TÜRKİYE SEÇMEN PROFİLİ
Yanlışın Kime Ait Olduğuna Göre Değişen Ahlak
Türkiye'de siyaset üzerine konuşurken hep aynı cümlelerin etrafında dolaşıyoruz:
“Bu siyasetçiler değişmeli.”
“Bu düzen değişmeli.”
“Bu zihniyet değişmeli.”
“Bu ülkenin artık normalleşmesi gerekiyor.”
Güzel.
Peki bütün bunları kim değiştirecek?
Siyasetçi mi?
Parti mi?
Lider mi?
Devlet mi?
Yoksa her seçim döneminde önüne konulan pusulayı eline alan, oyunu kullanan ve ertesi gün hayatına devam eden seçmen mi?
Bu soruyu sormak biraz rahatsız edici.
Çünkü siyasetçiyi eleştirmek konforludur.
Kendimizi eleştirmek ise değildir.
Siyasetçinin yanlışını teşhis etmek kolaydır.
Kendi yanlışımızı, kendi siyasi reflekslerimizi, kendi çifte standartlarımızı teşhis etmek ise ciddi bir entelektüel cesaret ister.
Türkiye'de belki de uzun zamandır eksik olan tam olarak budur:
Siyasal öz eleştiri.
Herkes ülkeyi kurtarmak istiyor.
Fakat neredeyse hiç kimse önce kendi siyasi reflekslerini sorgulamak istemiyor.
Herkes demokrasi istiyor.
Ama kendi tarafı kaybettiğinde demokrasinin kurallarını yeniden tartışmaya başlıyor.
Herkes hukukun üstünlüğünden söz ediyor.
Ama hukuk kararı kendi beklentisine ters düştüğünde, hukukun kendisinden önce hâkimlerin niyetini tartışıyor.
Herkes liyakat istiyor.
Ama kendi yakını, kendi çevresi, kendi partisi, kendi belediyesi söz konusu olduğunda liyakatın tanımını esnetebiliyor.
Herkes özgür basın istiyor.
Ama sevmediği gazetecinin susturulmasına sessiz kalabiliyor.
Ve sonra bütün bunların adına demokrasi diyoruz.
Belki de önce kelimeleri kurtarmamız gerekiyor.
Çünkü bugün Türkiye'de siyasal davranışlarımızda tuhaf, hatta zaman zaman trajikomik bir çelişki var:
Zemini oluşurken seyirci kalıyoruz.
Ucu bize dokunmuyorsa izliyoruz.
Bizden olan yapınca susuyoruz.
İşimize yarayınca destekliyoruz.
İtiraz edeni yalnız bırakıyoruz.
Sonra da her şeyin kendi kendine düzelmesini bekliyoruz.
Ve ardından dönüp soruyoruz:
“Bu ülke neden böyle oldu?”
Belki de soruyu yanlış soruyoruz.
Belki asıl soru:
“Biz bu ülkenin böyle olmasına ne kadar izin verdik?”
Çünkü bizde yanlışın kendisi değil, sahibi tartışılıyor
Türkiye'nin siyasi tartışmalarında çok ilginç bir matematik var.
Bir olay meydana geliyor.
İlk soru:
“Ne oldu?”
İkinci soru:
“Kim yaptı?”
Ve çoğu zaman ikinci soru, birinci soruyu tamamen ortadan kaldırıyor.
Çünkü yapan bizim tarafımızdaysa mesele değişiyor.
Aynı davranış başka bir partide “skandal” oluyor.
Bizim partide “hata”.
Karşı tarafta “yolsuzluk”.
Bizim tarafta “usulsüzlük iddiası”.
Karşı tarafta “otoriterlik”.
Bizim tarafta “güçlü yönetim”.
Karşı tarafın kadrolaşması “partizanlık”.
Bizim tarafın kadrolaşması “ehil kadro”.
Karşı tarafın medyası “yandaş medya”.
