FON DAVASI: GÖRDÜLER, BİLDİLER; NEDEN BEKLEDİLER?
Bir ülkede yüz binlerce insanı ilgilendiren böylesine büyük bir finansal tablo bir gecede oluşmaz.
Fonlar bir gecede büyümez. Hisseler bir gecede astronomik değerlere ulaşmaz. Milyarlarca lira bir gecede el değiştirmez.
Bütün bunlar aylar boyunca olur.
Ve olurken de işlemler kayıt altındadır.
Üstelik devletin kurumları vardır:
SPK vardır.
Borsa İstanbul vardır.
Takasbank vardır.
MKK vardır.
Hazine ve Maliye Bakanlığı vardır.
O halde bugün sormamız gereken ilk soru “Kim ne kadar kazandı?” değil, “Bütün bunlar olurken denetim mekanizması ne yaptı?” sorusudur.
Çünkü birkaç ismi kamuoyunun önüne koyup bütün tartışmayı onlar üzerinden yürütmek kolaydır.
Zor olan, bu tablonun nasıl oluşabildiğini açıklamaktır.
Üstelik artık “görmedik” deme imkânı da yok.
SPK’nın 18 Eylül 2026 tarihli açıklamasına göre, 2025 yılının son çeyreğinde bazı yatırım fonları üzerinden, özellikle fiili dolaşım oranı düşük paylarda, şirketlerin ekonomik gerçekliği ve temel finansal büyüklükleriyle açıklanamayacak fiyat hareketleri gözlemlendi.
Konu 2 Aralık 2025 tarihinde Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Mehmet Şimşek başkanlığındaki Finansal İstikrar Komitesi’nin gündemine geldi.
Yani devlet gördü.
Devlet biliyordu.
Mesele en üst finansal koordinasyon mekanizmalarından birinin masasına kadar gitmişti.
İşte tam burada Sayın Bakan’a sormak gerekiyor:
Aralık 2025’te masanıza gelen bir mesele için Türkiye neden Eylül 2026’da bu tabloyu konuşuyor?
1’E 100 KAZANMAK SUÇ DEĞİL
Bir yatırımın 1’e 10, 1’e 50, hatta 1’e 100 kazandırması tek başına suç değildir.
Sermaye piyasasının doğasında kazanç da vardır, kayıp da.
Ancak bir şirketin piyasa değeri ekonomik gerçekliğinden kopuyorsa, belirli fonlar belirli hisselerde yoğunlaşıyor ve fiyat hareketleri şirketlerin temel finansal büyüklükleriyle açıklanamıyorsa bunu sorgulamak küçük yatırımcının görevi değildir.
Bunun için SPK vardır.
SPK’nın kendi açıklaması da zaten bazı fiyat hareketlerinin ekonomik gerçeklikle açıklanamadığını ortaya koyuyor.
Dolayısıyla artık yalnızca kazananı değil, denetleyeni de konuşmak zorundayız.
455 BİN 758 İNSAN
17 Eylül 2026 tarihinde 7 portföy yönetim şirketine ait 131 fonun tasfiyesine karar verildi.
SPK’nın açıkladığı resmi rakama göre bu fonlarda 455 bin 758 tekil yatırımcı bulunuyor.
Bu rakamı özellikle yazıyorum:
455.758 insan.
Bu sayı meselenin gerçek ölçeğini anlatmaya yeter.
Artık birkaç patronun, birkaç siyasetçinin, birkaç fon yöneticisinin hikâyesinden bahsetmiyoruz.
Yüz binlerce insanın tasarrufundan ve Türkiye’nin sermaye piyasalarına duyduğu güvenden bahsediyoruz.
Bu nedenle bu dosyanın merkezinde yalnızca para yoktur.
Kamusal denetim vardır.
PEKİ SPK BAŞKANI NEREDE?
Böylesine büyük bir finansal tartışmanın ortasında SPK Başkanı’nın kamuoyunun karşısına çıkıp süreci bütün açıklığıyla anlatması gerekmez mi?
İlk olağan dışı hareket ne zaman tespit edildi?
Hangi tedbirler alındı?
2 Aralık 2025’te mesele Finansal İstikrar Komitesi’ne geldikten sonra ne yapıldı?
SPK’nın açıkladığı kronolojiye göre çalışma 3 Aralık 2025’te başladı, nihai rehber ise 28 Ağustos 2026’da yayımlandı.
Arada yaklaşık dokuz ay var.
