KORE’DE ÖDEDİĞİMİZ BEDELİ, MEKKE’DE UNUTMAYALIM!
1950’de Kore’ye asker gönderme kararının Meclis dışında alınmasına itiraz eden CHP, bugün yeni bir savunma anlaşmasını desteklerken hangi tarihsel sorumluluğu üstleniyor?
Tarih bazen tekerrür etmez; yalnızca hafızasını kaybedenlere aynı soruyu yeniden sorar.
1950 yılında Türkiye, kendisinden binlerce kilometre uzaktaki Kore’ye asker gönderdi.
Demokrat Parti iktidarı, kararı önceden TBMM’nin onayına sunmadı. CHP ise Meclisin yetkilerinin aşılmasına itiraz etti.
Kore’de Türk askerleri savaştı. Yüzlercesi hayatını kaybetti. Geride yarım kalan hayatlar, evlerine dönemeyen evlatlar, yıllarca dinmeyen acılar kaldı.
Bugün Kore’yi hatırlamak, orada savaşan askerlerin fedakârlığını küçümsemek değildir.
Asıl mesele, o fedakârlığı gerektiren siyasi kararların nasıl alındığını sorgulamaktır!
Aradan yetmiş altı yıl geçti.
Şimdi önümüzde Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması var.
Elbette Kore’ye asker gönderme kararıyla bugünkü anlaşma aynı şey değil. Anlaşma, Türkiye’nin otomatik olarak savaşa gireceği anlamına da gelmiyor.
Ama şu soruyu ortadan kaldırmıyor:
Türkiye’nin askerî kaderi, başka ülkelerin yaşayabileceği çatışmalara hangi sınırlar içinde bağlanıyor?
İktidar ortak güvenlikten, bölgesel caydırıcılıktan söz ediyor.
Peki bu güvenliğin sınırlarını kim çizecek?
Bir müttefikin savaşına katılmama iradesi nasıl korunacak?
TBMM yalnızca anlaşmayı onaylayan bir makam mı olacak, yoksa gelecekte doğabilecek yükümlülüklerin gerçek denetimini de yapabilecek mi?
Ve gelelim CHP’ye…
1950’de Meclisin iradesini savunan CHP, bugün aynı anayasal hassasiyeti hangi gerekçelerle güvence altında görüyor?
İktidarın savunma politikasına destek vermek, kendi başına ne tarihsel bir erdemdir ne de siyasi bir kusur.
Ancak muhalefet, böylesine ağır sonuçlar doğurabilecek bir tercihin gerekçelerini halka açıklamak zorundadır.
CHP yönetimine sorulması gereken açıktır:
Anlaşmanın hangi hükümleri Türkiye’nin güvenliğini güçlendiriyor?
Hangi hükümler gelecekte yeni yükümlülükler doğurabilir?
Bu yükümlülüklerin sınırları konusunda hangi güvenceler alınmıştır?
Dış politika, iktidarla muhalefetin birbirine sadakat gösterme alanı değil; halkın geleceğine karşı ortak hesap verme sorumluluğudur!
Atatürk’ün “Yurtta sulh, cihanda sulh” ilkesi, uluslararası işbirliğine kapıları kapatmaz. Ama barışı ve bağımsız karar alma iradesini siyasetin merkezine koyar.
Çünkü savaş kararları haritaların üzerinde alınır; sonuçları insanların hayatında yaşanır.
Bir anlaşmanın maddeleri değiştirilebilir. Bir diplomatik tercih yeniden değerlendirilebilir.
Ama toprağa verilen bir evlat geri getirilemez!
Kore’nin bize bıraktığı en ağır ders budur.
Bugün mesele yalnızca Mekke’de atılan imza değil, Ankara’da üstlenilen sorumluluktur.
Ve son söz:
Devletlerin ittifakları olabilir. Ama halkın çocuklarının hayatı, hiçbir ittifakın peşin ödenmiş bedeli değildir!
Hakan URUN
5 Kasım 2026





