İZVERİ

Köşe yazısı

GODOT’YU BEKLERKEN, ALGORİTMA GELDİ

Kapitalizm başka bir matematik kuruyor: İnsan daha az çalışsın değil, sermaye daha az insana ihtiyaç duysun.

Yayınlandı: 19 Ekim 2026 20:43

Paylaş

GODOT’YU BEKLERKEN, ALGORİTMA GELDİ

Godot hâlâ ortada yok. Algoritma ise çoktan içeri girdi.

İnsanlık uzun zamandır bir kurtarıcı bekliyor.

Bizi yoksulluktan çıkaracak bir düzeni…

Savaşı bitirecek bir aklı…

Eşitsizliği ortadan kaldıracak bir sistemi…

İşi kolaylaştıracak bir teknolojiyi…

Daha özgür, daha adil, daha insanca bir hayatı…

Kısacası, bir Godot’yu.

Samuel Beckett’in Godot’yu Beklerken oyunundaki gibi bekliyoruz.

Gelecek.

Her şeyi değiştirecek.

Ama Godot gelmiyor.

Onun yerine başka biri geldi:

Algoritma.

Hem de kapıyı çalmadan.

İzin istemeden.

Hazır olup olmadığımızı sormadan.

Bir sabah uyandık ve algoritma zaten hayatımızın her yerindeydi.

Telefonumuzda.

Bankamızda.

İşyerimizde.

Alışverişimizde.

Haber akışımızda.

Okulumuzda.

Hastanemizde.

Sanatımızda.

Siyasetimizde.

Ve nihayet zihnimizin içinde.

Yapay zekâ geldi.


Teknoloji hiçbir zaman yalnızca teknoloji değildir.

Her teknolojik sıçrama aynı zamanda bir toplumsal ilişki değişikliğidir.

Matbaa yalnızca kitap üretmedi; bilginin iktidarını değiştirdi.

Buhar makinesi yalnızca üretimi hızlandırmadı; sanayi toplumunu ve işçi sınıfını yarattı.

Elektrik yalnızca geceleri aydınlatmadı; üretim zamanını değiştirdi.

Telefon yalnızca insanları birbirine bağlamadı; iletişimin hızını ve biçimini değiştirdi.

İnternet yalnızca bilgiye erişimi kolaylaştırmadı; ekonomiyi, siyaseti ve toplumsal ilişkileri yeniden örgütledi.

Şimdi yapay zekâ başka bir eşiği geçiyor.

Eskiden makine bizim bedensel emeğimizi tamamlıyordu.

Şimdi giderek zihinsel emeğimizin alanına giriyor.

Metin yazıyor.

Görüntü üretiyor.

Müzik besteliyor.

Çeviri yapıyor.

Kod yazıyor.

Analiz ediyor.

Hesaplıyor.

Tasarım yapıyor.

Sesimizi taklit ediyor.

Yüzümüzü yeniden üretiyor.

Hatta bazen ne düşüneceğimizi bizden önce tahmin ediyor.

İşte asıl kırılma burada.

Çünkü kapitalizm tarihinde ilk kez makine yalnızca işçinin koluna değil, kafasına da rakip olmaya başlıyor.


Burada romantik bir teknoloji düşmanlığı yapmak kolay.

“Yapay zekâ kötü.”

“Makine insanın yerini almasın.”

“Eskiden her şey daha iyiydi.”

Bunların hiçbirisi çözüm değil.

Çünkü teknoloji durmayacak.

Mesele teknolojiyi durdurmak değil.

Teknolojinin kimin hizmetinde olacağını belirlemek.

Yapay zekâ insanın çalışma süresini azaltabilir.

Daha az çalışıp daha iyi yaşayabiliriz.

Tehlikeli işleri makineler yapabilir.

Engelli bireylerin yaşamını kolaylaştırabilir.

Tıp alanında teşhisi hızlandırabilir.

Bilgiye erişimi demokratikleştirebilir.

Eğitimi yaygınlaştırabilir.

Üretim maliyetlerini düşürebilir.

Bunların hepsi insanlık için büyük kazanımlar.

Ama aynı teknoloji başka bir şey de yapabilir:

On kişinin yaptığı işi iki kişiye yaptırabilir.