Bizim tarafın medyası “özgür basın”.
Karşı tarafın siyasetçisi sert konuştuğunda “nefret dili”.
Bizim siyasetçi sert konuştuğunda “mücadele kararlılığı”.
Aynı olay.
Aynı davranış.
Aynı sonuç.
Fakat fail değişince ahlaki ölçümüz değişiyor.
İşte asıl problem burada.
Biz çoğu zaman ilkelere bağlı değiliz.
İlkelerimizi tarafımıza bağlıyoruz.
Bu, siyasetin en sinsi yozlaşma biçimlerinden biridir.
Çünkü insan artık “Bu doğru mu?” diye sormuyor.
Önce:
“Bunu kim yaptı?”
diye soruyor.
Sonra karar veriyor.
Karşı taraf yaptıysa suçtur.
Bizim taraf yaptıysa gerekçesi vardır.
Ve gerekçeler bir süre sonra o kadar çoğalıyor ki, sonunda ortada yanlış kalmıyor.
Sadece taraftarlık kalıyor.
Kabile siyaseti insana ne düşündüğünü değil, kime kızacağını öğretir
Modern siyasetin en tehlikeli taraflarından biri, seçmeni yurttaş olmaktan çıkarıp taraftara dönüştürmesidir.
Taraftarın görevi düşünmek değildir.
Taraftarın görevi taraf tutmaktır.
Futbol tribününde olduğu gibi:
Hakem bizim aleyhimize karar verdiyse kötüdür.
Rakibin lehine karar verdiyse satılmıştır.
Bizim oyuncumuz faul yaptıysa “oyunun gereği”.
Rakibin oyuncusu yaptıysa “ahlaksızlık”.
Tribün mantığı siyasete taşındığında demokrasi ciddi biçimde yoksullaşır.
Çünkü demokrasinin öznesi taraftar değil yurttaştır.
Taraftar takımının kazanmasını ister.
Yurttaş ülkesinin doğru yönetilmesini.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Hatta bazen birbirinin karşısına geçer.
Çünkü ülkenin çıkarı, desteklediğimiz siyasi hareketin çıkarıyla her zaman örtüşmeyebilir.
İşte gerçek demokrasi sınavı tam burada başlar:
Partiniz yanlış yaptığında ne yapıyorsunuz?
İşte bu sorunun cevabı, siyasi karakterinizin röntgenidir.
“Bizden olan yapınca susuyoruz.”
Bu cümle, Türkiye'nin siyasi kültürünü anlatan küçük ama ağır bir teşhistir.
Çünkü susmak her zaman tarafsızlık değildir.
Bazen susmak, fiilî bir onaydır.
Bir yanlışın karşısında konuşmuyorsanız, o yanlışın sonuçlarını değiştirecek hiçbir şey yapmıyorsanız, üstelik sırf “bizden” olduğu için onu savunuyorsanız, artık yalnızca seyirci değilsiniz.
Sistemin küçük bir parçasısınız.
Elbette herkesin her konuda uzman olması beklenemez.
Herkes her iddiayı araştırmak zorunda değildir.
Fakat yurttaşlığın temel sorumluluğu başka bir şeydir:
Kendi tarafına da soru sorabilmek.
“Bunu neden yaptınız?”
“Bunun hesabını neden vermiyorsunuz?”
“Dün buna karşıydınız, bugün neden destekliyorsunuz?”
“Karşı tarafa söylediğinizi neden kendinize söylemiyorsunuz?”
“Bu uygulama sizin elinizdeyken neden demokratik, onların elindeyken neden antidemokratik?”
Bu sorular sorulmadığında siyaset düşünce alanından çıkar.
Sadakat alanına girer.
Ve koşulsuz sadakat, siyasette erdem değil; tehlikedir.
Çünkü koşulsuz sadakat, eleştiriyi ihanete dönüştürür
Bir siyasi hareketin en büyük gücü eleştirilemez olması değildir.
