İZVERİ

Köşe yazısı

KÜRESEL KORKU

KORKU ARTIK BİR DUYGU DEĞİL, BİR SİYASAL ARAÇ

Yayınlandı: 21 Ekim 2026 11:08

Paylaş

KÜRESEL KORKU

Korkunun İktidarı

Bir sabah uyanırsınız.

Dışarıda savaş yoktur.
Deprem olmamıştır.
İşinizi henüz kaybetmemişsinizdir.
Bankadaki paranız hâlâ hesabınızdadır.
Çocuğunuz hâlâ yanınızdadır.

Ama yine de korkarsınız.

Telefonunuza bakarsınız.

Bir haber…

Bir bildirim…

Bir mesaj…

Ve henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal, gerçekleşmiş bir olay kadar gerçek oluverir.

Çünkü çağımızın en büyük salgını belki de virüs değildir.

Korkudur.

Üstelik korku artık bağırmıyor.

Fısıldıyor.

“Ya işini kaybedersen?”

“Ya yarın paran yetmezse?”

“Ya çocuğunun geleceği ne olacak?”

“Ya konuşursan?”

“Ya susarsan?”

İnsan, bir süre sonra hayatını yaşamayı bırakıp ihtimallerini yaşamaya başlıyor.

Ve işte tam burada korku, bireysel bir duygu olmaktan çıkıp toplumsal bir düzene dönüşüyor.

Çalışanlar işini kaybetmekten korkuyor.

Çalışmayanlar bir daha iş bulamamaktan.

Açlıktan korkmayan yemekten korkuyor.

Otomobil sürücüleri yürümekten, yayalar ezilmekten.

Kadın erkeğin şiddetinden korkuyor.

Erkek korkusuz kadından.

Hırsızdan korkuyoruz.

Polisten korkuyoruz.

Kalabalıktan korkuyoruz.

Yalnızlıktan.

Olândan korkuyoruz.

Olabilecekten daha çok.

Ölümden korkuyoruz.

Ama bazen yaşamaktan daha çok.

İşte çağımızın asıl sorusu burada başlıyor:

Neden bu kadar korkuyoruz?

Daha önemlisi:

Korkularımızın ne kadarı gerçekten bize ait?


KORKU ARTIK BİR DUYGU DEĞİL, BİR SİYASAL ARAÇ

Korku siyaseti yeni keşfedilmiş bir yöntem değil.

İktidarlar binlerce yıldır korkuyu kullanıyor.

Kralların düşmanı vardı.

İmparatorların düşmanı vardı.

Diktatörlerin düşmanı vardı.

Modern siyasetin de düşmanları var.

Bazen dış düşman.

Bazen iç düşman.

Bazen terör.

Bazen ekonomik kriz.

Bazen göç.

Bazen suç.

Bazen “öteki”.

Korkunun siyaseti aslında çok basit bir matematiğe dayanır:

Tehdidi büyüt, güvenlik ihtiyacını artır, sonra özgürlüğün bedelini hatırlat.

“Şimdi sırası değil.”

“Ülke zor durumda.”

“Böyle bir ortamda eleştiri yapılmaz.”

“Önce güvenlik.”

“Önce istikrar.”

“Önce devlet.”

“Sonra özgürlük.”

Ve o “sonra” bir türlü gelmez.

Çünkü korku geçici olarak kullanılmak üzere devreye sokulur; fakat iktidar açısından son derece kullanışlı olduğu için kalıcılaşır.

Bir toplum ne kadar korkarsa, o kadar kolay yönetileceğini düşünen siyasetçi çıkar.

Bir yurttaş ne kadar kaygılıysa, ona o kadar kolay “mevcut durumu koru” denir.

İşte burada siyasetin en tehlikeli manipülasyonlarından biri devreye girer:

İnsana sahip olduğu şeyin değerini değil, kaybetme korkusunu anlatmak.


“YA DAHA KÖTÜSÜ OLURSA?”

Korku siyasetinin en sevdiği cümle budur:

“Ya daha kötüsü olursa?”

İşsizsiniz.

“Hiç değilse çalışacak bir iş bulmuştun.”

Emeklisiniz.

“Ya maaşınız daha da düşerse?”

Kiracısınız.

“Ya ev sahibi sizi çıkarırsa?”

Gençsiniz.

“Ya ekonomik kriz daha da büyürse?”

Gazetecisiniz.

“Ya yazdıklarınız başınıza iş açarsa?”