Sekiz kişiyi işsiz bırakabilir.

Kalan iki kişinin çalışma koşullarını ağırlaştırabilir.

Üretilen zenginliği patrona aktarabilir.

Ve bütün bunlara “teknolojik ilerleme” adı verilebilir.

İşte sol siyasetin burada söylemesi gereken çok basit bir cümle var:

Teknolojik ilerleme, toplumsal ilerleme değildir.

İkisini birbirine karıştırmayalım.


Bir şirket yapay zekâ sayesinde aynı üretimi yarı sayıda çalışanla yapabiliyorsa, ortaya çıkan verimlilik kimin olacaktır?

Patronun mu?

Hissedarların mı?

Yoksa çalışanların da mı?

Bugünkü düzenin refleksi bellidir:

Daha az işçi, daha fazla kâr.

Oysa başka bir seçenek var.

Daha az çalışma süresi.

Daha yüksek ücret.

Daha fazla izin.

Daha fazla sosyal güvence.

Daha fazla kamusal hizmet.

Yani teknolojinin ürettiği verimliliğin toplumsallaştırılması.

Bugün kırk saat çalışan bir insanın yerine yapay zekâ sayesinde yirmi saatte aynı üretim yapılabiliyorsa, bunun sonucu “Yirmi saatlik işsizler ordusu” olmak zorunda değildir.

Sonuç:

Yirmi saatlik çalışma haftası olabilir.

İnsanlık teknolojiyi tam da bunun için geliştirmedi mi?

İnsanı daha fazla çalıştırmak için değil, daha az çalışarak daha iyi yaşatmak için.

Fakat kapitalizm başka bir matematik kuruyor:

İnsan daha az çalışsın değil, sermaye daha az insana ihtiyaç duysun.

İkisi arasında uçurum var.


Yapay zekânın en büyük tartışmalarından biri de burada başlayacak:

İş hakkı mı, teknoloji hakkı mı?

Bir işçi, yıllarca yaptığı işin algoritma tarafından yapılmaya başlanması nedeniyle işsiz kaldığında ne olacak?

“Teknoloji gelişiyor, yapacak bir şey yok.”

denilip geçilecek mi?

Hayır.

Teknolojik dönüşümün maliyeti yalnızca çalışanın sırtına bırakılamaz.

Yapay zekâdan kazanan şirketler, çalışanların yeniden eğitimine katkı sağlamalı.

Kamusal mesleki eğitim güçlendirilmeli.

Çalışanların yeni teknolojilerin uygulanmasına ilişkin söz hakkı olmalı.

Çalışma süreleri azaltılmalı.

Verimlilik artışı ücretlere ve sosyal haklara yansıtılmalı.

Teknoloji nedeniyle ortaya çıkan yeni servet, yalnızca birkaç teknoloji milyarderinin servetine dönüşmemeli.

Çünkü yapay zekâyı geliştiren bilim insanlarının emeği de toplumun ürettiği eğitim sistemlerine, üniversitelere, kamu araştırmalarına ve ortak bilgi birikimine dayanıyor.

Dolayısıyla yapay zekânın yarattığı servetin tamamını birkaç şirketin doğal hakkıymış gibi görmek, tarihin en büyük ortak emeğini özel mülkiyetin içine hapsetmekten başka bir şey değildir.


Bir başka mesele:

Veri.

Yapay zekânın hammaddesi petrol değil.

Veri.

Bizim verilerimiz.

Aramalarımız.

Fotoğraflarımız.

Sesimiz.

Yüzümüz.

Konumumuz.

Alışveriş alışkanlıklarımız.

Beğenilerimiz.

Korkularımız.

Öfkelerimiz.

İlişkilerimiz.

Günlük hayatımız.

Bütün bunlar ekonomik değere dönüştürülüyor.

İnsan veriyi üretiyor.

Şirket veriyi topluyor.

Algoritma işliyor.

Şirket para kazanıyor.

İnsan ise çoğu zaman bunun karşılığında “ücretsiz hizmet” kullanıyor.

Ne güzel düzen!

Üreten başka, kazanan başka.

Bu bize hiç yabancı değil.

İşçinin emeğini düşünün.

İşçi üretir.

