KİMİ KALEMİNİ SATMADI, KİMİ KALEMİNİ PATRONUNA TESLİM ETTİ!
Ahmet Taner Kışlalı’dan Bugünün Medya Düzenine…
Bir zamanlar gazeteciler hakikati savunmak için bedel ödüyordu. Bugün ise bazıları patronunun çıkarlarını savunmayı gazetecilik sanıyor!
21 Ekim 1999…
Ahmet Taner Kışlalı, evinin önünde düzenlenen bombalı suikastla katledildi.
Bir akademisyen, bir aydın, bir gazeteci…
Kalemini yalnızca haber vermek için değil; Cumhuriyet’i, laikliği, demokrasiyi ve düşünce özgürlüğünü savunmak için kullanan bir isim.
Bugün ölümünün 27. yılında onu anarken, gazeteciliğin nereden nereye geldiğini de sorgulamak gerekiyor.
Çünkü mesele yalnızca basın özgürlüğü değil; basının kendi özgürlüğüne ne kadar sahip çıktığıdır!
Halk TV’ye kayyum atanması ve yayınlarının durdurulması, basın özgürlüğü açısından ciddi sorular doğuruyor.
Bir medya patronu hakkında rüşvet, ihaleye fesat karıştırma ve kara para aklama iddialarıyla soruşturma yürütülmesi, o kuruluşta çalışan gazetecilerin haber verme hakkının ortadan kaldırılmasını kendiliğinden haklı çıkarmaz.
Ancak bunun tersi de doğrudur:
Basın özgürlüğü, medya patronlarına dokunulmazlık zırhı sağlayamaz!
İşte bugün özellikle konuşulmayan mesele budur.
Türkiye’de medya yalnızca siyasal iktidarın baskısıyla değil, sermaye sahiplerinin çıkar ilişkileriyle de sınanıyor.
Dün medya patronunun sözcülüğünü yapanları eleştiren bazı gazetecilerin, bugün kendi patronlarının siyasi tercihlerini savunurken aynı bağımlılık ilişkisini yeniden üretmesi dikkat çekici bir çelişkidir.
Gazeteci, patronunun avukatı değildir!
Gazete, sahibinin ticari ilişkilerini koruma kalkanı değildir!
Televizyon ekranı, siyasi hesaplaşmaların özel mülkü değildir!
Habermas’ın kamusal alan düşüncesi tam da burada anlam kazanır: Medya, yurttaşların özgürce tartışabildiği ortak alan olmaktan çıkıp ekonomik ve siyasi güçlerin denetimine girdiğinde demokrasi de zarar görür.
Kışlalı’nın gazetecilik mirasıyla bugünün patron merkezli medya anlayışı arasındaki temel ayrım, işte bu bağımsızlık meselesidir.
Elbette bugün de baskılara rağmen mesleğini onuruyla sürdüren gazeteciler var.
Ancak gazetecilik adına sorulması gereken sorular değişmiyor:
Patronun çıkarıyla kamu yararı çatıştığında gazeteci hangisini savunacak?
Kendi mahallesindeki yanlışları da karşı mahalledeki yanlışlar kadar cesaretle yazabilecek mi?
Gazetecilik, hakikatin mi yoksa aidiyetin mi hizmetinde olacak?
Bir gazetecinin gerçek bağımsızlığı, yalnızca iktidara karşı çıkabilmesiyle değil, kendi patronuna da gerektiğinde itiraz edebilmesiyle ölçülür.
Bugün Kışlalı’yı anmak, yalnızca mezarına çiçek bırakmak değildir.
Onun temsil ettiği düşünsel bağımsızlığı, eleştirel aklı ve kamusal sorumluluğu yeniden tartışmaktır.
Çünkü basın özgürlüğü, yalnızca sevdiğimiz gazeteciler için savunulduğunda ilke olmaktan çıkar, tarafgirliğe dönüşür.
Ve unutmayalım:
Gazetecinin kalemi iktidarın da patronun da emrine girdiğinde, kayyuma gerek kalmadan gazetecilik zaten teslim alınmış demektir!
Kışlalı’yı öldüren bomba onun yaşamını sonlandırdı; fakat düşüncelerini susturamadı. Bugün gazeteciliği tehdit eden yalnızca dışarıdan gelen baskı değil, içeriden kabullenilen bağımlılıktır.
Çünkü kalemini patronuna teslim edenin, iktidara karşı bağımsızlık dersi vermesi inandırıcılığını kaybeder!
Hakan URUN
21 Ekim 2026





