikayla inançsal otorite yaratılabileceği düşüncesi, Aleviliğin kendi iç mantığı açısından tartışmaya son derece açıktır.
ALEVİLİĞİ MÜZELEŞTİRMEK
Daha da tehlikeli bir başka ihtimal var.
Aleviliği yalnızca kültürel miras kategorisine indirgemek.
Semahı sahneye çıkarırsınız.
Deyişi konser salonuna taşırsınız.
Cem ritüelini folklorik gösteriye dönüştürürsünüz.
Hacı Bektaş Veli'yi kültürel bir sembole indirgersiniz.
Aleviliği birkaç müze vitrini, birkaç festival, birkaç akademik konferans ve birkaç eğitim modülü içerisinde anlatırsınız.
Sonra da:
“Aleviliği yaşatıyoruz.”
dersiniz.
Oysa bir inancı yaşatmakla onu müzeleştirmek arasında ciddi bir fark vardır.
Bir geleneğin dış biçimlerini koruyup iç anlam dünyasını boşaltırsanız, geriye yaşayan bir inanç değil, kültürel bir dekor kalabilir.
İşte Alevilik konusunda en çok dikkat edilmesi gereken meselelerden biri de budur.
Aleviliğin folklorlaştırılması.
BİR İNANCI KİMİN ADINA KONUŞUYORSUNUZ?
Bütün bunların sonunda yine aynı yere geliyoruz.
Devlet Alevilik hakkında konuşabilir mi?
Elbette.
Akademisyenler konuşabilir mi?
Elbette.
Gazeteciler konuşabilir mi?
Elbette.
Araştırmacılar konuşabilir mi?
Elbette.
Ama kimse Alevilerin yerine konuşma hakkını kendiliğinden elde edemez.
Özellikle devlet hiç edemez.
Çünkü devletin elindeki güç sıradan bir güç değildir.
Devlet bir tanım yaptığında o tanım müfredata girer.
Müfredata giren tanım ders kitabına girer.
Ders kitabına giren tanım öğretmenin diline girer.
Öğretmenin dili çocuğun zihnine girer.
Ve birkaç yıl sonra devletin hazırladığı tanım, toplumda “Alevilik budur” şeklinde yerleşebilir.
İşte bunun için mesele basit bir eğitim programı değildir.
Bu, doğrudan doğruya hafıza ve temsil siyaseti meselesidir.
ALEVİLİĞİN SAHİBİ DEVLET DEĞİL, YAŞAYAN TOPLUMDUR
Burada çok temel bir ilkeyi hatırlamak gerekiyor:
Bir topluluğun kimliği, o topluluk adına dışarıdan hazırlanmış bir dosyayla belirlenemez.
Alevilik bir devlet projesi değildir.
Devlet tarafından kurulmamıştır.
Bir bakanlık genelgesiyle ortaya çıkmamıştır.
Bir müfredatla var olmamıştır.
Alevilik, tarih boyunca farklı baskı dönemlerine, inkâra, dışlanmaya ve toplumsal dönüşümlere rağmen kendisini farklı biçimlerde yaşatmış bir gelenektir.
Onu taşıyan insanlar vardır.
Onu aktaran ocaklar vardır.
Onu anlatan pirler vardır.
Onu yaşatan analar vardır.
Onu söyleyen ozanlar vardır.
Onu araştıran akademisyenler vardır.
Ve bütün bunların üzerinde, kuşaktan kuşağa aktarılan bir toplumsal hafıza vardır.
Bu nedenle Aleviliği devletin tanımına mahkûm etmek, yalnızca Aleviliği eksiltmek değil; Alevilerin kendi tarihleri üzerindeki söz hakkını da azaltmak anlamına gelir.
DEVLETİN YAPMASI GEREKEN ÇOK DAHA BASİT
Devlet aslında çok daha basit bir şey yapabilir.
Aleviliği kendi adına tanımlamak yerine, Alevilerin kendi seslerini duyurabilecekleri çoğulcu bir alan yaratabilir.
Alevi kurumlarını dinleyebilir.
Ocak temsilcilerini dinleyebilir.
Pirleri ve anaları dinleyebilir.
Akademisyenleri dinleyebilir.
Farklı görüşleri aynı masaya getirebilir.
Alevilik konusunda bilimsel araştırmaları destekleyebilir.
Arşivleri araştırmacılara açabilir.