Sermaye kazanır.

Şimdi aynı mantık dijital alana taşınıyor.

İnsan veri üretir.

Platform toplar.

Algoritma işler.

Sermaye kazanır.

Bu nedenle veri hakkı, geleceğin sınıf mücadelesinin önemli başlıklarından biri olacaktır.

Kişisel veri şirketlerin sınırsız mülkü olmamalıdır.

İnsan hangi verisinin toplandığını, nasıl işlendiğini ve kim tarafından kullanıldığını bilmelidir.


Fakat mesele yalnızca ekonomi değil.

Demokrasi de algoritmanın konusu hâline geliyor.

Bugün sosyal medya algoritmaları bize ne göstereceğini seçiyor.

Yarın yapay zekâ bize özel siyasi içerikler üretecek.

Aynı politikacı farklı insanlara farklı yüzlerle konuşabilecek.

Bir seçmene milliyetçi.

Bir diğerine sosyal demokrat.

Bir başkasına muhafazakâr.

Başka birine özgürlükçü.

Herkese kendi istediği siyasetçiyi gösterebilecek.

Siyasetçinin söylediği sözden çok, algoritmanın kime ne gösterdiği önemli hâle gelecek.

Bu, demokrasi açısından korkunç bir ihtimaldir.

Çünkü demokratik toplumda insanlar aynı gerçeklik üzerinden farklı düşünceler üretir.

Algoritmik toplumda ise insanlar farklı gerçekliklerin içine kapatılabilir.

Birine kriz gösterilir.

Birine refah.

Birine korku.

Birine umut.

Birine düşman.

Birine kurtarıcı.

Sonra sandığa gideriz.

Ve buna demokrasi deriz.


Daha tehlikelisi var:

Gerçeğin kendisinin tartışmalı hâle gelmesi.

Yapay zekâ bir siyasetçinin hiç söylemediği bir sözü söylemiş gibi gösterebilir.

Bir gazetecinin hiç yapmadığı bir konuşmayı üretebilir.

Bir insanın sesini taklit edebilir.

Bir görüntüyü değiştirebilir.

Bir olayı hiç yaşanmamış hâlde yaşanmış gibi gösterebilir.

Fakat bunun karşısında daha sinsi bir tehlike vardır:

Gerçek görüntüler bile “Sahte olabilir.” denilerek reddedilebilir.

Böylece yalnızca yalan üretme kapasitesi büyümez.

Gerçeği inkâr etme kapasitesi de büyür.

Gerçek ile yalan arasındaki sınır bulanıklaştığında, güçlü olanın söylediği şey “gerçek” hâline gelir.

Bu, propaganda için bulunmaz bir fırsattır.

Dolayısıyla yapay zekâ çağında özgür basın yalnızca gazetecinin tutuklanmaması demek değildir.

Gerçeğin doğrulanabilir olması da demokratik bir haktır.


Sanat da bu dönüşümden kaçamayacak.

Yapay zekâ resim yapıyor.

Müzik üretiyor.

Senaryo yazıyor.

Afiş hazırlıyor.

Oyuncunun görüntüsünü oluşturuyor.

Bir sanatçının sesini taklit ediyor.

Bir dönemin estetiğini birkaç saniyede yeniden üretiyor.

Buna “sanat öldü” demek kolay.

Ama sanat ölmeyecek.

Çünkü sanat yalnızca teknik üretim değildir.

Sanatın içinde yaşanmışlık vardır.

Acı vardır.

Öfke vardır.

Aşk vardır.

Sınıf vardır.

İtiraz vardır.

Ve bazen bedel ödeme cesareti vardır.

Makine güzel bir şiir yazabilir.

Ama şiirin neden yazılması gerektiğini bilmez.

Bir resim yapabilir.

Ama o resmin hangi toplumsal yaraya dokunacağını kendiliğinden bilemez.

Bir film üretebilir.

Ama hangi gerçeğin anlatılmasının tehlikeli olduğunu insan kadar kavrayamaz.

Bu yüzden gelecekte sanatçının değeri ortadan kalkmayacak.

Tam tersine, insanın neden konuştuğu daha önemli hâle gelecek.


Asıl sorun da burada:

Cesaret.

Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insanın söylemeye korktuğu sözü onun yerine makine söylemeyecek.

Türkiye'de yoksulluğu, eşitsizliği, emeğin sömürülmesini, siyasal baskıyı, adaletsizliği, gelir dağılımındaki uçurumu, iktidar ilişkilerini gerçekten cesur biçimde ele alan kaç eser üretiliyor?

Kaç gazeteci gerçekten iktidarın karşısında durabiliyor?

Kaç sanatçı rahatını bozmayı göze alabiliyor?

Kaç akademisyen kariyerini riske atarak konuşabiliyor?

Kaç siyasetçi seçmenin hoşuna gitmeyecek ama doğru olduğunu düşündüğü şeyi söyleyebiliyor?

İşte yapay zekâdan önce çözmemiz gereken sorunlardan biri budur.

Çünkü insan zaten söyleyecek söz bulamıyorsa, makinenin konuşması neden sorun olsun?


Bu nedenle yapay zekâya karşı mücadele, teknolojiyi reddetmekten geçmiyor.

Tam tersine, teknolojiyi demokratikleştirmekten geçiyor.

Yapılması gerekenler açık:

Yapay zekânın ürettiği verimlilik çalışanla paylaşılmalı.

Çalışma saatleri azaltılmalı.

Teknoloji nedeniyle işini kaybedenler için güçlü kamusal eğitim ve yeniden beceri programları kurulmalı.

Kişisel veriler insanın temel hakkı olarak korunmalı.

Algoritmalar denetlenebilir ve hesap verebilir olmalı.

Yapay zekâ ile üretilen siyasi içerikler açıkça belirtilmeli.

Deepfake ve dijital kimlik hırsızlığı ciddi biçimde düzenlenmeli.

Sanatçıların ses, yüz, görüntü ve eser hakları korunmalı.

Yapay zekâ şirketlerinin tekelleşmesine karşı güçlü rekabet hukuku uygulanmalı.

Kamu yararına çalışan açık yapay zekâ altyapıları geliştirilmelidir.

Eğitim sistemi ezberden çıkarılıp eleştirel düşünme, kaynak doğrulama ve dijital okuryazarlık üzerine kurulmalıdır.

Ve en önemlisi:

İnsanın hayatını doğrudan etkileyen kararlar yalnızca algoritmalara bırakılamamalıdır.

Bir kredi kararı olabilir.

Bir işe alım kararı olabilir.

Bir sağlık kararı olabilir.

Bir eğitim kararı olabilir.

Bir sosyal yardım kararı olabilir.

Bir kamu kararı olabilir.

Algoritma önerir.

İnsan değerlendirir.

Son söz insanda kalır.

Çünkü makine hata yaptığında özür dilemez; kod güncellenir.

Ama yanlış kararın bedelini yine insan öder.


Bütün bunlar bize şunu gösteriyor:

Yapay zekâ tartışması aslında teknoloji tartışması değildir.

Bir iktidar tartışmasıdır.

Kim üretiyor?

Kim sahip?

Kim kontrol ediyor?

Kim kazanıyor?

Kim işini kaybediyor?

Kim veri topluyor?

Kim karar veriyor?

Kim hesap veriyor?

Sorular bunlardır.

Sol siyasetin teknolojiye yaklaşımı da burada şekillenmelidir.

Makineyi kırmak değil.

Makinenin sahibini sorgulamak.

Teknolojiye düşman olmak değil.

Teknolojinin ürettiği zenginliğin paylaşımını savunmak.

İlerlemeyi reddetmek değil.

İlerlemenin kimin hayatını iyileştirdiğini sormak.

Çünkü mesele teknoloji karşıtlığı değil;

teknolojinin sınıfsal karakteridir.


Belki de kapitalizmin bize yaptığı en büyük numaralardan biri, her yeni teknolojiyi insanlığın ortak zaferi gibi sunmasıdır.

Oysa teknoloji nötr değildir.

Onu kimin finanse ettiği,

kimin geliştirdiği,

kimin mülkiyetinde olduğu,

hangi amaçla kullanıldığı

ve ortaya çıkan değerin nasıl dağıtıldığı belirleyicidir.

Aynı yapay zekâ bir işçinin çalışma süresini azaltabilir.