Tam tersine, kendi içinden eleştiri üretebilmesidir.
Fakat Türkiye'de siyasi hareketlerin önemli bir bölümü eleştiriyi çoğu zaman ihanet olarak algılıyor.
Parti eleştiriliyor:
“Karşı tarafa hizmet ediyorsun.”
Lider eleştiriliyor:
“Bölücülük yapıyorsun.”
Belediye eleştiriliyor:
“Partiyi yıpratıyorsun.”
Gazeteci soru soruyor:
“Algı operasyonu yapıyor.”
Akademisyen itiraz ediyor:
“Gerçeklerden kopuk.”
Vatandaş hesap soruyor:
“Şimdi bunun sırası mı?”
Peki ne zaman sırası?
Yolsuzluk iddiasının sırası ne zaman?
Liyakatsizliğin sırası ne zaman?
Hukuksuzluğun sırası ne zaman?
İsrafın sırası ne zaman?
İfade özgürlüğünün sırası ne zaman?
Demokrasinin sırası ne zaman?
Siyasette “şimdi sırası değil” denilen her mesele, uygun zamanda yeniden karşımıza çıkar.
Ve o uygun zaman çoğu zaman hiçbir zaman gelmez.
Biz aslında değişimden çok, kendi lehimize değişim istiyoruz
Türkiye'de “değişim” kelimesini çok seviyoruz.
Ama değişim derken çoğu zaman kastettiğimiz şey şu:
“Beni rahatsız edenler değişsin.”
Yönetim değişsin.
Ama benim çevrem dokunulmaz kalsın.
Sistem değişsin.
Ama benim ayrıcalığım sürsün.
Liyakat gelsin.
Ama bizim adam da unutulmasın.
Hukuk herkese eşit uygulansın.
Ama bizimkilerin dosyası biraz daha dikkatli incelensin.
Özgürlük genişlesin.
Ama karşı tarafın propagandası sınırlandırılsın.
Demokrasi güçlensin.
Ama benim tarafım kaybetmesin.
Bu, değişim değildir.
Bu, iktidarın el değiştirmesidir.
İktidar kültürü aynı kaldığı sürece aktörlerin değişmesi yalnızca dekor değişikliğidir.
Dün başkasının yaptığı şeyi bugün siz yapıyorsanız, tarihsel olarak ilerlemiş sayılmazsınız.
Sadece koltukların yerini değiştirmiş olursunuz.
Asıl mesele siyasetçiden önce seçmenin siyasi ahlakıdır
Siyasetçinin sınırlarını yalnızca hukuk çizmez.
Toplum da çizer.
Bir siyasetçi yanlış yaptığında karşılığında oy kaybetmiyorsa, eleştiri görmüyorsa, hatta kendi kitlesi tarafından alkışlanıyorsa, o siyasetçinin davranışını değiştirmesi için neden oluşmaz.
Siyasetçi sonuçlara bakar:
Toplum neyi ödüllendiriyor?
Neyi cezalandırıyor?
Neyi görmezden geliyor?
Neyi alkışlıyor?
Bunu ölçer.
Dolayısıyla seçmen davranışı yalnızca sandık günü ortaya çıkan bir tercih değildir.
Seçmen, siyasetçiyi sandıktan sandığa değil; her gün davranışlarıyla eğitir.
Bir siyasetçiye “Bizim adam” olduğu için her şeyi yapma serbestisi verirseniz, bir süre sonra o da kendisini hesap vermek zorunda olmayan biri gibi görmeye başlar.
Çünkü toplum ona bunu öğretmiştir.
“Ucu bize dokunmuyorsa izliyoruz.”
Belki de en büyük toplumsal hastalıklarımızdan biri bu.
Başkalarının hakkı ihlal edilirken seyirci kalmak.
Başkalarının özgürlüğü kısıtlanırken sessiz olmak.
