Pragmalar giderayak prangaya dönüşmüşse artık marifetten, erdemden bahsetmek abesle iştigaldir. Travma ise an meselesi!
Sigorta atarsa bir nebze iyi; hiç değilse sistem kendini korumaya almış demektir. Ya atmazsa? O zaman devreler yanacak!
Nitekim yanmaya başladı bile.
Kabloların ısındığını fark ediyor, yanık kokusunu yavaş yavaş hissediyoruz. Belli ki sistem zorlanıyor; üstelik bunu fark etmek için elektrik mühendisi olmaya da gerek yok!
Yaratılış vizyonu üç kelimeyle özetlenir dinlerde: İrşat, ikaz ve ıslah!
Elbette bunun da suyunu çıkardılar. İrşat nedir, ikaz nedir, ıslah nedir; bunların mahiyeti, sınırları ve katmanları nelerdir? Bilen mi var, anlayan mı? Kavramlar dillerde dolaşıyor ama anlamlar çoktan yollarda kaybolmuş!
At izinin it izine karışmasının temel sebebi de tam olarak bu: Kavramların içinin boşaltılması, vazifelerin birbirine karıştırılması ve herkesin kendi konumunu kendi çıkarına göre tanımlaması!
Peki, basının görevi irşat mıdır, ikaz mıdır, ıslah mıdır?
Madem basın özgürlüğünden dem vuruluyor, o hâlde soralım: Basın neden bir kesimin borazanlığını yapar? Kalemini neden hakikatin aydınlatıcısı olarak değil, hasımlarına doğrultulmuş bir silah olarak kullanır?
Toplumu aydınlatmaktı hani senin görevin! Kimseye bağlı ve bağımlı değildin hani! Hani sen bir erdem abidesiydin?
Yoksa özgürlük dediğin, yalnızca kendi mahallene tanınan bir imtiyaz mı? Hakikat, işine geldiğinde savunacağın; işine gelmediğinde üzerine perde çekeceğin bir nesne mi?
İşte tam burada irşat, ikaz ve ıslah arasındaki ayrımı doğru yapmak gerekiyor.
İrşat, toplumsal bir görevdir.
Güneş gibidir; kendisini sevene de sevmeyene de ışık ve ısı verir. Kimin aydınlanmaya layık olduğuna karar vermez, kimin karanlıkta kalması gerektiğini hesaplamaz. Işığını pazarlık konusu yapmaz, hakikati menfaat karşılığında eğip bükmez.
Bu minvalde mürşidin prangaları olmaz; çünkü pragması yoktur! Bir beklentinin, hesabın, çıkarın veya bağımlılığın esiri olanın irşat iddiası da tartışmalı hâle gelir. Pranga ve pragma varsa yapılan işin irşatla alakası kalmaz!
İrşat eden, herkese ulaşmaya çalışır. Gönlünde bir aslan bulunabilir; elbette herkesin bir sevdası, bir tarafı, bir aidiyeti vardır. Lakin gönlündeki aslanı beslemek adına başka aslanların ışığına set çekemezsin. Kendi sevdiğini yüceltmek için başkasının hakikatini karartamazsın.
Biz yazarların vazifesi de budur: Gücün gölgesinde eğilip bükülmeden, herhangi bir makamın veya kurumun himayesine sığınmadan, gördüğümüzü ve düşündüğümüzü ifade etmek. Bizim yaptığımız, gücümüzün yettiğince irşattır. Herkes bu ışıktan nasiplenebilir; kabul edip etmemek ise muhatabın tercihidir.
İkaz ise kamusal veya kurumsal sorumluluk aşamasında devreye giren mekanizmadır.
Bir kurumun içinde görev almışsan artık yalnızca dışarıdan konuşan biri değilsin. O yapının işleyişine, sorumluluklarına ve yükümlülüklerine karşı vazifen vardır. Yanlışı görüyorsan uyarmak, tehlikeyi seziyorsan haber vermek, aksaklığı tespit ediyorsan ilgilileri harekete geçirmek zorundasın.
Çünkü kurumsal bağ, beraberinde kurumsal sorumluluk getirir. Kurumunun işleyişindeki yanlışları gördüğü hâlde susan, görevini yalnızca makam işgal etmekten ibaret sanan kişi, sorumluluğunun gereğini yerine getirmiyor demektir.
Bu bakımdan kurumsal sorumluluk taşıyanların irşat ile ikazı birbirine karıştırması ciddi bir yanılgıdır.
Kurumun içindeysen ve kurumun işleyişine dair bir yanlışlık görüyorsan, artık ikaz aşamasındasın. İkaz görevini yerine getirmemek, kimi durumlarda kuruma karşı sorumluluğun ihlali anlamına gelir.
Islah ise son aşamadır.
Burada mesele, yanlışın tespit edilmesinden ve uyarının yapılmasından çıkar; somut bir müdahale ve sonuç alma meselesine dönüşür. Islahın bireysel boyutunda, yanlış yapanın sorumluluğu kendisine aittir.
Fiilin hesabı faile sorulur; sorumluluk başkasına yüklenerek ortadan kaldırılamaz.
Elbette adalet ile merhamet birbirine düşman değildir. Ancak merhamet adına sorumluluğu ortadan kaldırmak, yanlışı görmezden gelmek ve yaptırımsızlığı alışkanlık hâline getirmek de erdem değildir.
Yanlış yapanı sürekli mazur görmek, sonunda yanlışı yapanı cesaretlendirebilir. Hatta bugün başkasına acıdığını zanneden, yarın kendi acınacak hâlinin sebebini yine bu ölçüsüz merhamette bulabilir.
Zira ıslah, yanlışı yalnızca teşhis etmek değil, tekrarını önleyecek bir sonuç ortaya koymaktır.
Gelgelelim günümüz kamuoyunda ne irşadın hakkı veriliyor ne ikazın gereği yapılıyor ne de ıslahın ciddiyeti kavranıyor!
Sapla samanı, mayışla birbirine karıştırıp tezek yapıyor, sonra da o tezeği yakıp ortalığı kokusuyla dolduruyoruz. Herkes kokudan şikâyetçi ama kimse ateşe ne attığına bakmıyor. Üstelik bu kokuyu hakikat diye pazarlayanlar da eksik olmuyor!
Oysa dostlar, bu tezeklerin ısısıyla bu çorba pişmez!
Isınmak isteyen meşeyle selamlaşacak.
Söğüt dalından odun olmaz; çünkü her odunun yanma kabiliyeti, her ateşin ısıtma kudreti aynı değildir. Malzemeyi yanlış seçip sonuçtan şikâyet etmek, olsa olsa kendi kendimizi kandırmaktır.
Öyleyse önce kavramları yerli yerine koyalım. İrşadı çıkardan, ikazı suskunluktan, ıslahı cezasızlıktan kurtaralım. Kalemi prangaya, özgürlüğü pragmaya, sorumluluğu da gösterişe kurban etmeyelim.
Aksi hâlde sigortanın atmasını beklerken devreleri yakacağız; sonra da enkazın başında birbirimize bakıp travmanın nedenini sorgulayacağız.
Oysa arıza gözümüzün önünde, yanık kokusu burnumuzda!
Mesele, hakikati görecek gözün; duyacak kulağın ve gereğini yapacak iradenin olup olmamasıdır.
Numan CENGİZ