Üniversitelerde özgür araştırma ortamı oluşturabilir.
Ve en önemlisi:
Devlet, “Alevilik budur” demek yerine, “Aleviler kendi inançlarını özgürce ifade edebilmelidir” diyebilir.
Bence demokratik devlet anlayışı tam olarak budur.
ASIL MESELE BUGÜN BAŞLIKLARDA DEĞİL, YARININ ZİHNİNDE
Bugün “Alevilik-Bektaşilikte Semah” başlığına bakıp meseleyi küçümseyebiliriz.
“Alevilik-Bektaşilikte Edebiyat ve Sanat” başlığında bir problem görmeyebiliriz.
“Yolun İzinde” kulağa son derece güzel gelebilir.
Ama devletin hazırladığı her eğitim programının asıl etkisi bugünkü ders saatinde değil, yarının zihninde ortaya çıkar.
Bugünün çocuğu yarın büyüdüğünde:
“Alevilik nedir?”
diye sorduğunda, cevabı nereden alacak?
Ailesinden mi?
Kendi toplumunun hafızasından mı?
Ocaklardan mı?
Akademik araştırmalardan mı?
Yoksa devletin hazırladığı müfredattan mı?
Eğer sonuncusu olacaksa, o zaman bugün çok daha dikkatli konuşmak zorundayız.
Çünkü mesele bir kursun içeriği olmaktan çıkar.
Devletin yurttaşın kimliği üzerindeki tanımlama gücüne dönüşür.
SON SÖZ
Ben Aleviliğin öğretilmesine karşı değilim.
Tam tersine, Aleviliğin daha çok araştırılmasını, daha çok konuşulmasını, üniversitelerde daha fazla çalışılmasını ve genç kuşakların kendi tarihlerini öğrenmesini son derece önemli buluyorum.
Ama bunun yolu devletin Aleviliği tek merkezden tanımlamasından geçmiyor.
Bilimsel yaklaşım, tek seslilik değildir.
Bilimsel yaklaşım çoğulculuktur.
Farklı kaynakları karşılaştırmaktır.
Çelişkileri gizlememektir.
Farklı ocakları ve gelenekleri görünür kılmaktır.
Sözlü kültürü akademik literatürle birlikte değerlendirmektir.
Ve en önemlisi, araştırılan topluluğun kendi sözünü de araştırmanın parçası haline getirmektir.
Aksi halde ortaya bilimsel bir Alevilik çalışması değil, devletin Alevilik hakkındaki resmi anlatısı çıkar.
Ve bu ikisi aynı şey değildir.
Çünkü Alevilik bir ders kitabının içine sığmayacak kadar büyük bir tarihsel hafızadır.
Bir sertifikanın taşıyamayacağı kadar derin bir inanç geleneğidir.
Bir bakanlığın tek başına tanımlayamayacağı kadar çoğul bir toplumsal gerçekliktir.
Devlet Aleviliği araştırabilir.
Devlet Alevilik hakkında eğitim verebilir.
Devlet Alevilerin eğitim hakkını güvence altına alabilir.
Ama devlet Aleviliğin sahibi değildir.
Ve bir devlet, vatandaşlarının inancını tanımlama hakkını kendisinde görmeye başladığında, artık yalnızca eğitim politikası üretmiyor demektir.
Kimlik politikası üretiyordur.
O nedenle sözümü en baştaki soruya dönerek bitireyim:
Aleviliği kim tanımlayacak?
Benim cevabım açık:
Aleviliği devletin kaleminden önce, Aleviliği yaşayan insanların sözü belirlemelidir.
Devletin görevi Aleviliğe kimlik vermek değil, Alevilerin kendi kimliklerini özgürce yaşayabilecekleri hukuk düzenini kurmaktır.
Çünkü:
Aleviliği tanımayan devlet, Aleviliği tanımlama hakkını da kendinde göremez.
Alevilik devletin izin verdiği kadar var olan bir kimlik değildir.
Bir müfredat maddesi değildir.
Bir folklor gösterisi değildir.
Bir semah kursu değildir.
Bir sertifika değildir.
Alevilik bir hafızadır.
Bir yoldur.
Bir erkândır.
Bir inançtır.
Bir yaşam biçimidir.
Ve yaşayan hiçbir toplumun hafızası, bir devlet kurumunun müfredatına sığdırılarak yeniden tanımlanamaz.