Akademisyensiniz.

“Ya söylediğiniz söz yanlış anlaşılırsa?”

Siyasetçisiniz.

“Ya partinin dışında kalırsanız?”

Ve insan, zamanla hakkını aramaktan önce hakkını kaybetme ihtimalini düşünmeye başlar.

İşte korkunun gerçek iktidarı burada kurulur.

Çünkü insanı susturmak için her zaman susturmak gerekmez.

Bazen konuşmanın sonuçlarını düşündürmek yeterlidir.


EKONOMİK KORKU: CEBİN İÇİNDEKİ SİYASET

Ekonomiyi yalnızca enflasyon, faiz, döviz, büyüme ve işsizlik rakamlarından ibaret sananlar, ekonominin insan psikolojisi üzerindeki etkisini anlamıyor.

Ekonomik kriz sadece cebinizi boşaltmaz.

Gelecek duygunuzu da boşaltır.

İnsan artık yalnızca “Ne kadar kazanıyorum?” diye sormuyor.

“Yarın ne olacak?” diye soruyor.

Kirayı ödeyebilecek miyim?

Çocuğumu okutabilecek miyim?

Emekli olduğumda geçinebilecek miyim?

Sağlık sorunu yaşarsam ne yapacağım?

İşimi kaybedersem kaç ay dayanabilirim?

Bu soruların her biri ekonomik olduğu kadar siyasidir.

Çünkü geleceğinden emin olmayan insan, siyasetten önce hayatta kalmayı düşünür.

Ve hayatta kalma mücadelesi veren yurttaşa demokrasi dersi vermek kolaydır.

Ama asıl mesele şudur:

İnsanın demokrasiye inanabilmesi için önce yarınına inanabilmesi gerekir.

Yoksulluğu yönetip demokrasi üretemezsiniz.

Güvencesizliği kalıcılaştırıp özgür yurttaş yaratamazsınız.

İnsanlara sürekli “Sabredin” diyerek siyasal bir gelecek inşa edemezsiniz.

Sabır, bir ekonomik politika değildir.


KORKAN ÇALIŞAN, SESSİZ ÇALIŞANDIR

Bugün iş dünyasının en görünmez sorunlarından biri budur.

İşini kaybetmekten korkan çalışan, hakkını aramaktan çekinir.

Fazla mesaiye itiraz edemez.

Ücretine itiraz edemez.

Mobbinge itiraz edemez.

Sendikaya gitmekten çekinebilir.

Çünkü cebinde bir hesap vardır:

“İşimi kaybedersem ne yaparım?”

Bu soru, bazen iş hukukundan daha güçlü hâle gelir.

İşte sosyal devlet tam da bu nedenle vardır.

İnsanları patronlarına karşı kışkırtmak için değil.

İnsanın hakkını ararken hayatını kaybetmeyeceği bir güvence sistemi kurmak için.

Sendikal haklar bunun için vardır.

İş güvencesi bunun için vardır.

Sosyal güvenlik bunun için vardır.

Adil ücret bunun için vardır.

Ama neoliberal düzenin en büyük başarılarından biri, çalışanı yalnızlaştırmaktır.

İşçi artık kendisini sınıfın bir parçası olarak değil, diğer işçilerle aynı pozisyon için yarışan bireysel bir “çalışan” olarak görmeye başladığında dayanışma zayıflar.

Ve dayanışmanın olmadığı yerde korku büyür.


KORKUNUN MEDYASI

Bir başka mesele de medya.

Korku haber satar.

Felaket izlenir.

Skandal izlenir.

Cinayet izlenir.

Kavga izlenir.

Hakaret izlenir.

Öfke izlenir.

Çünkü sakin gerçek, çoğu zaman bağıran yalandan daha az dikkat çeker.

Bugünün medya düzeninde yurttaş yalnızca haber tüketmiyor.

Duygu tüketiyor.

Korku.

Öfke.

Kaygı.

Nefret.

İntikam.

Şaşkınlık.

Ve bütün bunlar algoritmaların önünde ekonomik değere dönüşüyor.

Bir toplumun korkularını sürekli büyüten medya düzeni, sonunda gerçeği anlatmaktan çok toplumun psikolojisini biçimlendirmeye başlar.

Bir cinayet haberi, ülkenin tamamını güvensiz gösterebilir.

Bir siyasi tartışma, bütün toplumu iki düşman kampa ayırabilir.