Başka bir şirkette bin işçiyi işsiz bırakabilir.

Aynı algoritma bir hastanın teşhisini hızlandırabilir.

Başka bir yerde insanları fişlemek için kullanılabilir.

Aynı teknoloji eğitim fırsatlarını demokratikleştirebilir.

Başka bir yerde çocukların davranışlarını manipüle etmek için kullanılabilir.

Teknoloji kader değildir.

Siyasetle biçimlenir.


Ve sonunda yeniden Godot'ya dönüyoruz.

Godot gelmedi.

Gelmiyor.

Belki de hiç gelmeyecek.

Çünkü Godot, insanlığın kendi sorunlarını kendi yerine çözecek bir kurtarıcı beklemesinin sembolü.

Şimdi onun yerine başka bir kurtarıcı sunuluyor:

Yapay zekâ.

Bize daha çok para kazanacağımız söyleniyor.

Daha az çalışacağımız söyleniyor.

Daha iyi karar vereceğimiz söyleniyor.

Daha mutlu olacağımız söyleniyor.

Daha verimli olacağımız söyleniyor.

Belki.

Ama bunun kendiliğinden gerçekleşeceğine inanmak, kapitalizmin en eski masalını yeniden dinlemektir:

Teknoloji gelişirse herkes kazanır.

Hayır.

Herkes otomatik olarak kazanmaz.

Güçlü olan daha fazla kazanabilir.

Eğer toplum müdahale etmezse.

Eğer emek örgütlenmezse.

Eğer hukuk yetişmezse.

Eğer demokratik denetim kurulmazsa.

Eğer veri hakkı korunmazsa.

Eğer teknoloji şirketleri sınırlandırılmazsa.

Eğer üretilen zenginlik paylaşılmazsa.

Yapay zekâ insanlığın kurtarıcısı değil, tarihin gördüğü en büyük eşitsizlik makinelerinden biri hâline gelebilir.

Ama başka bir ihtimal de var.

Yapay zekâ insanın daha az çalıştığı,

daha çok yaşadığı,

daha fazla düşündüğü,

daha özgür olduğu,

bilgiye daha kolay ulaştığı,

bilimin ve sanatın daha geniş kitlelere yayıldığı,

teknolojik zenginliğin birkaç kişinin değil toplumun ortak refahına dönüştüğü bir dünyanın kapısını da açabilir.

Bunun gerçekleşmesi teknolojiye değil,

siyasete bağlıdır.


Godot hâlâ ortada yok.

Ama algoritma geldi.

Hem de çoktan.

Telefonumuza girdi.

İşimize girdi.

Evimize girdi.

Sanatımıza girdi.

Siyasetimize girdi.

Hafızamıza girdi.

Ve şimdi düşüncemizin kapısında.

Bu nedenle artık sorumuz:

“Yapay zekâ gelecek mi?”

değil.

“Yapay zekâ geldiğinde nasıl bir toplumda yaşayacağız?”

olmalıdır.

Çünkü mesele yapay zekânın insanın yerini alıp almayacağı değildir.

Mesele, insanın kendi yerini gönüllü olarak yapay zekâya bırakıp bırakmayacağıdır.

Yapay zekânın bizi işsiz bırakmasından önce,

düşünme zahmetinden kurtulmak isteyebiliriz.

Yapay zekânın sanatçının yerini almasından önce,

sanatçının söyleyecek sözünü kaybedebiliriz.

Yapay zekânın gazetecinin yerini almasından önce,

gazetecinin gerçeğin peşinden gitme cesaretini kaybedebiliriz.

Yapay zekânın siyasetçinin yerini almasından önce,

siyasetin zaten insanlardan kopmuş olduğunu fark etmeyebiliriz.

Ve belki de en büyük tehlike budur.

Makinenin insanlaşması değil.

İnsanın makineleşmesi.

Godot'yu beklerken algoritma geldi.

Şimdi artık kurtarıcı beklemeyi bırakıp şu soruyu sormanın zamanı:

Algoritma kimin için çalışıyor?

Çünkü geleceği yapay zekâ yazmayacak.

Geleceği, yapay zekânın kimin elinde olduğuna karar veren insanlar yazacak.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

10 dk