Kamuoyunun bilmek istediği de tam olarak bu dokuz ayda ne olduğudur.
Çünkü finansal denetimin başarısı, sorun büyüdükten sonra kaç fonun tasfiye edildiğini açıklamak değildir.
Asıl başarı, risk büyümeden müdahale edebilmektir.
BİR İSMİ ÖNE ÇIKARIP DOSYAYI KAPATAMAZSINIZ
Bugün tartışmanın önemli bir bölümü Fatma Betül Sayan Kaya ve eşi üzerinden yürütülüyor.
Haklarındaki iddialar ciddi ve elbette sonuna kadar araştırılmalıdır. Devam eden soruşturmanın sonucuna da hukuk karar verecektir.
Benim itirazım başka:
Bir kişiyi bütün dosyanın sembolü haline getirip sistemin geri kalanını görünmez kılamazsınız.
Fatma Betül Sayan Kaya’yı konuşalım.
Ama SPK’yı da konuşalım.
Fon yöneticilerini, portföy yönetim şirketlerini ve denetim zincirini de konuşalım.
Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın süreçte ne yaptığını da konuşalım.
Çünkü bireysel sorumluluğun araştırılması, devletin düzenleme ve denetleme sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Benim meselem kişi değil.
Mekanizma.
DOĞRU HAMLEYİ DE TESLİM EDELİM
Eleştirirken doğru yapılanı söylemekten de kaçınmam.
Katılımevim, Birevim ve İktisat Katılım Bankası’nın Emlak Katılım bünyesine geçişine yönelik pay devir sürecinin başlatılmasını önemli buluyorum.
25 Eylül tarihli KAP açıklamasına göre gerekli izin ve onay başvuruları Hazine ve Maliye Bakanlığı, SPK ve BDDK nezdinde yapıldı. Devir henüz hukuken tamamlanmış değil ancak işlemlerin gerekli izinlerin ardından mümkün olan en kısa sürede tamamlanması hedefleniyor.
Bu sürecin ivedilikle sonuçlandırılması gerekir.
Çünkü burada yalnızca şirket bilançolarından bahsetmiyoruz.
Ev sahibi olabilmek için yıllarca para biriktirmiş insanlardan, ailelerin tasarruflarından ve sisteme duyulan güvenden bahsediyoruz.
Bu yapılarda güven zincirinin kopması yalnızca ekonomik sonuç doğurmaz.
Sosyolojik bir faciaya dönüşebilir.
Bu nedenle vatandaşın tasarrufunu koruyacak kontrollü bir çözüm üretilmesi son derece önemlidir.
Keşke aynı kararlılık, ilk olağan dışı hareketler görüldüğünde de gösterilebilseydi.
BU DOSYANIN ADI SADECE “FON DAVASI” DEĞİL
Türkiye’de finansal sistemin en büyük sermayesi para değildir.
Güvendir.
Vatandaş parasını bankaya yatırırken devlete, fona yatırım yaparken denetime, borsaya girerken kuralların herkes için aynı uygulanacağına güvenir.
O güven kırıldığında yalnızca para kaybetmezsiniz.
İnsanların piyasaya ve kurumlara olan inancını da kaybedersiniz.
Bu nedenle kişisel sorumluluklar sonuna kadar araştırılmalı; ama devlet de kendi kurumlarına dönüp aynı cesaretle şu soruyu sormalıdır:
Biz bunu ne zaman gördük ve neden zamanında önleyemedik?
Çünkü elimizde artık resmi bir kronoloji var.
2025’in son çeyreğinde olağan dışı hareketler görülüyor.
2 Aralık’ta mesele Finansal İstikrar Komitesi’ne geliyor.
Ve bugün 30 Eylül 2026.
O halde Sayın Mehmet Şimşek’e ve SPK yönetimine tek bir soru kalıyor:
Madem gördünüz…
Madem bildiniz…
Madem masaya yatırdınız…
NEDEN BEKLEDİNİZ?
Bu sorunun cevabı verilmeden bu dosya kapanmaz.
Çünkü mesele artık yalnızca birkaç fonun, birkaç hissenin veya birkaç kişinin ne kadar kazandığı değildir.
Asıl mesele, devletin erken uyarı ve denetim mekanizmalarının neden zamanında sonuç üretemediğidir.
Bugün bunun cevabını vermezsek, yarın başka bir fonun, başka bir şirketin ve başka yüz binlerce insanın tasarrufunun aynı tartışmanın konusu olmayacağının garantisini kim verecek?