Bir ekonomik haber, milyonlarca insanı henüz gerçekleşmemiş bir felaketin içine sokabilir.

Sonra herkes birbirine sorar:

“Bu ülke nereye gidiyor?”

Belki de önce şu soruyu sormak gerekiyor:

Bize ülkenin nereye gittiğini kim, hangi görüntülerle ve hangi duygularla anlatıyor?


SOSYAL MEDYA: KORKUNUN ALGORİTMASI

Eskiden korkunun bir kapısı vardı.

Şimdi cebimizde taşıyoruz.

Telefonu açıyoruz.

Savaş.

Cinayet.

Ekonomik kriz.

Deprem.

Skandal.

Tehdit.

Hakaret.

Felaket.

Ve algoritma şunu öğreniyor:

Neye kızdın?

Neyden korktun?

Neye tepki verdin?

Sonra aynısını tekrar getiriyor.

Çünkü sistemin amacı sizi sakinleştirmek değil.

Ekranda tutmak.

Korku sizi ekranda tutuyorsa, korku çoğalır.

Öfke sizi ekranda tutuyorsa, öfke çoğalır.

Nefret sizi ekranda tutuyorsa, nefret çoğalır.

Sonunda insan kendi düşüncesinin içinde yaşamaktan çıkıp kendi korkularının algoritmasında yaşamaya başlar.


KADIN, ERKEK VE KORKUNUN TOPLUMSAL YÜZÜ

Kadın erkeğin şiddetinden korkuyor.

Bu korku romantikleştirilecek, kültürel gerekçelerle açıklanacak veya “aile meselesi” denilerek geçiştirilecek bir şey değildir.

Bir kadının eve dönerken korkması, devletin hukuk düzenine yöneltilmiş doğrudan bir sorudur.

Ama korkunun başka bir yüzü daha var.

Korkusuz kadından korkan erkek.

Kendi otoritesinin sorgulanmasından korkan erkek.

Kontrolünü kaybetmekten korkan erkek.

Kadının ekonomik özgürlüğünden korkan erkek.

Kadının itirazından korkan erkek.

Burada mesele yalnızca bireysel şiddet değildir.

Mesele, güç ilişkilerinin nasıl kurulduğudur.

Korkunun olduğu yerde eşitlik kurulamaz.

Eşitliğin olmadığı yerde özgürlük eksik kalır.


KORKUNUN HUKUKU OLMAZ

Bir ülkede yurttaşın hukuka güveni azaldığında korku büyür.

Çünkü insan başına ne geleceğini öngöremez.

Öngörülebilirliğin olmadığı yerde kaygı başlar.

Kaygının olduğu yerde insanlar kendi güvenlik alanlarına çekilir.

Ve hukuk devleti yalnızca mahkemelerin varlığı değildir.

Hukukun herkese aynı uygulanacağına ilişkin toplumsal inançtır.

Bugün iktidara yakın olanın başka, muhalif olanın başka; güçlü olanın başka, güçsüz olanın başka muamele gördüğü algısı bile hukuk duygusunu aşındırmaya yeter.

İnsan hukuka güvenmiyorsa ne yapar?

Gücünü artırmaya çalışır.

İlişkilerini kullanır.

Aracılar arar.

Tanıdık sorar.

“Kimden telefon bulabiliriz?” diye düşünür.

İşte hukuk zayıfladığında yalnızca adalet zarar görmez.

Toplumun ahlakı da bozulur.

Çünkü insanlar kurala değil, güce güvenmeye başlar.


PEKİ ÇÖZÜM NE?

Korkunun karşısına “Cesur olun” demek yetmez.

Çünkü işini kaybetme korkusu yaşayan insana cesaret nutku çekmek kolaydır.

Onun kirasını ödeyecek olan siz değilseniz, “Korkma!” demek ucuz bir tavsiyedir.

Kadına “Korkma” demek kolaydır.

Asıl mesele, gece sokağa çıktığında korkmamasını sağlayacak hukuku kurmaktır.

Gazeteciye “Özgür yaz” demek kolaydır.

Asıl mesele, yazdığı için hukuksuzluğa uğramayacağı bir düzen kurmaktır.

İşçiye “Hakkını ara” demek kolaydır.

Asıl mesele, hakkını aradığı için işini kaybetmeyeceği bir çalışma düzeni yaratmaktır.

Gençlere “Ülkenize güvenin” demek kolaydır.

Asıl mesele, onlara güvenebilecekleri bir gelecek vermektir.

