ZİHİNSEL TAŞRALILIK: CEHALETİN ÖZGÜVENE DÖNÜŞTÜĞÜ YER
Türkiye’de entelektüelden duyulan rahatsızlığın kaynağı çoğu zaman entelektüelin söylediği şey değildir. Asıl rahatsızlık, insanın kendi zihinsel sınırlarıyla karşılaşmasıdır.
Çünkü entelektüel, yalnızca kitap okuyan, birkaç yabancı kelime bilen, sanatla ilgilenen ya da akademik bir unvana sahip olan kişi değildir. Entelektüel; kendisine öğretilmiş doğruları bile sorgulayabilen, kendi tarafının yanlışını da söyleyebilen, kutsal kabul edilen şeylere soru sorabilen ve gerektiğinde çoğunluğun karşısında yalnız kalmayı göze alabilen kişidir.
Tam da bu nedenle zihinsel taşralılık ondan hoşlanmaz.
Zihinsel taşralılık, cehaletin kendisi değildir. Daha tehlikeli bir şeydir:
Cehaletin farkında olmamak ve üstelik bundan büyük bir özgüven üretmektir.
Çünkü bilmeyen insanın bilmediğini kabul etmesi mümkündür. Asıl problem, bilmediği hâlde her konuda kesin hüküm veren insandır.
Siyaseti bilir.
Ekonomiyi bilir.
Tarihi bilir.
Dini bilir.
Hukuku bilir.
Kadınları bilir.
Erkekleri bilir.
Dış politikayı bilir.
Hatta doktorların, mühendislerin, akademisyenlerin ve bilim insanlarının yıllarca okuyarak öğrendiği konularda bile birkaç dakikada hüküm verebilir.
Neden?
Çünkü zihinsel taşralılıkta bilgiye ihtiyaç yoktur; kanaat yeterlidir.
Kanaat varsa araştırmaya gerek yoktur.
Aidiyet varsa düşünmeye gerek yoktur.
Çoğunluk aynı şeyi söylüyorsa doğru olması için başka kanıta ihtiyaç yoktur.
Lider söylüyorsa doğrudur.
Gazete yazıyorsa doğrudur.
Televizyon söylüyorsa doğrudur.
Mahalle böyle düşünüyorsa doğrudur.
Aile böyle biliyorsa doğrudur.
Ve bütün bunların üzerine bir de “Benim aklım bana yeter” cümlesi eklenir.
İşte zihinsel taşralılığın en komik tarafı budur:
Aklını kullanmamakla övünen insan, aklına en fazla güvenen insandır.
“ENTEL DANTEL”İN ARKASINDAKİ KORKU
Bir entelektüelle karşılaştığında ilk refleksin “entel dantel” demek olması tesadüf değildir.
Çünkü bu ifade aslında bir argüman değildir.
Bir savunma mekanizmasıdır.
Karşısındaki insanın söylediğini çürütemeyen kişi, önce onun dilini küçümser.
Sonra yaşam tarzını.
Sonra kıyafetini.
Sonra aksanını.
Sonra eğitimini.
Sonra geçmişini.
En sonunda da karakterini.
Çünkü fikirle mücadele edemediği yerde kişiye saldırmak, zihinsel taşralılığın en kolay kaçış yoludur.
“Sen kimsin?”
“Bunları nereden öğrendin?”
“Sen bu ülkeyi sevmiyorsun.”
“Sen halktan kopuksun.”
“Sen entelsin.”
“Sen elitistsin.”
“Sen vatan hainisin.”
Dikkat edin:
Bu cümlelerin hiçbirinde karşı tarafın söylediği düşüncenin kendisi tartışılmaz.
Çünkü amaç tartışmak değildir.
Amaç, tartışmayı başlamadan bitirmektir.
HALKÇILIKLA CEHALETİ KARIŞTIRMAK
Türkiye’de ayrıca tuhaf bir alışkanlık var.
Bir insan entelektüel olduğunda hemen “halktan kopuk” ilan ediliyor.
Sanki halktan olmak için düşünmemek gerekiyormuş gibi...
Sanki kitap okumak halka ihanetmiş gibi...
Sanki sanatla, felsefeyle, bilimle ilgilenmek insanı toplumdan uzaklaştırıyormuş gibi...
Burada ciddi bir kavram karmaşası var.
Halkın cehaletini kutsamak, halkçılık değildir.
Halkın yanlışını söylemekten korkmak da halkçılık değildir.
Tam tersine, halkı küçümsemek kadar, halkı düşünemez ve sorgulayamaz bir kitle olarak görmek de elitist bir tutumdur.