Başkalarının ekonomik olarak ezilmesini “bana dokunmuyor” diyerek izlemek.
Başkasının çocuğu işsizken önemsememek.
Başkasının evine haciz gelirken görmezden gelmek.
Başkasının hukuki mağduriyetini siyasi kimliğine göre değerlendirmek.
Sonra aynı şey bizim başımıza geldiğinde bütün ülkenin ayağa kalkmasını beklemek.
Ama adalet böyle çalışmaz.
Haklar kişisel mülk değildir.
Bugün başkasının hakkını savunmazsanız, yarın sizin hakkınızı savunacak ortak bir toplumsal zemin kalmayabilir.
Çünkü hukuk, “sıra bana gelene kadar dokunma” sistemi değildir.
Hukuk, kimsenin sırasının gelmemesi için kurulmuş sistemdir.
Bir toplumun çöküşü bazen büyük olaylarla değil, küçük normalleşmelerle başlar
Önce bir yanlış yapılır.
“Çok da önemli değil” denir.
İkinci yanlış gelir.
“Zaten herkes yapıyor.”
Üçüncüde:
“Bizimkiler de biraz hata yapabilir.”
Dördüncüde:
“Şimdi bunu konuşmanın zamanı değil.”
Beşincide artık kimse şaşırmaz.
Altıncıda yanlış, normal hale gelir.
Yedincide ise yanlışa itiraz eden kişi sorun olarak görülür.
İşte tehlikeli eşik budur.
Toplumun ahlaki pusulası bozulduğunda, kötülük artık kötülük olarak görünmez.
Normalleşir.
Ve normalleşen şeyin karşısında insanlar bir süre sonra mücadele etme ihtiyacı bile hissetmez.
İşte toplumların büyük kırılmaları bazen burada başlar.
Bir darbeyle değil.
Bir gecede değil.
Bir büyük skandalla bile değil.
Küçük tavizlerin üst üste konulmasıyla.
Demokrasi yalnızca sandık değildir
Demokrasi sadece sandığa gidip oy vermek değildir.
Demokrasi;
Yanlışa, kim yaparsa yapsın karşı çıkabilmektir.
Doğruya, kim söylerse söylesin sahip çıkabilmektir.
Çünkü “bizden olan” yanlış yaptığında susarsak, “başkasından olan” yanlış yaptığında konuşmanın da bir anlamı kalmaz.
Demokrasi, sevdiğimiz insanların da yanlış yapabileceğini kabul edebilmektir.
Demokrasi, kendi tarafımızı eleştirdiğimizde “hain”, karşı tarafı eleştirdiğimizde “demokrat” olmamaktır.
Demokrasi biraz da şudur:
“Benim tarafım yaptıysa da yanlıştır.”
Bu cümleyi kurabilmek…
İşte gerçek siyasi olgunluk tam burada başlar.
Peki nasıl bir seçmen?
Belki de artık seçmeni yalnızca oy deposu olarak görmekten vazgeçmek gerekiyor.
Ama seçmenin kendisini de yalnızca oy verme hakkıyla sınırlamaktan çıkarması gerekiyor.
Yurttaşlık sandıktan ibaret değildir.
Yurttaşlık:
Sormaktır.
Araştırmaktır.
İtiraz etmektir.
Kendi tarafına da hesap sormaktır.
Gerektiğinde desteklediği kişiye “Hayır” diyebilmektir.
Ve en önemlisi:
Başkasının hakkını kendi hakkı kadar değerli görebilmektir.
Çünkü demokrasi yalnızca çoğunluğun istediğinin olması değildir.
Demokrasi, çoğunluğun da kendisini sınırlayabilmesidir.
Belki de Türkiye'nin bugün en fazla ihtiyaç duyduğu siyasi dönüşüm, yeni bir parti kurmak değildir.
Yeni bir lider bulmak değildir.
Yeni bir slogan üretmek değildir.
Yeni bir seçmen tipi yaratmaktır.
