ROZET DEĞİL, VİCDAN TAŞIYORUM
Partiler değişir, isimler değişir, iktidarlar değişir; benim doğru ve yanlış ölçüm değişmez.
Bazı arkadaşlar zaman zaman soruyor:
“Senin siyasetle ne işin var?”
“Neden bu kadar siyasete kafa yoruyorsun?”
“Bir çıkarın mı var?”
“Bir makam mı bekliyorsun?”
Belki de en doğrusu, bu sorulara uzun uzun cevap vermek yerine, benim siyasete nasıl baktığımı anlatmak.
Çünkü benim siyasetle ilişkim, çoğu insanın anladığı anlamda bir siyasi kariyer ilişkisi değildir.
Ben siyaseti bir makam elde etme aracı, bir kişisel çıkar kapısı, bir ihale bağlantısı, bir nüfuz alanı ya da gerektiğinde kullanılacak bir kartvizit olarak görmedim.
Siyasete bakışım çok daha basit ama aynı zamanda çok daha ağır bir yerden başlıyor:
İnsan.
İnsanın hakkı.
İnsanın emeği.
İnsanın onuru.
Ve insanın adalet karşısındaki eşitliği.
Kapitalizm, temelde para ve sermaye üzerine kurulu bir sistem.
Bu sistem içerisinde toplumu kabaca; parasını ve gücünü artırmak için başkalarının emeğini sömürenler ile emeğini ve alın terini çoğu zaman karın tokluğuna satanlar şeklinde ikiye ayırabiliriz.
Fakat bana göre bu ayrım bile yeterli değildir.
Çünkü hayat, kitaplarda çizildiği kadar düz değildir.
Her zengin kötü değildir.
Her yoksul iyi değildir.
Her güçlü zalim değildir.
Her güçsüz mazlum değildir.
Her patron sömürücü değildir.
Her çalışan da haklı değildir.
İşte asıl mesele burada başlıyor.
İnsanları yalnızca sahip oldukları paraya, makama, sınıfa veya siyasi kimliğe göre değerlendirmek bana göre büyük bir yanılgıdır.
Ben insanları başka bir yerden değerlendirmeyi tercih ederim:
İyiler ve kötüler...
Dürüstler ve uyanıklar...
Ehiller ve ehliyetsizler...
Çalışanlar ve tembeller...
Doğallar ve yapaylar...
Mazlumlar ve zorbalar...
Hakkaniyet sahipleri ve fırsatçılar...
Çünkü insanı insan yapan şey cebindeki para değil, karakteridir.
Makamdaki koltuğu değil, vicdanıdır.
Sahip olduğu güç değil, o gücü nasıl kullandığıdır.
Bugün toplumun en büyük problemlerinden biri de bence tam olarak burada.
Biz çoğu zaman ahlaki ölçüleri siyasi kimliklere teslim ediyoruz.
Bizden biri yapınca başka konuşuyoruz.
Karşı taraf yapınca başka konuşuyoruz.
Bizim partimizdeki yanlışın üzerini örtüyoruz.
Karşı partinin aynı yanlışını günlerce konuşuyoruz.
Bizim adamımız yapınca “hata” diyoruz.
Karşı taraf yapınca “rezalet” diyoruz.
Bizim tarafımızdaki yolsuzluk iddiasını sorgulamıyoruz.
Karşı taraftaki iddiayı ise daha mahkeme kararı çıkmadan hükme bağlıyoruz.
İşte ben buna itiraz ediyorum.
Yanlış, yanlış olduğu için yanlıştır.
Kimin yaptığına göre değişmez.
Hırsızlık yapanın rozetine bakılmaz.
Yalan söyleyenin partisinin adı sorulmaz.
Liyakatsizliğin hangi makamdan geldiğinin önemi yoktur.
Zulüm, zalimin kim olduğuna göre meşrulaşmaz.
Adaletin rengi, partisi ve logosu olmaz.
Benim siyasetle ilişkim tam da bu noktada başlıyor.
Ben bir siyasi görüşü, bir kişiyi veya bir partiyi eleştirilemez bir kutsal alan olarak görmüyorum.
Çünkü siyaset insan yapımıdır.
Partiler insan yapımıdır.
Yönetimler insan yapımıdır.
Dolayısıyla hepsi eleştirilebilir.
Hatta daha ileri gideyim:
Eleştirilemeyen siyaset, zamanla kendisini sorgulanamaz bir güce dönüştürür.
Sorgulanamayan güç ise er ya da geç yozlaşır.