Gerçek halkçılık, insanlara sürekli alkış tutmak değil; onların daha iyi düşünme, daha fazla bilme ve daha özgür yaşama hakkını savunmaktır.
Fakat zihinsel taşralılık bunu istemez.
Çünkü sorgulayan birey, kolay yönetilen birey değildir.
1980 SONRASI TÜRKİYE’NİN MİRASLARINDAN BİRİ
1980 darbesi sonrasında Türkiye'de siyasetin ve toplumsal hayatın yeniden biçimlendirilmesi, yalnızca kurumların değil, toplumun siyasal davranışlarının da dönüşmesine yol açtı.
Siyasetten uzaklaştırılan, örgütlenme kültürü zayıflatılan, kolektif mücadele deneyimleri budanan toplumun önüne giderek daha fazla tüketim, eğlence, bireysel başarı ve apolitik gündelik hayat konuldu.
Siyaset yerine magazin.
Tartışma yerine televizyon.
Örgütlenme yerine taraftarlık.
Eleştiri yerine tüketim.
Kamusal sorumluluk yerine bireysel kurtuluş.
Sonra ortaya çıkan insan tipine şaşırıyoruz.
Oysa insanlara yıllarca “Siyasetle uğraşma, kendi hayatına bak” denildikten sonra ortaya çıkan apolitik toplumun siyasetten uzak olması şaşırtıcı değildir.
Daha da önemlisi, apolitik toplum siyasetten tamamen kopmaz.
Siyaset onun yerine gelir.
Propaganda gelir.
Kimlikler gelir.
Liderler gelir.
Kutuplaşmalar gelir.
Ve birey kendi düşüncesini üretmek yerine hazır kimliklerden birini satın alır.
RECEP İVEDİK MESELESİ SADECE RECEP İVEDİK DEĞİLDİR
Popüler kültürdeki kaba, saldırgan, bilgisiz ama kendinden son derece emin karakterlerin milyonlarca insan tarafından sevilmesi üzerine düşünmek gerekir.
Burada mesele bir film karakterini sevmek değildir.
Mesele, hangi özelliklerin toplumsal olarak ödüllendirildiğidir.
Kabalık komikse...
Cehalet sevimliyse...
Kadın düşmanlığı “delikanlılık” diye sunuluyorsa...
Bağırmak özgüven sayılıyorsa...
Fiziksel güç zekânın yerine konuluyorsa...
Ve düşünmek sıkıcılık olarak görülüyorsa...
Ortada yalnızca bir komedi kültürü değil, bir toplumsal değerler sistemi vardır.
İnsanlar bazen kendilerine benzeyen karakterleri izlerken gülmezler yalnızca.
Kendilerini onaylarlar.
“Ben de böyleyim.”
“Ben de lafımı esirgemem.”
“Ben de kimseye eyvallah etmem.”
“Ben de bilmem ama konuşurum.”
İşte bu noktada özgüven ile cehalet birbirine karışır.
Ve ortaya son derece tehlikeli bir kombinasyon çıkar:
Bilgisizlik + kesinlik + saldırganlık.
DEVLETİN GÜCÜNÜ KENDİ GÜCÜ SANMAK
Siyasal alanda bunun başka bir biçimini görüyoruz.
Devlet güçlü olduğunda kendisini güçlü hisseden insanlar vardır.
Ekonomik olarak hiçbir gücü yoktur.
Siyasal olarak hiçbir karar mekanizmasına dahil değildir.
Üretim üzerinde etkisi yoktur.
Kamu politikası üzerinde etkisi yoktur.
Ama devlet adına konuştuğu anda kendisini devasa bir gücün temsilcisi gibi hisseder.
“Bizim devletimiz var.”
“Bizim ordumuz var.”
“Bizim bayrağımız var.”
“Bizim milletimiz var.”
Buradaki “biz” çoğu zaman bireyin gerçek toplumsal gücünü değil, devletin gücünü ifade eder.
Devletin gücüyle bireyin özgüveni birbirine karıştırılır.
Sonra devlet eleştirildiğinde kişi kendisinin eleştirildiğini düşünür.
Oysa devlet sen değilsin.
Hükümet sen değilsin.
Parti sen değilsin.
Lider sen değilsin.
Bayrak sen değilsin.
Millet sen değilsin.
Sen bir bireysin.
Ve birey olmanın ilk şartı, ait olduğun yapılarla arana gerektiğinde eleştirel bir mesafe koyabilmektir.
KUTSALLARIN ARKASINA SAKLANMAK
Zihinsel taşralılık kendisini en çok kutsalların arkasına sakladığında güvende hisseder.
Din.
Millet.
Bayrak.
Devlet.
Aile.
Gelenek.
Lider.
Parti.
Cinsiyet rolleri.
