HER ŞEYE ÜZÜLÜYORUZ, HİÇBİR ŞEYLE İLGİLENMİYORUZ!
Amin Maalouf’a atfedilen bir söz var:
“Her şeye üzülen ama hiçbir şeyle ilgilenmeyen insanlar.”
Doğruluğu konusunda temkinli olmak gerekir.
Ama sözün kendisine baktığınızda, insanın aklına Ortadoğu coğrafyası geliyor.
Hatta biraz daha ileri gidelim:
Türkiye geliyor.
Çünkü bizde de garip bir toplumsal alışkanlık oluştu.
Her şeye üzülüyoruz.
Ama çok az şeyle gerçekten ilgileniyoruz.
TELEVİZYONDA İZLİYORUZ, SOSYAL MEDYADA KIZIYORUZ, SONRA HAYATIMIZA DEVAM EDİYORUZ
Bir haksızlık görüyoruz:
“Yazık!”
Bir adaletsizlik görüyoruz:
“Allah yardımcısı olsun.”
Bir yolsuzluk iddiası duyuyoruz:
“Vah ülkenin haline!”
Bir genç işsiz kalıyor:
“Gençlerin geleceği yok.”
Bir emekli geçinemiyor:
“Bu insanlar nasıl yaşayacak?”
Bir çocuk eğitimden mahrum kalıyor:
“Yazıklar olsun.”
Sonra?
Televizyonu kapatıyoruz.
Telefonu cebimize koyuyoruz.
Ve hayatımıza devam ediyoruz.
Çünkü üzülmek kolaydır.
İlgilenmek zordur.
ŞİKÂYET ETMEKLE MÜCADELE ETMEK AYNI ŞEY DEĞİL
Türkiye'nin en büyük problemlerinden biri de burada.
Çok şikâyet ediyoruz.
Ama şikâyet ettiğimiz şeyin değişmesi için ne yaptığımızı sormuyoruz.
Ekonomiden şikâyet ediyoruz.
Ama ekonomik tercihlerimizi sorgulamıyoruz.
Adaletten şikâyet ediyoruz.
Ama adalet duygusunu kendi çevremizde uygulamıyoruz.
Liyakatsizlikten şikâyet ediyoruz.
Ama bizim yakınımız işe girince:
“Canım, o da hak etmiş.”
diyoruz.
Yolsuzluktan şikâyet ediyoruz.
Ama bizim tarafımızdaki bir iddia gündeme gelince:
“Ama onun da bir açıklaması vardır.”
diyoruz.
İşte asıl sorun burada.
BİZİM TARAF YAPINCA “HATA”, KARŞI TARAF YAPINCA “SKANDAL”
Siyasette bundan daha tehlikeli bir çifte standart var mı?
Bizim partimiz yaparsa:
“Bir hata olmuştur.”
Karşı taraf yaparsa:
“Bunlar ülkeyi soyuyor!”
Bizim belediyemizde iddia çıkarsa:
“Soruşturmanın sonucunu bekleyelim.”
Karşı belediyede çıkarsa:
“Bunların hepsi yolsuz!”
Bizim siyasetçimiz yanlış yaparsa:
“İnsanlık hali.”
Karşı taraf yaparsa:
“Ahlaksızlık!”
Sonra da dönüp ülkenin neden düzelmediğini soruyoruz.
Nasıl düzelecek?
Biz gerçeği değil, tarafımızı savunduğumuz sürece nasıl düzelecek?
EN TEHLİKELİ CÜMLE: “BANA DOKUNMAYAN YILAN…”
Toplumların çürümesi bir gecede olmaz.
Önce duyarsızlık başlar.
Sonra alışkanlık gelir.
Sonra normalleşme.
Sonra sessizlik.
En sonunda da herkes olan biteni görür ama kimse üzerine alınmaz.
“Bana dokunmuyor.”
İşte o cümle, toplumsal çöküşün başlangıcıdır.
Bugün başkasının hakkı yenir.
Ses çıkarmayız.
Yarın sıra bize gelir.
Bu kez herkes susar.
Çünkü dün biz susmuşuzdur.
DEMOKRASİ SADECE SANDIĞA GİTMEK DEĞİLDİR
Demokrasi, dört yılda bir oy kullanmaktan ibaret değildir.
Demokrasi aynı zamanda:
Hesap sormaktır.
Sorgulamaktır.
Yanlış yapan kendi tarafın bile olsa itiraz etmektir.
Doğru yapan karşı taraf bile olsa hakkını teslim etmektir.
Asıl demokrasi budur.
Çünkü demokrasinin temel ölçüsü:
“Benimki ne yaptı?”
değil,
“Kim yaparsa yapsın yanlışsa yanlış mıdır?”
sorusudur.
BİZİM ASIL İHTİYACIMIZ DAHA FAZLA ÖFKE DEĞİL
Zaten yeterince öfkeliyiz.
Sosyal medya öfkeyle dolu.
Televizyonlar öfkeyle dolu.
Siyaset öfkeyle dolu.
Kahvehaneler öfkeyle dolu.
Evler öfkeyle dolu.
Ama öfke tek başına hiçbir şeyi değiştirmiyor.
Çünkü:
Öfke başka, sorumluluk başka.
Bağırmak başka, mücadele etmek başka.
Şikâyet etmek başka, çözüm üretmek başka.
Paylaşmak başka, sahip çıkmak başka.
HERKES BİR BAŞKASININ DEĞİŞMESİNİ BEKLİYOR
Siyasetçi vatandaşı suçluyor.
Vatandaş siyasetçiyi.
Devlet toplumu.
Toplum devleti.
İktidar muhalefeti.
Muhalefet iktidarı.
Herkes başkasının değişmesini bekliyor.
Ama kimse aynaya bakmak istemiyor.
Oysa değişim bazen çok küçük bir yerde başlar:
“Ben de bu düzenin bir parçasıyım.”
diyebilmekte.
Kendi tarafımızın yanlışına itiraz edebilmekte.
Kendi çıkarımız zarar görecek olsa bile doğruyu savunabilmekte.
SONUÇ: ÜZÜLMEK YETMEZ
Her şeye üzülmek kolay.
Bir haberi okuyup üzülmek kolay.
Bir fotoğrafa bakıp üzülmek kolay.
Bir paylaşım yapıp “ülkenin haline bak” demek kolay.
Zor olan:
İlgilenmek.
Zor olan:
Sorumluluk almak.
Zor olan:
Yanlışın karşısında, yanlış yapan kendi tarafın olsa bile durmak.
Zor olan:
Bugün başkasının hakkını savunmak ki yarın kendi hakkın yenildiğinde yanında birileri olsun.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz gerçekten üzülüyor muyuz, yoksa sadece üzülüyormuş gibi mi yapıyoruz?
Çünkü bir toplumda herkes her şeye üzülüyor ama hiçbir şeyle gerçekten ilgilenmiyorsa…
Sorun artık yalnızca siyasette değildir.
Sorun, toplumsal vicdanın seyirci koltuğuna oturmuş olmasıdır.
Ve unutmayalım:
Üzülmek vicdanın başlangıcıdır.
Ama ilgilenmek, sorumluluk almaktır.
Değiştirmek ise cesaret ister.