Bu nedenle benim için siyaset, birilerine koşulsuz biat etmek değildir.
Siyaset; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyebilme cesaretidir.
Bazen kendi tarafına itiraz edebilmektir.
Bazen yıllardır yanında durduğun insanın yanlışını görebilmektir.
Bazen alkış bekleyen kalabalığın içinde yalnız kalmayı göze alabilmektir.
Çünkü gerçek sadakat, bir insanın her yaptığını savunmak değildir.
Gerçek sadakat, gerektiğinde ona “yanlış yapıyorsun” diyebilmektir.
Benim için siyasetin temel meselesi de budur:
İnsanı koruyan bir düzen kurabilmek.
Yokuş çıkana yol veren...
Düşene el uzatan...
Çalışanın hakkını veren...
Üreteni cezalandırmayan...
Liyakatsizi sırf birilerinin yakını olduğu için makama taşımayan...
Güçlünün karşısında hukuku eğip bükmeyen...
Güçsüzün karşısında da hukuku acımak adına terk etmeyen...
Herkese aynı ölçüyü uygulayan...
Kuralları kişiye göre değiştirmeyen...
Bir düzen.
Çünkü benim gözümde adalet, sadece mahkeme salonlarında aranan bir şey değildir.
Adalet işyerinde de vardır.
Şantiyede de vardır.
Pazarda da vardır.
Devlet dairesinde de vardır.
Siyasette de vardır.
Ailede de vardır.
İnsan ilişkilerinde de vardır.
Bir işçinin emeğinin karşılığını zamanında vermek de adalettir.
Bir insanı sırf tanıdığı olmadığı için hakkından mahrum bırakmamak da adalettir.
Bir işi gerçekten ehil olana vermek de adalettir.
Bir yöneticinin kendi yakınını değil, işini en iyi yapacak insanı tercih etmesi de adalettir.
Ve belki de en önemlisi:
Yokuş çıkana yol vermek de adalettir.
Bu yüzden “yokuş çıkana yol verilir” sözü benim için basit bir nezaket cümlesi değildir.
Bu, bir hayat anlayışıdır.
Çünkü bazı insanlar zaten hayatın bütün yokuşlarını tek başına çıkmak zorundadır.
Onların önünü kesmek değil, yolunu açmak gerekir.
Ben siyasetten ne bekliyorum?
Hiçbir kişisel çıkar beklemiyorum.
Benim siyasetimden kimseye artı bir kâr çıkmaz.
Kimseye makam dağıtmam.
Kimseye ihale dağıtmam.
Kimseye ayrıcalık vaat etmem.
Kimseyi bir yerlere taşıma sözü vermem.
Ama aynı şekilde;
Kimsenin hakkını da yemem.
Kimseyi sırf benimle aynı düşünmüyor diye düşman ilan etmem.
Kimseyi sırf başka bir partiye oy veriyor diye değersiz görmem.
Kimseyi sırf siyasi görüşü farklı diye insanlığından çıkarmam.
Çünkü benim için siyasi farklılık ile insanlık düşmanlığı aynı şey değildir.
Benim ölçüm çok basit:
Doğruysa doğru.
Yanlışsa yanlış.
Bunu söylemek bazen kolaydır.
Ama insanın kendi tarafı söz konusu olduğunda bunu söyleyebilmek asıl meseledir.
Çünkü herkes karşı tarafın yanlışını görür.
Marifet, kendi tarafının yanlışını da görebilmektir.
Herkes başkasının yolsuzluğunu konuşur.
Marifet, kendi çevresindeki iddiaları da sorgulayabilmektir.
Herkes liyakatsizliğe karşıdır.
Ama kendi yakını makam beklediğinde ne yapacağını görmek gerekir.
Herkes adaletten söz eder.
Asıl sınav, adaletin bizim işimize gelmediği yerde başlar.
Benim siyaset anlayışımın ölçüsü tam olarak budur.
Bu yüzden bugün birilerinin beni bir siyasi kalıba sokmaya çalışması beni çok fazla ilgilendirmiyor.
Beni hangi partiye yakın bulduğunuzdan çok, neden öyle düşündüğünüzü merak ederim.
Çünkü insanın düşüncesini anlamadan etiketlemek kolaydır.
“Şucu.”
“Bucu.”
“Oncu.”
“Buncu.”
Bu etiketler insanların düşünmesini kolaylaştırıyor olabilir ama gerçeği anlatmıyor.
Benim için önemli olan etiket değil, meseledir.
