SAHNE DEĞİŞİR, FİGÜRAN KALIR
Umut ticarete döner, seçmen figürana. Sahne değişir, afiş solar, koltuk dolmaya devam eder. Sessizlik de oydur; en pahalısı odur.
Siyaset bazen melek kılığına girer. Dil tatlı, vaat parlaktır. “Kaliteli hayat” cümlesi her kapıya bırakılır. Sonra aynı dil yozlaşır. Umut ticarete, seçmen de sahnenin kenarındaki figürana dönüşür. Ötelenen, değersizleştirilen hep odur. Konforunu ve geleceğini inşa edenler ise millete umut satanlardır.
Bu tablo yeni değildir.
Yeni olan, yozlaşmanın sıradanlaşmasıdır.
Toplum akışına bırakmıştır kendini. Kendi yok oluşunu seyreden insan, çocuklarının ve torunlarının yok oluşunu da fark etmez olur. Duyarsızlık karakter değil, alışkanlıktır.
Hassasiyet çoğu zaman kendi evinin eşiğinde biter. Okul kapısında çocuk içeri girer; duvarda hâlâ geçen dönemin afişi durur. Yazı solmuştur, vaat unutulmuştur. Kimse durup bakmaz.
“Mustafa Kemal Atatürk milleti seyirci değil gözcü saymıştı. Hükümetlerin işleri olumsuz gidip millet itiraz etmez ve o hükümeti düşürmezse, bütün kusur ve suçlara katılmış olur.”
Bu söz, bugünün suskunluğuna ayna tutar. Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir; kullanılmayan hak, başkasının konforuna dönüşür.
Atatürk’e göre cumhuriyet korkuya değil ahlaka dayanır.
CUMHURİYET FAZİLETTİR. Fazilet çekilince geriye dekor kalır: nutuk, slogan, afiş. Milli siyasetin özü, hayali emeller peşinde milleti yormamak, gerçek refaha çalışmaktır.
Umut tacirliği bunun tersidir: erişilemeyecek hayali satmak, karşılığında kendi yarınını kurmak. Konut müjdesi verilir, anahtar töreni yapılır; yıllar sonra aynı arsa yine vaattir. İş kapısı açılacağı söylenir; kapı tanıdığa açılır.
Platon’a göre rejimler bir gecede yıkılmaz. Önce ölçü kaybolur; kamu yararı özel çıkara yenilir. Yara kapanmadan yeni müjde konuşulması da bundandır. Yozlaşma anlık değil, alışkanlıktır.
Önce “herkes böyle yapıyor” denir. Sonra “ben ne yapabilirim” gelir. Bugünün toplumu bağırarak değil, bakmayarak suç ortağıdır.
Ekmek, kira, yorgunluk gerçektir. Asıl tehlike, bu gerçeklerin vicdanı uyuşturmasıdır. Fatura şişer, genç başka ülkenin kapısında sıra bekler; evde tartışma yine “kim kazandı”dır, “ne kaldı” değildir. Siyasetçi umut satar çünkü alıcısı vardır. Figüran rolü boş kalmaz; biri o koltuğa oturur.
Yazgıyı değiştirmenin yolu yeni bir melek beklemek değildir. Gözcülüğü hatırlamaktır. Oy bir tapınma değil, hesap sorma aracıdır. Sessizlik de bir oydur; çoğu zaman en pahalı olanı. Ödenen bedel yalnızca bugünün konforu değildir. Ödenen, henüz konuşamayan çocukların yarınıdır.
MELEKLERİN ŞEYTANLAŞTIĞI YERDE milletin işi lanet okumak değil, fazileti talep etmektir. Aksi halde sahne kurulmaya devam eder. Dekor değişir, oyuncu değişir. Figüran aynı kalır.
A. Doğukan DOĞAN