Yani korkunun çözümü psikolojik telkin değil.

Kurumsal güvendir.

Adalettir.

Liyakatir.

Şeffaflıktır.

Hesap verebilirliktir.

Özgür basındır.

Güçlü sendikalardır.

Nitelikli eğitimdir.

İnsanca ücretlerdir.

Sosyal devletin gerçek anlamda var olmasıdır.

Ve belki hepsinden önemlisi:

Devletin yurttaştan korkmaması, yurttaşın da devletten korkmaması.


BİRBİRİMİZDEN KORKMADIĞIMIZ BİR ÜLKE

Bugün ihtiyacımız olan şey daha fazla düşman üretmek değil.

Daha fazla korku üretmek hiç değil.

Siyasetçilerin görevi topluma her sabah yeni bir tehdit göstermek değildir.

Görevi, insanların neden korktuğunu ortadan kaldırmaktır.

Gazetecinin görevi korkuyu köpürtmek değil, gerçeği araştırmaktır.

Devletin görevi yurttaşı hizaya sokmak değil, yurttaşın hakkını güvence altına almaktır.

Muhalefetin görevi yalnızca iktidarı eleştirmek değil, insanlara başka türlü bir ülkenin mümkün olduğunu gösterebilmektir.

İktidarın görevi ise her eleştiriyi tehdit olarak görmekten vazgeçmektir.

Çünkü demokrasinin kalitesi, iktidarın ne kadar alkışlandığıyla değil;

iktidarın ne kadar rahat eleştirilebildiğiyle ölçülür.


KORKUNUN SONU, CESARETİN BAŞLANGICI

Korku tamamen ortadan kalkmayacak.

İnsan korkacak.

İşini kaybetmekten korkacak.

Hastalıktan korkacak.

Sevdiklerini kaybetmekten korkacak.

Savaştan korkacak.

Yoksulluktan korkacak.

Yalnızlıktan korkacak.

Bunlar insan olmanın parçaları.

Ama siyaset, insanın doğal korkularını büyütüp onu yönetmek için değil; o korkuların hayatını belirlemesini engellemek için vardır.

İşte gerçek mesele budur.

Korkusuz bir toplum yaratmak değil.

Korkularının esiri olmayan bir toplum yaratmak.

İnsan işini kaybettiğinde aç kalmayacağını bilirse korkusu azalır.

Hukuka güvenirse korkusu azalır.

Devlete güvenirse korkusu azalır.

Komşusuna güvenirse korkusu azalır.

Gazetecinin gerçeği yazabileceğini bilirse korkusu azalır.

Kadın gece eve dönerken devletin onu koruyacağını bilirse korkusu azalır.

Genç yarınını kendi ülkesinde kurabileceğine inanırsa korkusu azalır.

Yani korkunun panzehiri slogan değildir.

Güvenilir bir düzendir.

Adaletli bir düzendir.

İnsanı yurttaş olarak gören bir düzendir.

Ve belki bugün en çok buna ihtiyacımız var:

Birbirinden korkmayan insanlara.

Sorularından korkmayan yöneticilere.

Eleştiriden korkmayan siyasetçilere.

Gerçekten korkmayan gazetecilere.

Hakkını aramaktan korkmayan çalışanlara.

Gelecekten korkmayan gençlere.

Sokağa çıkmaktan korkmayan kadınlara.

Farklı düşünmekten korkmayan yurttaşlara.

Çünkü özgürlük, korkunun hiç olmadığı bir hayat değildir.

Korkunun hayatımızı yönetemediği bir hayattır.

Ve belki de bugün kendimize sormamız gereken en önemli soru şudur:

Bize korkmamız gerektiğini söyleyenlere değil, neden korkmak zorunda olduğumuzu sormalıyız.

Çünkü bir toplumun gerçek özgürlüğü, insanlarının korkmadığı gün başlamaz.

Korktukları hâlde susmadıkları gün başlar.

Korkunun karşısında yapılacak en büyük şey de budur:

Korkuyu paylaşmak değil, güveni örgütlemek.

Çünkü korku insanları yalnızlaştırır.

Dayanışma ise yeniden toplum yapar.

Yorumunuzu Yazın

Yorumlar(0)

Henüz yorum yok.

Yorumlar kişilerin kendi görüşleridir. Yazılanlardan İZVERİ sorumlu değildir. Hukuka aykırı, nefret içeren veya hakaret barındıran yorumlar kaldırılabilir.

8 dk