İsim değil, ilkedir.
Kişi değil, davranıştır.
Parti değil, adalettir.
Ve açık konuşayım:
Ben dün yanlış dediğim şeye bugün sırf siyasi dengeler değişti diye doğru demem.
Dün eleştirdiğim insan bugün benim tarafıma geçti diye geçmişini unutmuş gibi davranmam.
Dün doğru yapan insan bugün karşı tarafta diye onun doğrusunu da inkâr etmem.
Çünkü benim hafızamı siyasi konjonktür yönetmez.
Vicdanım yönetir.
Benim taraf değiştirmem için makam teklif edilmesine gerek yok.
Bir insan doğruyu yapıyorsa zaten onun doğrusunu kabul ederim.
Yanlış yapıyorsa, benim tarafımda olsa bile yanlış derim.
Bu kadar basit.
Siyaset benim işim değil.
Ama insanın hakkına sahip çıkmak benim işimdir.
Adaletsizliğe itiraz etmek benim işimdir.
Emeğin sömürülmesine karşı çıkmak benim işimdir.
Liyakatsizliğin normalleştirilmesine karşı çıkmak benim işimdir.
Güçlünün karşısında susmamak benim işimdir.
Güçsüzün yanında durmak benim işimdir.
Haksızlık kimin tarafından yapılırsa yapılsın karşı çıkmak benim işimdir.
Bunları yaptığım zaman buna “siyaset” diyorsanız, varsın siyaset olsun.
Ama ben bunu makam için değil, insan olduğum için yapıyorum.
Benim siyasetimden kimseye artı bir kâr gelmez.
Ama kimsenin de benim üzerimden haksız bir zarar görmesini istemem.
Benim derdim kim kazanacak, kim kaybedecek meselesinden daha büyük.
Benim derdim, nasıl bir toplumda yaşayacağız?
Çocuklarımızın önüne nasıl bir ülke bırakacağız?
Dürüst olan mı kazanacak?
Yoksa en uyanık olan mı?
Çalışan mı yükselecek?
Yoksa en iyi torpili bulan mı?
Ehliyet ve liyakat mi belirleyici olacak?
Yoksa akrabalık, arkadaşlık ve sadakat mi?
Haklı olan mı kazanacak?
Yoksa güçlü olan mı?
İşte benim asıl siyaset dediğim mesele budur.
Ben kusursuz bir toplum hayal etmiyorum.
İnsan olan yerde hata da olur, eksik de olur, yanlış da olur.
Benim istediğim şey hatasız insanlar değil; hatayı düzeltebilen bir düzen.
Yanlış yapanın hesap verebildiği...
Doğru yapanın korunabildiği...
Emeğin karşılığını aldığı...
Liyakatin değer gördüğü...
İnsanın makam karşısında eğilmediği...
Makam sahibinin de insan olduğunu unutmadığı...
Bir düzen.
Çünkü devletin, siyasetin ve bütün kurumların nihai amacı insanı kendisine kul etmek değil;
insanın onurlu bir şekilde yaşayabilmesini sağlamaktır.
O yüzden siyasetle ilişkimi merak eden arkadaşlara son kez açıkça söyleyeyim:
Ben siyasetten bir şey almak için siyasetin içinde değilim.
Benim derdim koltuk değil.
Makam değil.
Nüfuz değil.
Çıkar değil.
Benim derdim;
hak, hukuk, adalet, liyakat, emek, vicdan ve insan onuru.
Bunların olmadığı yerde hangi parti iktidarda olursa olsun benim için mesele değişmez.
Çünkü partiler değişir, isimler değişir, iktidarlar değişir.
Ama insanın yaptığı iyilik de, yaptığı kötülük de, gösterdiği karakter de geride kalır.
Ve sonunda insanın elinde ne kalır biliyor musunuz?
Vicdanı.
Benim siyasetle ilişkim de tam olarak burada biter.
Kimsenin adamı değilim.
Kimsenin düşmanı da değilim.
Doğrunun yanında dururum.
Yanlışın karşısında dururum.
Yokuş çıkana yol veririm.
Düşene el uzatırım.
Haksızlığa susmam.
Ve kim yaparsa yapsın;
yanlışın yanlış olduğunu söylemekten vazgeçmem.
Çünkü benim için siyaset bir çıkar alanı değil;
insan kalabilme sınavıdır.
Ve bu sınavda benim oy pusulamdan önce,
VİCDANIM SANDIĞA GİDER.