Sorgulayan.
Kendisine de itiraz edebilen.
Partisini sevip partisinin yanlışını reddedebilen.
Liderine güvenip liderinin her dediğine iman etmeyen.
Karşısındakinin yanlışına sevinen değil, kendi tarafının yanlışından rahatsız olan.
Çünkü gerçek demokrat, karşı tarafın yanlışından beslenen kişi değildir.
Kendi tarafının yanlışına rağmen doğruyu savunabilen kişidir.
İşte o zaman siyaset değişmeye başlar.
Asıl soru: Biz gerçekten adalet mi istiyoruz?
Bugün belki de kendimize sormamız gereken en basit ama en ağır soru bu.
Biz gerçekten adalet mi istiyoruz?
Yoksa bizim adımıza adalet isteyen birilerini mi?
Gerçekten özgürlük mü istiyoruz?
Yoksa bizim konuşma özgürlüğümüzü mü?
Gerçekten hukuk devleti mi istiyoruz?
Yoksa bizim tarafın kazanacağı bir hukuk düzenini mi?
Gerçekten liyakat mi istiyoruz?
Yoksa bizim liyakatli olduğuna inandığımız insanların yükselmesini mi?
Gerçekten demokrasi mi istiyoruz?
Yoksa bizim kazandığımız seçimleri mi?
Bu soruların cevabı rahatsız edici olabilir.
Ama demokrasi biraz da insanın kendi rahatını bozan sorularla karşılaşma cesaretidir.
Çünkü memleketi yalnızca kötü siyasetçiler bozmaz.
Onları sürekli mazur görenler de bozar.
Yanlışı görüp susanlar da.
Kendi tarafının yanlışını “ama”larla örtenler de.
İtiraz edeni yalnız bırakanlar da.
Ve en önemlisi:
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek kötülüğün sırasını bekleyenler de.
Sonunda yılanın kime dokunacağını kimse bilemez.
Ama bir şeyi biliriz:
Bir toplumda herkes yalnızca kendisine dokunulduğunda itiraz ediyorsa, orada adalet kültürü değil, sıraya girmiş mağduriyet kültürü vardır.
Bugün başkasının hakkını savunmazsak, yarın kendi hakkımızı savunacak bir toplum bulamayabiliriz.
Çünkü hukuk, demokrasi ve özgürlükler kişiye özel sigorta poliçeleri değildir.
Herkes için vardır.
Ya hepimiz için vardır…
Ya da bir gün hiçbirimiz için kalmaz.
Belki de seçmenin önündeki asıl tercih artık şu olmalı:
Partim mi, ilkem mi?
Liderim mi, vicdanım mı?
Kabilem mi, hakikat mi?
Bu soruların cevabı verilmeden sandığa gitmek kolaydır.
Asıl mesele, sandığa gitmeden önce insanın kendi tarafına karşı da adil olabilmesidir.
Çünkü demokrasi yalnızca iktidarı değiştirme sanatı değildir.
Kendimizi değiştirebilme cesaretidir.
Ve belki de Türkiye'nin gerçek siyasi reformu Meclis'ten önce insanın kendi zihninde başlamalıdır.
Çünkü memleketi değiştirmek istiyorsak, önce şu alışkanlığı değiştirmek zorundayız:
“Bizden olana başka, karşı tarafa başka ölçü.”
Aksi halde liderler değişir.
Partiler değişir.
Sloganlar değişir.
Koltuklar değişir.
Ama siyasetin ahlakı değişmez.
Ve biz yine aynı cümleyi kurarız:
“Bu ülke neden böyle?”
Belki de cevap çok uzağımızda değildir.
Çünkü biz, yanlışın kendisine değil; yanlışın kimin tarafından yapıldığına bakmayı alışkanlık haline getirdik.
İşte asıl hesaplaşma da burada başlıyor.
Partiyle değil.
Liderle değil.
Önce kendimizle.