Bunların hepsi dokunulmaz ilan edildiğinde düşünme alanı daralır.
Çünkü kutsal olan sorgulanamaz.
Sorgulanamayan şey ise eleştirilemez.
Eleştirilemeyen şey zamanla hesap vermez.
Hesap vermeyen yapı da kolayca yozlaşır.
İşte bu yüzden entelektüelin görevi kutsallara saldırmak değil; kutsal ilan edilen şeylerin de insan eliyle kurulmuş olduğunu hatırlatmaktır.
Bu nedenle entelektüel rahatsız eder.
Çünkü sorar:
“Bunu neden böyle kabul ediyoruz?”
“Bunu kim söyledi?”
“Kanıtın ne?”
“Ya yanlışsa?”
“Başka türlü olabilir mi?”
“Bu kural kimin işine yarıyor?”
“Bu gelenek kimi eziyor?”
“Bu devlet politikası kimi mağdur ediyor?”
“Bu inanç nasıl oluştu?”
“Bu tarih bize neden böyle anlatıldı?”
Ve zihinsel taşralılık için en tehlikeli soru şudur:
“Ya bugüne kadar bildiklerimin bir kısmı yanlışsa?”
ÇÜNKÜ SORGULAYAN İNSAN İTAAT ETMEKTE ZORLANIR
Asıl korku budur.
Düşünen insanı yönetmek zordur.
Sorgulayan insanı kandırmak zordur.
Okuyan insanın önüne slogan koymak yetmez.
Tarihi bilen insana seçilmiş tarih anlatmak kolay değildir.
Hukuku bilen insan “böyle gerekti” cümlesiyle ikna olmaz.
Ekonomiyi bilen insan “sabredin” denildiğinde hesap sorar.
Bilim bilen insan “bize göre böyle” sözünü yeterli bulmaz.
Ve özgür birey, kendisinden koşulsuz itaat istendiğinde şu soruyu sorar:
“Neden?”
İşte zihinsel taşralılığın tahammül edemediği kelime budur:
Neden?
SONUÇTA MESELE ÇOMARLIK DEĞİL
Bu nedenle “çomar” kelimesi bana göre meseleyi fazla basitleştiriyor.
Çünkü “çomar” dediğiniz zaman bir insan tipini küçümseyip geçiyorsunuz.
Oysa burada daha derin bir toplumsal ve kültürel yapıdan söz ediyoruz.
Zihinsel taşralılık, yalnızca eğitim düzeyi düşük insanların problemi değildir.
Üniversite mezununda da vardır.
Akademisyende de vardır.
Gazetecide de vardır.
Siyasetçide de vardır.
İş insanında da vardır.
Hatta kendisini entelektüel zanneden insanda bile vardır.
Çünkü zihinsel taşralılık bir diploma meselesi değil, düşünme biçimi meselesidir.
İnsan çok kitap okuyup yine de dogmatik olabilir.
Çok konuşup hiçbir şey düşünmeyebilir.
Üniversite bitirip bütün hayatını ezberlerle sürdürebilir.
Hatta kendisini “aydın” ilan edip kendi mahallesinin dogmalarına köle olabilir.
Gerçek entelektüellik, kişinin yalnızca başkalarının dogmalarını değil, kendi dogmalarını da parçalayabilmesidir.
Bu yüzden asıl ayrım cahil ile eğitimli arasında değildir.
Asıl ayrım şuradadır:
Sorgulayan insan ile sorgulamaktan korkan insan arasında.
Birincisi yanılabileceğini bilir.
İkincisi haklı olduğundan emindir.
Birincisi kanıt ister.
İkincisi slogan yeterli bulur.
Birincisi eleştiriyi düşüncesini geliştirmek için kullanır.
İkincisi eleştiriyi saldırı kabul eder.
Birincisi “Bilmiyorum” diyebilir.
İkincisi her konuda bilirkişi kesilir.
Ve belki de bütün meselenin özeti şudur:
Cehaletin en tehlikeli hâli, bilgi eksikliği değildir; bilgi eksikliğinin özgüvene dönüşmesidir.
Türkiye'nin asıl meselesi de yalnızca eğitimsizlik değildir.
Düşünmenin ayıp, sorgulamanın ihanet, farklı olmanın tehdit ve bilmenin ise kibir sayıldığı bir kültürün giderek normalleşmesidir.
İşte bunun adı:
ZİHİNSEL TAŞRALILIK.
Ve bundan kurtulmanın yolu da daha fazla bağırmak değil;
daha fazla okumak, daha fazla sorgulamak, daha fazla tartışmak ve en önemlisi, gerektiğinde kendi doğrularımızdan bile şüphe edebilmektir.





